Yazı , , , ,
Bir yorum yaz

Üretmek ya da Üretmemek

Kevin Tucker 

Üretimin Yeniden Üretimi – Sınıf, Modernite ve Kimlik / Green Anarchy #18
Çeviren: Serhat Elfun Demirkol

Sınıf toplumsal bir ilişkidir. Temeline kadar inildiğinde, ekonomiyle alakalıdır. Üretici, dağıtıcı veya üretim araçları ve ürünün sahibi olmakla alakalıdır. Bir kişinin hangi kategoriye ait olduğunun önemi yok, sınıf kimlikle alakalıdır. Kimle özdeşleşirsin? Veya daha doğrusu, neyle özdeşleşirsin? Her birimiz herhangi bir sosyo-ekonomik kategori içersine konulabiliriz. Fakat mesele bu değil. İşiniz kimliğiniz mi? Ekonomik mevkiiniz mi?

Geri bir adım atalım. İktisat nedir? Benim sözlüğüm onu şu şekilde tanımlıyor : “üretim, dağıtım ve malların ve hizmetlerin tüketim bilimi.” Aşağı yukarı yeterli. Ekonomiler vardır. Yaşamın gerekliliklerine eşit olmayan bir erişimin olduğu, insanların bir diğerine (ve daha önemlisi, kurumlara) bağlı olduğu herhangi toplumda, ekonomi vardır. Devrimcilerin ve reformistlerin amacı hemen hemen her zaman ekonominin yeniden düzenlenmesidir. Zenginlik yeniden dağıtılmalıdır. Kapitalist, komünist, sosyalist, sendikalist, her ne varsa, hepsi ekonomiyle alakalıdır. Neden? Çünkü üretim doğallaştırılmıştır, bilim her zaman ekonomiye değer kazandırabilir ve çalışma yalnızca zorunlu bir kötülüktür.

Tanrıya itaatsizliği için Adem’in toprağı sürmekle cezalandırıldığı Cennetten kovuluşa kadar geri gider. Protestan çalışma etiğidir ve “aylak ellerin” işlediği günahın ibretidir. Çalışma insanlığın temeli olur. Bu, ekonomi biliminin özündeki mesajdır.

Emek, “tüm insanlar için başlangıç teşkil eden bir durumdur ve böyle olduğu ölçüde, bir bakıma, emeğin insanın kendisini yarattığını söylemek zorundayız.” Bu Adam Smith’in veya Tanrının sözleri değil (en azından bu sefer), bu Frederick Engels.

Fakat bazı şeyler burada oldukça yanlış. Peki ya Cennetin duvarlarının ötesindeki diğerleri?

Çiftçilerin ve İspanyol fetihçilerin çalışmadıkları için sadece tembel olarak gördükleri yabaniler?

Ekonomi bilimi evrensel midir?

Tanımımıza tekrar göz atalım.

Ekonominin kritik anı üretimdir. Öyleyse, eğer üretim evrensel değilse, demek ki ekonomi de olamaz. Şanslıyız, değil mi. Cennetin duvarlarının, Babil’in duvarlarının ve bahçelerin ötesindeki medeniyet görmemiş diğerleri; göçebe toplayıcı/avcılar, hiçbir şey üretmediler. Bir avcı vahşi hayvanları üretmez. Bir toplayıcı vahşi bitkileri üretmez. Onlar sadece avlanır ve toplarlar. Onların var oluşları vermek ve almaktır, fakat bu ekolojidir; ekonomi değildir. Göçebe toplayıcı/avcı toplumlar içersindeki her kişi, kendi için gerekli olan temel ihtiyaçları elde etme kapasitesine sahiptir. Gerekli ihtiyaçları elde etme kapasitesine sahip olmadıkları durumlar, karşılıklı yardımlaşma ve sosyal bağlılığın konusudur, gücün değil. Eğer hallerinden hoşlanmadılarsa, onu değiştirirler. Bunu yapabilecek durumdadırlar ve yapmak için gayret ederler. Onların değiş tokuş biçimleri ekonomiye karşıdır: genelleştirilmiş karşılıklılık. Bu basit olarak, insanın bir diğerine her hangi bir zamanda bir şey vermesi anlamına gelir. Kayıt yok, etiket yok, vergi yok, işleyen ölçü veya değer sistemi yok.

Bu toplumlar aslında üretim, zenginlik, iktidar, ekonomi karşıtıdırlar. Basitçe içlerinde eşitlikçilerdir: organik, ilksel anarşi. Fakat bu, bizlerin nasıl ekonomik insanlar olduğumuzu açıklamıyor. Çalışmak nasıl özdeşlik oldu? Uygarlığın bize söylediklerinin köküne bakalım. Uygarlık üretime dayandırılmıştır. Üretimin ilk örneği artı değer üretimidir. Göçebe toplayıcı/avcılar, ne zaman bir şeye ihtiyaç duysalar o şeye sahiptiler. Hayvanları, böcekleri, ve bitkileri yediler. Bir grup toplayıcı/avcı yerleşik hayata geçtiğinde, yine de hayvanları avlamış ve bitkileri toplamışlardı, fakat yemek için değildi (en azından hemen olmadı).

Şuan ki küresel uygarlığımızın beşiği Mezopotamya’da, yabani hububatların kapladığı geniş alanlardan ürün elde edilebilirdi. Hububat, et ve çoğu yabani bitkilerden farklı olarak, herhangi yoğun bir teknoloji olmadan depolanabilir. Toplananlar, büyük tahıl ambarlarına konuldu. Fakat hububat mevsimsel olarak hasat edilir. Nüfus arttıkça, serbestçe elde edilebilir bitkilerden ziyade hububatlara bağımlı hale gelirler. Dağıtıma girelim. Tahıl ambarları, depoları doldurmuş insanların hissesini belirleme ve dağıtım görevi içindeki aile büyükleri veya elitler tarafından sahiplenildi. Bağımlılık uzlaşma anlamına gelir: bu evcilleşmenin merkezi öğesidir. Hububat depo edilmelidir. Tahıl ambarı sahipleri hububatı depo eder ve artan sosyal statü karşılığında dağıtır. Sosyal statü cebri güç anlamına gelir. Devletin ortaya çıkışı bu şekildedir.

Diğer bölgelerde, Kanada içersindeki şimdiki Birleşmiş Devletlerin kuzeybatı sahili gibi, ambarlar hububatlardan ziyade kurutulmuş balık ile doldurulmuşlardı. Kraliyetler ve kuvvetli şeflikler kurulmuştu. Ortaya çıkan iktidarın buyruğu altına girenler ambarları dolduranlardı. Bu tanıdık gelmelidir. Geniş ticaret ağları kuruldu. Bitkilerin ve daha sonra hayvanların evcilleştirilmesi nüfusların büyümesini takip etti.

Daha fazla hububat gereksinimi toplayıcıları çiftçilere dönüştürdü. Çiftçilerin daha fazla toprağa ihtiyacı olacaktı ve savaşlar açıldı. Erler askere çağırıldılar. Köleler esir alındı. Göçebe toplayıcı/avcılar ve bahçecilikle uğraşanlar topraklardan kovuldular ve öldürüldüler. İnsanlar bunların hepsini şefleri ve kralları söylediği için değil, yarattıkları tanrıları söylediği için yaptılar. Rahipler de, şefler ve krallar kadar devletlerin ortaya çıkması için önemlilerdir. Kimi konularda aynı konumdalardı, bazen de değillerdi. Fakat birbirlerini beslediler. Ekonomi, politika ve din her zaman tek bir sistem olmuştur. Bu günlerde bilim dinin yerini alıyor. Bu, Engels’in, emeğin kuyruksuz maymunlardan insanı ayıran şey olduğunu söylemesini açıklıyor. Bilimsel olarak bu oldukça doğru olabilirdi. Tanrı, Âdem ve Havva’nın torunlarını toprakta çalışmak için cezalandırdı. İkisi de sadece inanç meselesidir. Fakat inanç besleyiciden geldiği zaman kolayca belirir. Ekonomiye bağlı olduğumuz sürece, bitkilerin ve hayvanların bize anlattığından, bedenimizin bize anlattığından ödün vereceğiz. Hiç kimse çalışmak istemez, fakat sadece bu kadarla kalır.

Böylelikle uygarlığın at gözlüğüyle görürüz. Ekonomide reforma ve devrime ihtiyaç duyulur. Üretilenlerin yeniden dağıtılmasına ihtiyaç duyulur.

Sınıf mücadelesine girelim.

Sınıf, uygarlık tarafından sunulan çeşitli ilişkilerden biridir. Çoğu kez, uygarlık tarihinin sınıf mücadelesi tarihi olduğu öne sürülmüştür. Fakat benim iddiam başka türlü olacak. Köylü ve kral arasındaki, şef ve avam tabakasından biri arasındaki ilişki bir kategoriye indirgenemez. Bunu yaptığımız zaman, uygarlığın çeşitli yönleriyle birlikte gelen farklılıkları yok sayarız. Sadeleştirme hoş ve kolaydır, fakat eğer uygarlığın nasıl ortaya çıktığını anlamaya çalışıyorsak ki böylelikle onu yok edebiliriz, ince ve önemli farklılıkları anlamaya istekli olmalıyız. İktidarın nasıl yaratıldığı, korunduğu ve savunulduğundan daha önemli olan bir soru ne olabilirdi? Alt sınıfın seçkin sınıfa karşı verdiği gerçek direnişin değerini düşürmek istemiyorum, ondan oldukça uzağım. Fakat sınıf ve sınıf bilincinin evrensel olduğunu söylemek, önemli ayrıntıları görmezden gelir. Sınıf kapitalizmle alakalıdır. Mutlak arabuluculuk ve uzmanlaşma üzerine temellenmiş küreselleşen sistemle alakalıdır. Endüstriyel kapitalizm ve günümüz modernitesi içersindeki ticari kapitalizm boyunca yer alan feodal ilişkilerden meydana gelmiştir. Proletarya, burjuva, köylü, küçük burjuva, bütün bunlar üretim ve dağıtım ilişkileri ile alakalı sosyal sınıflardır. Özellikle kapitalist toplumda, bu her şeydir. Bunların hepsi, endüstriyalizmin ana devirleri süresince daha belli olamazdı. Bir fabrikada çalıştın, sahiplendin veya üretileni sattın. Bu sınıf bilincinin en enerjik çağıydı çünkü onunla ilgili bir sorun yoktu. İşçiler aynı koşullardaydılar ve ekseriye her zaman içersinde olacakları koşulun o olduğunu biliyorlardı. Burjuvaların “yüksek toplu” daima koklamak için – fakat tatmak için değil – yeteri kadar yakınken günlerini ve gecelerini fabrikalarda harcadılar.

Eğer Tanrıya, Smith’e veya Engels’e inandıysan, emek senin özündü. Seni insan yaptı. Emeğinin senden çalınmış olması bütün suçların en kötüsü olmalıydı. İşçiler makineleri çalıştırdı ve onu ele geçirmek ellerindeydi. Patrondan kurtulabilirler ve yeni birisini veya işçi konseyini yerine koyabilirlerdi.

Eğer üretimin gerekli olduğuna inandıysan, bu devrimciydi. Ve hatta daha da fazlası, çünkü bu tamamen mümkündü. Bazı insanlar devrimi denediler. Bazıları başarılıydılar. Pek çoğu başarısızdı. Devrimcilerin çoğu, kendilerini yaratanların ideallerini boşa çıkarmakla suçlandılar. Fakat hiç bir yerde işçi sınıfı direnişi, tahakküm ilişkilerini sona erdirmedi. Nedeni basit: yanılgıya düşüyorlardı. Kapitalizm tahakkümün bir şeklidir, onun kaynağı değildir. Üretim ve endüstriyalizm uygarlığın parçalarıdır, kapitalizmden daha köklü ve daha yaşlıdır. Fakat mesele gerçekten de özdeşlikle ilgilidir. Sınıf mücadelecileri üreticiler olarak kaderlerini kabul ettiler, fakat bu kötü durumun çoğunu yerine getirmeye çabaladılar. Bu, uygarlığın ihtiyacı olan bir inançtır. Bu benim kabul etmeyeceğim bir kaderdir. Bu gezegenin kabul etmeyeceği bir kaderdir.

Sınıf mücadelesinin kaçınılmaz sonu sınırlıdır çünkü ekonomide temellendirilir. Sınıf sosyal bir ilişkidir, fakat kapitalist ekonomiye bağlanmıştır. İşçiler, emeklerini satan insanlar olarak tanımlandırılırlar. İşçi devrimi, emeğini geri almakla alakalıdır. Fakat Tanrının, Smith’in veya Engels’in mitlerine inanmıyorum. Çalışma ve üretim evrensel değildir ve uygarlık asıl problemdir.

Öğrenmemiz gereken şey, kendi sınıf ilişkilerimiz ve erken uygarlıklarınki arasındaki bağın, kimin emek sattığı ve kimin satın aldığıyla alakası olmadığı, üretimin kendisinin varlığıyla alakalı olduğudur. Bize karşı kullanılan gücün inşasında yaşamlarımızı harcamanın nasıl haklı çıkarıldığına inanmaya başladığımızla alakalıdır. Özgür varlıklarken yaşamlarımızı işçi ve asker olarak geçirmeyi kabul edişimizin nasıl vermeyi arzuladığımız bir ödün haline geldiğiyle alakalıdır. Uygarlığın maddi durumlarıyla ve onları haklı çıkarmakla alakalıdır, çünkü bu, uygarlığı anlamaya nasıl başlayacağımızı gösteriyor. Böylelikle, tahakkümün bizler ve gezegen için zararlarının neler olduğunu anlayabiliriz. Böylece bir defada ve tamamen onu yok edebiliriz. Bu, anarko-primitivizmin uygarlık eleştirisinin yapmaya çalıştığı şeydir. Uygarlığı anlamakla alakalıdır. Uygarlığın nasıl yaratıldığı ve sürdürüldüğüyle alakalıdır. Kapitalizm uygarlık ve sınıf mücadelesinin geç bir evresidir, ve kapitalizme karşı direnişimiz hem uygarlık anlayışımız hem de ona nasıl saldırabileceğimizi anlamak için oldukça önemlidir. Kapitalizme karşı direnişin zengin bir mirası vardır. İktidarın ta köklerine kadar gerilere giden direniş tarihinin diğer bir parçasıdır. Ancak herhangi bir devreyi tek bir devreymiş gibi ele almaktan sakınmalıyız. Anti-kapitalist yaklaşımlar sadece anti-kapitalisttir. Uygarlık karşıtı değildir. Ekonominin belirli tipleriyle ilgilidir; ekonominin, üretimin ve endüstriyalizmin kendisi ile ilgili değildir. Kapitalizm anlayışı, kapitalizmin ekolojik ve tarihsel olarak köklere sahip oluşundan dolayı yalnızca bir yere kadar faydalı olur.

Fakat kapitalizm, direnişin geçmiş yüzyıllarında ana hedef olmuştur. Aslında, sınıf mücadelesi anlayışı görünüşte devam etmek için yeterli değil. Küresel kapitalizmin kökleri yaklaşık M.S 1500 yıllarına dayanmaktadır ve son 500 yılın teknolojik, endüstriyel ve yeşil devrimleri boyunca devam etmiştir. Teknolojideki yükseliş ile, şimdi sadece tek küresel uygarlığın olduğu bir noktaya kadar gezegene baştan başa yayılmıştır. Fakat kapitalizm hala evrensel değil. Eğer dünyayı sınıf mücadelesi için bir meydan olarak görürsek, açıkça uygarlığa karşı direnen pek çok cepheyi görmezlikten geliriz. Bu, sınıf mücadelesinin genellikle göz ardı etmeyi savunduğu bir şeydir ve de iki ana problemin sadece biridir. Diğer problem, modernitenin inkârıdır.

Modernite geç kapitalizmin yüzüdür. Esasen, bildiğimiz günümüz küresel ekonomisini mümkün kılan bir dizi teknolojik büyüme boyunca, son 50 yılın üzerinde bir sürede yayılmış çehresidir. Hiper-teknoloji ve hiper-uzmanlaşma tarafından tanımlanmaktadır. Yüzleşelim; kapitalistler ne yaptıklarını biliyorlar. I. Dünya Savaşına götüren süreçte ve II. Dünya Savaşı boyunca, işçi devrimi tehdidi hiçbir zaman çok güçlü hissedilmedi. Her iki savaş da kısmen bu devrimci ruhu kırmak için yapıldı.

Fakat hepsi orada bitmedi. Savaş sonrası dönemlerde, kapitalistler, büyük yapılanmanın bu seviyedeki sınıf bilincine karşı çalışması gerektiğini fark etmişlerdi. Örgütlenme kabiliyetinin kırılması çok önemliydi.

Küresel ekonomimiz, sadece ekonomik terimlerde değil, sosyal terimlerde de bir anlam ifade ediyordu. Sınıf bağlılığının somut gerçeklikleri sarsıldı. Daha önemlisi, küresel üretim ile birlikte, işçi devrimi kendisini besleyemez ve kendi ihtiyacını karşılayamazdı. Bir iki isim saymak gerekirse, Rusya, Çin, Nikaragua ve Küba gibi sosyalist devrimlerin başarısızlığının ana nedenlerinden biri buydu. Modernitenin yapısı sınıf karşıtı bilinçtir. Endüstriyelleşmiş uluslarda, çalışma gücünün çoğu hizmet sektörüne yönelmiştir. İnsanlar rahatlıkla mağazaların ve alışveriş merkezlerinin idaresini ele alabilirlerdi, fakat bu bizi nereye götürecek? Modern kapitalizmin çevresi ve özü dünyaya yayılmaktadır. Devrim küresel olmak zorundadır, ancak devrimden sonra bir değişiklik gözükecek mi? Daha arzu edilebilir olacak mı?

En temel ihtiyaçlarının tümünü hemen hemen temin eden endüstrileşmiş uluslarda, sınıf bilincinin gerçekliği son derece samimidir. Fakat durum hayli benzer. Polisimiz var ve aynı çizgideyiz; onlarda askeri müdahaleler alışılmış bir gerçek. Devlet misillemelerinin tehdidi daha gerçek ve bu insanları çizgide tutan devletlerin zoru öyle bir şeydir ki, çoğumuz hayal bile edemeyiz. Ancak isyan başarılı olsa bile, mono-tarım alanları ve *sweatshop’lar ne kadar iyidir? Problem, üretimin yeniden yapılanmasıyla üstesinden gelinebileceğinden çok daha derindir. Fakat endüstriyel uluslar açısından, problem daha derinlere gider. Modernitenin ruhu aşırı derecede bireyseldir. Tek başına, insan olmak anlamına gelen her şeyi yok ediyor olduğu halde, bu karşı karşıya geldiğimiz bir şeydir. Piyango kapitalizmi gibi: her birimizin birden bire zengin olmanın mümkün olduğuna inanırız. Yalnızca kendi çıkarlarımızı gözetliyoruz. Daha fazla zengin olacağız ya da denerken öleceğiz.

Gerçekliğimizi tanımlayan Post-modern toplum düzeni, bize, köklerimizin olmadığını söylüyor. Mahvolduğumuzu, fakat bunun hakkında yapabileceğimiz bir şey olmadığını bize hatırlatan pasif nihilizmimizi besliyor. Tanrı, Smith ve Engels de söylemişti, şimdi filmler, müzik ve marketler bize hatırlatıyor.

Gerçek şudur ki, bu bağlamda işçi kimliğinin önemsiz bir anlamı vardır. Sınıflar hâlâ mevcut, fakat herhangi bir devrimci durumda değiller. Araştırma ardına araştırma, çoğu Amerikalının kendini orta sınıf saydığını göstermektedir. Kredi kartlarımıza borçlu olduğumuz miktardan ziyade sahip olduklarımıza bakarak karar veriyoruz. Borç alınan ve muhayyel para, kimliği, uzlaşmayı ve daha fazla eşya için ruhlarımızı satmayı arzu edişimizi besler.

Gerçekliğimiz, işçi kimliğinin karşılık verebileceğinden çok daha derinlere uzanır. Uygarlık karşıtı eleştiri, içerisinde bulunduğumuz durumun en temel kaynağına işaret eder. Gerekli gösterilen üretim ve çalışma mitlerini kabul etmez, fakat bu şeylerin yalnızca bulunmadığı, ayrıca kasten terk edildiği bir yaşam tarzını gösterir.

Modernite yaşamı makineleştirdiği gibi, o da giderek hissedilebilen birşeye kanalize eder. Gelişmenin geriye kalan ekosistemleri parçaladığı gibi. Üretimin tamamen sentetik bir yaşamı beslediği gibi. Yaşam anlamı kaybettiği gibi. Dünya öldürüldüğü gibi.

İlksel savaşı savunuyorum.

Fakat bu, sınıf savaşının uygarlık karşıtı şekli değildir. Örgütlenmek için bir araç değil, yalnızca öfke için bir terimdir. Evcilleştirme sürecinin her adımında hissedilen bir çeşit öfkedir. Sözcüklere dökülemeyen bir öfke. Üretim ve baskı tarafından sessizleştirilmiş ilksel özün öfkesi. Uzlaşılamayacak bir öfke. Uygarlığı yok edebilecek bir öfke.

Bu bir kimlik meselesidir.

Üretici, dağıtıcı, mal sahibi, ya da insan mısın? Daha önemlisi, uygarlığı ve ekonomisini yeniden organize etmeyi mi istiyorsun yoksa onların mutlak yıkımından daha azına razı mı olacaksın?

*İşçilerin düşük ücret karşılığında, kötü koşullarda uzun mesaiyle çalıştığı iş yeri

 

Bir Cevap Yazın