Yazı , , ,
1 Yorum

Toplumsal Devrimi Beklerken Ekolojik Yıkıma Doğru

Serhat Elfun Demirkol

Dünyaya baktığımda bir kargaşa görüyorum. Her şey bir biri içine girmiş ve sanki hiç düzelemeyecekmiş gibi karışmış durumda. Tarihimiz boyunca hiç bu kadar –izm’i bir arada gördüğümüzü sanmıyorum. Ortaya çıkan her fikir kendini yıkması, evirmesi gerekirken, kendini ideolojileştirmeye devam ediyor – ama isteyerek ama istemeyerek.

Toplumsal Devrimi Beklerken Ekolojik Yıkıma Doğru

Fotoğraf: Cheryl Ravelo, Reuters

Evet çağımız, sanıldığı gibi ne uzay çağı ne de bilim. Çağımız ideolojiler çağı; ve bu ideolojilerin ön gördükleri nihai kurtuluş projeleri etrafımızı sarmış durumda. Artık fikir önderleri, tıpkı dinlerin ortaya çıkışındaki amaç gibi yine benzer amaçları dillendiriyorlar. Birileri, yine diğerlerine neyin nasıl olması gerektiğini anlatıyor. İnsan doğasının iyi ve kötü dikotomisine göre – yada daha farklı dikotomilere göre – izahı yapılıyor. Yeni çağın materyalist dinleri ve din adamları Cenneti vaat ediyor.

Bununla birlikte, tüm bu fikirlerin takipçileri öngörülen sosyal devrimi bekliyorlar yada sosyal devrimi yaratacak tarihsel koşullar, ekonomik ve sosyal yapının yeterliliği için mücadele veriyorlar. Ve her birinin öngördükleri sosyal devrim adına kitlelerin sosyalleşmesi (evcilleşmesi) için çaba harcanıyor; ta ki sosyal düzenin alt üst olacağı ve sosyal devrimin gerçekleşeceği güne kadar.

Sosyal devrimin gerçekleşmesini bekleyen yığınlar (her ne kadar toplum içersinde, topluma göre çok daha az sayıda olsalar ve tarihin akışıyla birlikte programları da değişse de) için sosyal devrimin öncülü politik devrim veyahut evrim aşaması olmuştur (“Marks ve Engels proletaryanın devrimci mücadelesini evrim ve devrim aşamaları olmak üzere iki aşamada formüle ederler.” Mahir Çayan; “Kesintisiz Devrim”). Sosyal devrim gelecekte bir zamanda yaşanacak ya da yaşanılacağı umulan bir toplumsal ayaklanmadır. Sosyal devrim süreci ve devrim sonrası toplumun alacağı şekiller dahi kağıt üzerinde planlanmıştır. Ancak kaçırılan önemli bir nokta, “Yeni bir toplum kağıt üstünde tasarlanamaz!”. Çünkü teorik formülasyonlar, genellemeler içerdiği için yaşamın asıl dinamiği olan “çeşitliliği” yok sayar.

Yine aynı şekilde; toplumun her yönüyle kolayca değişebilen ve her zaman doğrusal bir eksende ilerlediği ya da ilerleyeceği de bir yanılsamadır. Toplum, kendi sosyal değerleri ile toplum halini alır; ve sürekliliğini sağlamak ve varlığını korumak adına değerlerini içersinde barındırmayı sürdürür. Üretim, örneğin, toplumsal bir değerdir; evrim ve devrim aşamalarında üretim korunmalıdır. Üretimin nasıl bir toplumda yapılacak olacağıyla açıkça toplum pek fazla ilgilenmez. Sosyal devrim; üretimin ortadan kaldırılmasına sebep olmaz ve daha ziyade üretimin şeklinin yada kimin elinde olacağıyla ilgilenir. Bu da, toplumun değerlerini değiştirecek bir işlem değildir. Ancak toplum, devrime karşı bir direniş gösterir. Bu da onun iç içe geçmiş, tüm parçalarının birbiri ile bağlantı olduğu bir sistem oluşundan kaynaklanır. Devrim için tüm parçaların yerinden oynatılması ve değiştirilmesi gerekir ve bu da toplumun açıkça direneceği bir müdahaledir (Unabomber; “Sanayii Toplumu ve Geleceği”).

Gelecek için plan ve program sunan tüm fikirler, sosyal devrimi beklemeyi ya da koşullarını ve öncüllerini yaratmayı sürdürür. Fikirlerinin toplumsal devrimi getirecek güce erişebilecek kitlesel, popüler ve militan sosyal hareketlerde hayata geçirmek isterler (Adam Weaver; “Devrimci Hareketin İnşası”). Ve değişen sosyal dinamiklerle birlikte kendini yenileyemeyenler ya gerilerler ya da yok olurlar; ve bir süre sonra mücadele yalnızca fikrin ve bu fikir etrafında biraraya gelerek yaratılan örgütün devamını sağlamaya evrilir. Devrim için mücadele, kendi varlığını devam ettirebilme mücadelesine kayar ve bunun sonucu Toplumsal Devrim beklentisi, daha doğrusu bekleyişi süreklileşir.

Bu bekleyiş bizi devrim fikri dışındaki bir çok konuya kör eder yada çoğu problemin zaten sosyal devrimden sonra düzeleceği beklentisine çakılmamıza neden olur. Nasıl olsa tek sorunumuz sosyal problemler değil mi?

Durakta, gelip gelmeyeceği meçhul bir aracı beklerken yürümeyi unutan ve çevrede olup bitenleri göremeyen bir insanı oynuyoruz. Araç gelip de koltuğumuza oturduğumuz da arkamızda bıraktığımız gerçeklikler de bizimle beraber geliyor olacak ve bu aracın bizi götüreceği son durak yok. Hiçbir araba bizi özgürlüğe götüremez. Özgürlük her zaman oradadır, sadece toplum ve onun birey üzerindeki kontrolü ve gücü, özgürlüğün varlığını gizliyor. Ve bunu anlayamadığımız sürece bu uzun bekleyişin bizi sürüklediği yeri de göremeyeceğiz.

Dört elle sarıldığımız toplumsal değerler ve kontrol etmek için uğraştığımız üretim sürecinin bizleri sürüklediği felaketi göremeyeceğiz. Bizleri oturduğumuz yerden alacak ve bir sonraki durağa götürecek aracı bekliyoruz. Neden hala nerede oturduğumuzun farkına varamıyoruz? Oraya ne sebeple gelmiş olabileceğimizi sorgulamıyoruz?

Binlerce yıldır beynimize işlenmiş olan “dünya üzerindeki yaşamın bir piramit olduğu” miti, piramidin en tepesinde yer alan türün – yani insanın – hiyerarşik olarak altındaki tüm canlılardan üstünlüğü, onları kontrol edebilmesi, hatta kullanabilmesi miti… İnsanın bu hastalıklı miti dünya üzerindeki yaşam ağını son hızla parçalarken, kendisiyle birlikte tüm canlı yaşamını felakete doğru sürüklüyor. Yaşamın karmaşıklığı ve onun çözümlenmesi basit bir şekilde üretim ilişkilerine ve ekonomiye indirgenmiş durumda.

Dünya, son 200 yılda, geri dönüşü olmayan uç noktada ekolojik felaketler yaşadı, ve son hızla ekolojik bir yıkıma doğru ilerliyor. Felaket haberleri hızla çoğalırken, Dünyamızın 50 yıl sonra buzullarını kaybedeceği ve denizlerin yükseleceği haberlerini duyuyoruz. Yaşamın işleyişindeki temel unsur “çeşitlilik” aklımıza bile gelmezken; farklı canlı türlerini hızla yok ediyoruz ve tüm yaşamı etkiliyoruz. İnsan doğal kaynakların üçte ikisini tüketiyor. Şu an insan dahil on milyon türün geleceği tehdit altında.

Dünyamız ne yazık ki ölmüyor; öldürülüyor! İnsanı makine olarak, ve insan olmayanı üretim aracı olarak gören hastalıklı fikirlerin Toplumsal Devrim projeleri, beklentileri de sonuç vermeyecektir. Onlar, Dünyamızı yok oluşun eşiğine getiren bakış açısını barındıran fikirlerdir ve aslında en temel sorunumuzun yalnızca semptomlarıyla uğraşırlar.

Dünya Bankası’nda görevli en üst düzey bilim adamı ve eski Beyaz Saray bilim danışmanı olan Robert Watson önderliğindeki bir kurul tarafından hazırlanan bir raporda, “İnsan faaliyetleri dünyanın doğal işleyişi üzerinde o derece büyük bir baskı oluşturuyor ki, gezegenimizin ekosisteminin gelecek nesilleri de ayakta tutma potansiyeline kesin gözüyle bakamıyoruz.” ifadesi kullanılmaktadır. Ve yine aynı rapora göre, insanların yiyecek, tatlı su, kereste, lif ve yakıta yönelik yoğun talebi nedeniyle sadece son 60 yıl içinde tarım arazisi haline getirilen bölgelerin yüzölçümü, 18’inci ve 19’uncu yüzyıllarda bu amaçla kullanılan alanların toplamını geçmiş, yeryüzündeki karaların yüzde 24’ü ekilip biçilir hale gelmiş, göl ve nehirlerdeki su çekilmesi son 40 yıl içinde iki katına çıkmış – insanlar şu an yüzeydeki bütün tatlı su kaynaklarının yüzde 40 ile yüzde 50 arasında bir bölümünü tüketiyor – , bazı bölgelerde av balığı sayısı, endüstriyel balıkçılık öncesi dönemin yüzde 1’i seviyesine düşmüş durumdadır. Ormanların yok olması ve diğer olumsuz değişikliklerin sıtma ve kolera riskini artırabilmesi, ve bilinmeyen yeni hastalıkların ortaya çıkabilmesi mümkündür. Nitekim şu an dahi yaşadığımız bir çok hastalığın temeli, milyonlarca yılda o şekilde tasarlanmış olduğumuz toplayıcı-avcılığın yok edilerek, yerine tarım temelli beslenmenin ve yaşamın ortaya çıkışına dayanmaktadır. Ancak, tekno-uygarlığımız şuan için bundan çok çok daha fazlasını gerçekleştirebilmektedir. Bu da hipermetrop gözlerimiz için fark edilesi bir durum yaratmış olması gerekir.

Durum bu noktadayken, Toplumsal Devrim kaygısı, bana uygarlığın kimin kontrolünde olacağı takıntısından başka bir şey olarak gözükmemektedir. Otorite kötüdür, sömürü kötüdür… Ve bunlar ortadan kaldırılmalıdır. Peki, bu değerler nasıl ortaya çıkmışlardır? Nasıl bir gereklilik içersinden ortaya çıkıp, var olmuşlardır? Çoğu kişinin –hatta hemen hemen tamamımızın – bunu derinlemesine irdelediğini düşünmüyorum. Geçmişte nasıl bir gelişme oldu ki, bu şekilde bir değişim sergilendi. Burada uzun uzadıya insanlık tarihi anlatmaya lüzum yok, zaten yazımızın da konusu değil. Gerçekler gözler önünde, sadece ona doğru bakıp, görebilmemizi bekliyorlar.

Şunu söyleyebilirim ki, kötü olarak değerlendirdiğimiz ya da iyi ahlakın zıttı olarak düşündüğümüz değerlere karşı savaşımızda iyiyi ya da kötü ahlakın zıttını koymaktansa; bu kavramların kökenlerine yapılacak doğrudan ve yıkıcı saldırı aynı zamanda yaşam ağının bir parçası olarak üzerinde yaşadığımız gezegenin ekolojik yıkımını engelleyebilecek türden bir savaşımdır. Bir hastalığa ilaç aramaktansa, hastalığı ortadan kaldıracağımız çözümler daha etkili olacaktır. Bizleri zaten felaketin eşiğine getirmiş teknolojilerin, eğitim(kontrol) yöntemlerinin yenilerinin ve gelişmişlerinin ötesinde, bu gibi tekniklerin tam anlamıyla yok edilmesi gerekmektedir. Çünkü; bu değerler zaten bizleri ve beraberimizdeki tüm canlı yaşamları kıyamete götüren bir taşıttır. Bu aracın güzergahını değiştirmediğimiz; insanlık olarak geldiğimiz ve kendimizle birlikte diğer canlıları da sürüklediğimiz konumu sorgulamadığımız; ölümcül değerlerimizden kurtulmadığımız sürece, gideceğimiz – daha doğrusu gitmekte olduğumuz – tek yer “Kıyametimiz”dir.

“İnsan, vazgeçebileceği şeylerin sayısı oranında zengindir.”

Henry David Thoreau

1 Yorum

Bir Cevap Yazın