Yazı , , , ,
Bir yorum yaz

Temsiliyet Üzerine

Crispin Sartwell

Edepsizlik, Anarşi ve Gerçeklik kitabından bir alıntı.

Şimdi sormak lazım, niçin insanlar şeyleri imgelere indirgemeye ihtiyaç duyuyor. Ve bir yanıt, hem de apaçık bir yanıt vardır: imgeler güvenlidir. Hayalimde, imgeler düyasında, hem dehşet verici suçlar işleyebilir hem de masum kalabilirim. Uçurumdan aşağıya atlayabilir ama dibe vurmadan gerçeğe dönebilirim. Hiç kimse bir patlamayı gösteren bir resmi seyrederken parçalara ayrılmaz. Dolayısıyla, eğer deneyimlediğim haliyle düya bir imge olsaydı, güvende olurdum. Ve düyayı ne kadar bir imge olarak görme ihtiyacı duyuyorsam, o kadar düya tarafından tehdit edildiğimi hissediyor, bütün tehlikeleri o kadar tahammül edilmez buluyorum demektir. Ancak içinde yaşadığını dünyayı bir resim
olarak görmek: Bu demektir ki, resmedilen bir şey,  görünüşlerin altında yatan gerçekten gerçek bir şeyler âlemi vardır. Gelgelelim, bu gerçekten gerçek âlemi bizi tehlikeye düşürmesin diye de, elimizin altında, korunaklı tutulmalıdır; işte bu nedenle, Kant’ın, görünüşlerin altında yatan, ancak hakkında hemen hiçbir şey bilmediğimiz “kendinde şey”i vardır. Sistem olağanüstüdir. Ancak içine korku ve acı sinmiştir. Kimsenin hiçbir zaman bir atomaltı parçacığın saldırısına maruz kalmaması temel bir ontolojide parçacıklardan yararlanmak için iyi bir nedendir. Ancak, eğer şu sandalyeyi kaldırıp kafanda parçalarsam, hâlâ sandalyenin katı olmadığı inancını koruyup korumayacağını merak ediyorum.


Dünyanın bir imgeler ya da resimler demeti olduğu anlayışına denk düşen bir başka anlayış, insanoğlunun oturduğu yerden güven içinde dünyayı seyreden bir tür sinema seyircisi ya da, belki de, bir fotoğraf albümünün yapraklarını çevirerek fotoğrafların uyandırdığı anılarla şaşıran, hoşnut olan ancak fotoğrafların temsil ettiği deneyimleri güven içinde seyreden birisi olduğu anlayışıdır. Temsil/tasavvur, Batılı gelenekte kavramsallaştırıldığı haliyle, temsil/tasavvur edilen nesneyi belli bir uzaklığa koyar, ve bu olgudan, örneğin, bütün estetik sistemleri (örneğin, Kant’ın sistemi, buna göre, benim sanat eserleri karşısında aldığım haz “çıkardan arınmış” bir hazdır, yani güvenlidir) kurmakta faydalanılmıştır. Temsilde/tasavvurda dünyayı irdelerken, tıpkı bir atlasta dünyayı kavrarken olduğu gibi, insanın içini bir güvenlik ve güç hissi doldurur. Eğer dünyayı bütünlüğü içinde kavramsallaştırabilir, onu tamamen anlayabilir, aşırının, şokun, sınırlanmamışın, bilinemezin zerresini bırakmayabilir olsaydık, kendimizi emniyete alabilirdik. Bunu kurgular yazarak muhayyilemizde yapabiliriz, ya da aslında bir “her şey teorisi” kaleme alarak veya çevreyi teknolojik olarak denetime sokarak bunu yapmayı deneyebiliriz. Bilim, bütünüyle kavrayarak kendimizi emniyete alma gayretinden başka bir şey değildir.

Bu görüşün şaşırtıcı yanı ise, resimleri seyreden kişinin kendi çizdiği resim karşısında bazen içinin burkulması ya da yıkılmasıdır. Ancak sözü edilen görüş, o zayıflık karşısında bir ikame olarak savunulmaktadır, ikame hilafsız hayal gücünün eseridir; ancak yine de hiçbir yaraya merhem olmaz. Diyelim, bir parça “kaçmak” için hafif bir aşk romanı okuruz ancak her gün, her saat de kaçabiliriz; bunu da hayatlarımızı ucuz romanlara, düyamızı da hiçbir kötü şeyin olmadığı ya da, kötü şeyler ne çare her zaman olduğundan, kötü şeylerin sadece kurgusal karakterlerin basına geldiği kurgusal bir dünyaya çevirerek yaparız. Bilim, bu anlamda, tıpkı felsefe, din ve sanat gibi, bir ucuz roman olarak faydalı olabilir.

Bir Cevap Yazın