Uygarlık

Yerli Ruhunu Kurtarmak

Derrick Jensen

Nisan 2001’de “The Sun” dergisinde yayınladı
Çeviren: Cem C.  Düzeltme: Serhat Elfun Demirkol

Martín Prechtel ile Röportaj

Martín Prechtel, New Mexico’da, insanların Avrupalılardan önceki eski yaşamlarını hâlâ sürdürdükleri bir Pueblo Yerlisi Rezervasyonunda büyüdü. Annesi, Pueblo okulunda öğretmenlik yapan bir Kanada yerlisiydi. Babası beyaz bir paleontologtu. Martín, buradaki kültürü ve toprağı sevmişti. “Hayatımın ilk yıllarını, bu yaşam tarzının güzelliğini anlayamayan bir kaç beyaz adamın ellerinde bu güzel dünyanın tamamen yok olabileceği korkusuyla yaşadım.” diyordu. Prechtel güzelliği öldüren bu tehlikeli güce karşı çalışmaya başladı. “Yerliler buna ‘beyaz adamın tarzı’ diyordu, ama bundan daha fazlasıydı. Bulaşıcı gücü beyazları da yemişti ve onları destekçisi yapmıştı. Bu korkunç sendromun halkların doğal ve vahşi doğasına hiç bir faydası yoktu.”

Devamını okuyun

Kendimizi Korkunun Tuzağından Nasıl Serbest Bırakabiliriz?

Derrick Jensen

1996’dan kırpılmış bir gazete parçası tutuyorum elimde. Kıvrımları yıpranmış, sayfa sararmış. Başlıkta şöyle yazıyor: “anne ayı trenlere saldırıyor.” İki oğlu trenler tarafından öldürülünce, anne bozayı geçen her trene saldırmaya başladı.

Önce bu gazete parçasını cüzdanımda taşıdım, daha sonra çalışma masama yazdım. Cesur olmanın, yaşıyor olmanın ne olduğunu hatırlamama yardımcı oluyor.

Dünyanın iktidardakilerin açgözlülüğü, nefreti ve deliliği yüzünden tahrip edildiğini düşünürdüm. Elbette hala –herkesin dikkat etmesi gerektiği gibi- öyle düşünüyorum ama kendi korku doluluğumuzun bu tahriple nasıl işbirliği içinde olduğunu her geçen gün daha iyi görmeye başladım.

Hayır, bunu aynı eski mısrayı kusarak, yani tuvalet kağıdı kullandığım için ormanların yok olmasında Wayerhaeuser’in CEO’su kadar kabahatli olduğumu söyleyerek açıklamıyorum. Gezegeni öldürenler için şefkat duymamız gerektiğini, evimizi yıkanları durdurmamız için önce tüm öfkemizi kendi kalplerimize yöneltmemiz gerektiğini de söylemiyorum. Hepimizin gezegenin tahrip oluşunda aynı sorumluluğa sahip olduğunu ve kişisel olarak benim ve bir takım çevrecinin kolektif olarak yeterince saf, iyi, sevgi dolu olmasının her şeyi gerçekten düzeltebileceğini ifade eden gerçekdışı düşünceyi tekrar etmiyorum.

Devamını okuyun

Uygarlığa Dair Yedi Yalan

Ran Prieur

1. İlerleme. “İlerleme” yalanı onun sadece iyi ya da kaçınılmaz olduğu değil; onun (hep) var olduğu, bizim de onu her zaman düz bir çizgi şeklinde, tek yönlü, sürekli ve olumlu anlamdaki değişim olarak tecrübe ettiğimizdir. “İlermeyi” bu şekilde düşünebiliriz; çünkü kültürümüzün merkezinde yer alan bir yalandır ve her yerde onun yanılsamaları ve fantezileri bulunmaktadır: “Alt” sınıflardan “üst” sınıflara yükseldiğimiz bir eğitim sistemi var – ama bu yükselme gerçek değil, sadece bize anlatılan bir masal. Deneyim yerine kalıplaşmış hikâyeler, sezgi yerine akıl, çeşitlilik yerine tek tiplilik, bağımsızlık yerine kabullenme ve doğaçlama yerine tahmin edilebilirliği koyduğumuz bu değişim, egemen sisteme daha iyi uyum sağlamamız için. Ardından “alt” mevkilerden “üst” mevkilere yükselmemiz gereken ücretli çalışma sistemi gelir. Ama çok azımız bunu yapar ve her halükârda “üst” (mertebe) yalnızca egemen sistemin ilgimiz, değerlerimiz ve ruhlarımız üzerinde daha sıkı bir hakimiyete sahip olduğu anlamını taşır.

Devamını okuyun

Sarah Baartman: Uygarlığın Karanlığında Bir Afrodit

Mesud Ata

yeniHarman dergisinin Ekim 2010 sayısında yayınlanmıştır.

sarah-baartman

Kalça ve vajinasının büyüklüğü nedeniyle bir ‘arzu nesnesi’, bir ‘ucube’ diye Avrupalıların eğlencesi olan; bilim adamlarının elinde bir deney hayvanına dönüştürülen Sarah Baartman’ın Afrika kolonilerinden Avrupa’daki egzotik insan sergilerine uzanan öyküsü. Uygar insanın insan kafesleri ve bugünün ucube şov dünyası…

Sarah “Saartjie” Baartman’ın başına gelenler, uygar insanın nasıl bir ahlak üzerinde varolduğunun hikayesidir. Afrika’nın Avrupa’ya en uzak şehirlerinden Cape Town’da Khoisan kabilesinin bir kızı olarak doğan Sarah’ın hayatı, Avrupalı uygar insanın eline düşmesiyle bir felakete dönüşmüştür.

Devamını okuyun

Günü Ele Geçirin

John Zerzan

Modern yaşamın süratle artan bedeli hayal edebileceğimizden çok daha kötü. Yaşamın dokusunu ve şeylerin tüm duygusunu değiştirerek, başkalaşım ileriye doğru hücum ediyor. Çok uzak olmayan geçmişte, bu yalnızca kısmi bir değişiklik iken; şimdi Makine, hayatlarımızın merkezine her geçen gün daha da fazla nüfuz ederek, kendi mantığından hiçbir kaçışa izin vermeden üzerimize kapanıyor.

Tek durağan devamlılık, bedenin emsalsiz yollarla korunmasız hale gelen devamlılığı ola gelmiştir. Şu anda, Furedi(1997)’ye göre açıkça panik boyutuna varan bir yüksek kaygı kültüründe yaşıyoruz. Postmodern nutuk, bir yüzü kaçınılmaz olarak sistematik terk edilmişliğe varan çilenin dile getirilişini bastırıyor. Dejeneratif hastalıkların belirginliği, sanayi toplumu içinde hayatı olumlayıcı ve sağlıklı her şeyin kalıcı tahribatı ile dondurucu bir koşutluk yapıyor. Hastalıklar belki sanayi toplumunun ilerleyişi içerisinde yavaşlatılabilir, ancak tamamıyla bir iyileşme -öncelikle koşulları yaratan- bu bağlamda hayal dahi edilemez.

Devamını okuyun

Birlikte Yalnız: Kent ve Sakinleri

John Zerzan

Çeviren: Serhat Elfun Demirkol

Kentlerde yaşayan insan miktarı, endüstrileşme ile birlikte katlanarak artmıştır. Megalopolis (birleşik kentler), kendisini giderek insan yaşamı ve biyosfer arasına koyan, kent “habitatının” en son şeklidir.

Kent, ayrıca sakinleri arasındaki bir engel, bir yabancılar dünyasıdır. Gerçekte, dünya tarihindeki tüm kentler, eşsiz, evvelce alışık olmayan ortamlara hep birlikte yerleşmiş yabancılar ve aykırılar tarafından kurulmuştur. Devamını okuyun

Sessizlik

John Zerzan

Green Anarchy Dergisi 25. sayıda yayınlanmıştır.
Çeviren: Serhat Elfun Demirkol

Sessizlik, değişik derecelere kadar bir soyutlanma aracı olmaya alışıktır. Artık, bugünün dünyasını boş ve ayrışık kılmaya çalışan, sessizliğin yokluğudur. Kaynakları gasp edilmiş ve kurutulmuştur. Makine, küresel olarak uygun adım ilerliyor ve sessizlik, gürültünün henüz nüfuz etmediği, önemini kaybeden bir yerdir.

Uygarlık, rahatsız edici sessizlikleri gizlemek için tasarlanmış bir gürültü komplosudur. Sessizliğe saygı gösteren Wittgenstein, sessizlik ile ilişkimizin kaybını anladı. Sessiz olmayan şimdiki zaman, uçucu dikkat anları, eleştirel düşüncenin aşınması, ve derinden hissedilmiş deneyimler için azalmış bir yetenek zamanıdır. Sessizlik, karanlık gibi, edinilmesi zordur; fakat zihin ve ruh onun desteğine gerek duyar.

Devamını okuyun

Tahakkümün Siberağı

Feral Faun

Yazarın notu: Bu makale ideal olarak hoşuma gideceğinden daha spekülatiftir, çünkü modern toplumun tek bir bakış açısının doğasında olan yönelimlerinin, elbette, bu toplumun diğer bakış açılarıyla ilişkide olan yönelimlerinin izini sürmeyi deniyor. Bu makale, sibernetiğin neden potansiyel olarak bile özgürleştirmediğini, ve nihayetinde asi özgür ruhlar tarafından karşı çıkılacağını gösterme girişimi olarak okunmalıdır, bir tahmin yürütme olarak okunmamalıdır.

“Aletin diktatörlüğü en kötü diktatörlük şeklidir.”
Alfredo M. Bonanno

Devamını okuyun

Savaşların Kökeni Üzerine

John Zerzan

Çeviren: Mustafa Çölkesen – dikine

Savaşlar medeniyetin bir ürünüdür. Uygarlık yayılıp, derinleşirken savaşların çokluğu, rasyonelleştirilmiş, kronik varlığı da o ölçüde arttı. Savaşların ortadan kalkmamasının özel nedenleri arasında kitlesel endüstriyel yaşamın korkusundan kaçma arzusu da bulunmaktadır. Kitlesel toplum elbette yansımasını kitlesel askerlikte bulmaktadır ve bu, erken medeniyetlerden beri bu şekilde gerçekleşti. Savaşlar, hiper-gelişen teknoloji çağında bölünmeler ve düzensizliklerden beslenmektedir.

(Bir çok kişi, önemsiz, sembolik “protesto” eylemlerini onaylarken) ona karşı çıkacak bir sebep veya gerekçe gösterebilecek durumda değiliz. Savaşlar, Homeros’un Odeysseus’unda kendi sözcükleriyle “insana özgü bir iş” haline nasıl geldi ? Örgütlü savaşların, genellikle, erken endüstri ve karmaşık toplumsal kurumlar vasıtasıyla geliştiğini biliyoruz. Ancak köken sorunu Homeros’un erken Demir Çağı’nın bile öncesine işaret etmektedir. Konuyla ilgili arkeolojik/antropolojik eserler ise şaşırtıcı ölçüde az sayıdadır.

Devamını okuyun

Medeniyetin Demir Pençesi: Eksen Çağı

John Zerzan

Bu makale, Green Anarchy dergisinde yayınlanmıştır.

Medeniyet, hükmetmek ve büyük ölçüde bu hükmetmenin genişletilmesi süreci demektir. Bu dinamik, çoklu düzeyde mevcut olup, temel öneme sahip birkaç önemli geçiş noktası üretmiştir.

Medeniyeti kuran Neolitik Devrim (evcilleştirme), insanların düşünüş biçiminde bir değişikliği gerektirdi. Jacques Cauvin, toplumsal kontrolün bu düzeyini “sembol devriminin bir türü” (1) olarak adlandırdı. Ancak egemenliğe yönelik bu zaferin eksik olduğu, kurumlarının daha fazla desteklenmesi ve yeniden yapılandırması gerektiği görüldü.

Mısır, Çin ve Mezopotamya’daki ilk büyük medeniyetler ve imparatorluklar kabile kültürü bilinciyle çevrelenmiş durumdaydı. Evcilleştirme kesinlikle üstün gelmişti -o olmaksızın medeniyet varolamaz-, ancak yeni egemen bakış açıları hala yakın bir şekilde doğal ve kozmolojik döngülerle alakalı idi. Onların tüm sembolik ifadeleri, İ.Ö bininci yılda Demir Çağı’nın talepleri ile henüz tamamen uyumlu değildi.

Devamını okuyun