Toplum

Yazı ve Bellek

İsmail Gezgin

Antik Yunan kültürü için bilme hatırlamadır. Bir birikimin-deneyimin hatırlanması, geriye doğru zihinsel bir yolculuk anlamına gelir. Kültürün, geleneğin ve iktidarın başka zamanlara ve insanlara taşınabilmesi hatırlamayla mümkündür. Hatıraların geri getirilmesi, geçmişte kalanların günümüze taşınması, tek tek meydana gelen deneyimlerin birikime dönüşmesi, hatırlama eylemiyle gerçekleşir. Ve hatırlamayı birlikte yaşamaya yazgılı insanın vazgeçilmez, yaşamsal edimi olarak kabul edebiliriz. Yunan mitolojisinin önemli karakterlerinden birisi olan Mnemosyne’nin ilksel varlığı bu ihtiyacın önemini ortaya koymaya yeterlidir. Yerin (Gaia) ve Gök’ün (Uranos) kızı; gökyüzü ve yeryüzü arasındaki tüm yaşananların hafızaya alınmasıyla görevli titanın ismidir Mnemosyne. Zeus’un, tanrılar katının iktidarını elinde tutabilmek ve kendisine saygı gösterecek insanları yaratabilmek için ilk yaptığı şeylerden birisi Mnemosyne ile aşk yaşamak olmuştu. Bu aşk, güç ile hafızanın birliğiydi. Zeus, iktidarını, bilgiyle, hafızayla donatmak istiyordu. Birlikte geçirdikleri dokuz geceden Mnemosyne dokuz kız çocuğu dünyaya getirmişti. Bu çocuklar, dili olmayan birikimin dili olacak, deneyimi, hatıraları, göksel yaratımı insanlara aktaracaklardı.

Devamını okuyun

Günü Ele Geçirin

John Zerzan

Modern yaşamın süratle artan bedeli hayal edebileceğimizden çok daha kötü. Yaşamın dokusunu ve şeylerin tüm duygusunu değiştirerek, başkalaşım ileriye doğru hücum ediyor. Çok uzak olmayan geçmişte, bu yalnızca kısmi bir değişiklik iken; şimdi Makine, hayatlarımızın merkezine her geçen gün daha da fazla nüfuz ederek, kendi mantığından hiçbir kaçışa izin vermeden üzerimize kapanıyor.

Tek durağan devamlılık, bedenin emsalsiz yollarla korunmasız hale gelen devamlılığı ola gelmiştir. Şu anda, Furedi(1997)’ye göre açıkça panik boyutuna varan bir yüksek kaygı kültüründe yaşıyoruz. Postmodern nutuk, bir yüzü kaçınılmaz olarak sistematik terk edilmişliğe varan çilenin dile getirilişini bastırıyor. Dejeneratif hastalıkların belirginliği, sanayi toplumu içinde hayatı olumlayıcı ve sağlıklı her şeyin kalıcı tahribatı ile dondurucu bir koşutluk yapıyor. Hastalıklar belki sanayi toplumunun ilerleyişi içerisinde yavaşlatılabilir, ancak tamamıyla bir iyileşme -öncelikle koşulları yaratan- bu bağlamda hayal dahi edilemez.

Devamını okuyun

Devlete Karşı Toplum

Pierre Clastres

İlkel toplumlar devletsiz toplumlardır: Bir olguya işaret eden ve kendi başına düşünüldüğünde doğru olan bu yargı, aslında siyasal antropolojinin kesin bir bilim olarak oluşmasını güçleştiren bir görüşü, bir değer yargısını gizliyor. Gerçekte burada söylenmek istenen, ilkel toplumların belli bir şeyden -devletten- yoksun oldukları ve bunun diğer bütün toplumlar -örneğin bizim toplumumuz- gibi, onlar için de vazgeçilmez olduğudur.

Devamını okuyun

Sanayi Toplumu ve Geleceği

Unabomber Manifesto

Giriş.

1. Sanayi Devrimi ve sonuçları insan soyu için bir felaket oldu. Bu sonuçlar, “gelişmiş” ülkelerde yaşayan bizlerin yaşamdan beklentilerimizi oldukça arttırırken toplumun denge­sini bozdu, yaşamı anlamsızlaştırdı, insanları aşağılamalara maruz bıraktı, yaygın psikolojik acılara (Üçüncü Dünya’da fiziksel acılara da) yol açtı ve doğal dünyayı şiddetli zararlara uğrattı. Teknolojik ilerleyişin devamı durumu daha da kötüleştirecek; insanları daha büyük aşağılamalara maruz bırakıp, doğal yaşamda daha fazla zarara sebep olacak; büyük olasılıkla daha fazla sosyal bozulmaya ve psikolojik acılara yol açacak; belki de “gelişmiş” ülkelerde bile fiziksel acıların artmasına neden olacak.

2. Endüstriyel-teknolojik sistem devam edebilir veya yıkılabilir. Eğer devam ederse, so­nunda psikolojik ve fiziksel acılar daha düşük seviyelere inebilir; ancak uzun ve acı dolu bir alışma döneminden sonra ve insanlarla diğer pek çok yaşayan organizmayı işlenmiş birer ürün ve çark dişlilerine indirgemek pahasına. Üstelik, sistem devam ederse, so­nuçları kaçınılmaz olacak. Sistemi, insanların saygınlığını ve bağımsızlığını elinden al­mayacak bir şekilde yenilemenin veya değiştirmenin bir yolu yok.

3. Eğer sistem çökerse, sonuçları yine çok acı verici olacak. Ancak, sistem büyüdükçe çökmesinin sonuçları da daha dehşetli olacağından eğer çökecekse en kısa zamanda çökmesinde fayda var.

Devamını okuyun

Surplus

SurplusSurplus: Terrorized Into Being Consumers ; Erik Gandini‘nin yönettiği ve Johan Söderberg’in düzenlediği 2003 yapımı bir belgesel. Tüketim çılgınlığı-Tüketim karşıtlığı, G8 zirvesi ve Genoa eylemlerini ele alan ve John Zerzan’ın yorumlarıyla olaylara farklı bir bakış açısı getiriyor.

 

 

 

 

Devamını okuyun

Sihirli Sayı

Serhat Elfun Demirkol

Sihirli sayı, nam-ı diğer, Dunbar sayısı, sosyoloji ve antropolojide önemli bir değere sahiptir. İngiliz antropolog Robin Dunbar tarafından sunulmuştur. “Herhangi bir kişinin kararlı ilişkiler sürdürebileceği bireylerin sayısını kavramaya ait sınırı” ölçer. Dunbar şöyle bir teoride bulunur: “Bu limit bağıntılı neokorteks büyüklüğünün doğrudan bir sonucudur, ve bu grup büyüklüğünü sınırlar … neokorteks’in işlem kapasitesince düzenlenen bu limit, basit olarak birbirleriyle kararlı ilişkiler sürdürebilen bireylerin sayısındadır.” Dunbar insanlar için bu sayıyı 147,8 olarak veriyor. Bu sayının ne tarz bir sosyal ilişkiden bahsettiğini tahmin edersiniz. Evet, Pleistosen dönemindeki karakteristik insan toplulukları sayısı. Zaten, Dunbar da bu şekilde bahsediyor.

Devamını okuyun

İlkel Toplumlarda İktidar Sorunu

Pierre Clastres

Çeviren: Alev Türker – Birikim Dergisi

Son yirmi yıl boyunca, etnoloji parlak bir gelişme gösterdi; bu sayede ilkel toplumlar, kaderlerinden (yok olmaktan) değilse bile, en azından, çok eski bir egzotizm geleneğinin, Batı düşüncesinde ve imgeleminde onları mahkum ettiği sürgünden kurtuldular. Avrupa uygarlığının bütün diğer toplum sistemlerinden mutlak biçimde üstün olduğu konusundaki safça inanç yerini yavaş yavaş, emperyalistçe bir tutumla bir değerler hiyerarşisi öne sürmekten vazgeçerek ve artık ilkel toplumları yargılamaktan kaçınarak, sosyo-kültürel farklılıkların birarada bulunabileceğini kabul eden bir kültürel rölativizme bıraktı. Bir başka deyişle, artık ilkel toplumlara, az çok aydınlanmış, az çok hümanist amatörün meraklı ya da oyalanmacı bakışıyla bakılmıyor; ilkel toplumlar bir ölçüde ciddiye alınıyor. Sorun bu ciddiye almanın nereye kadar gittiğini bilmektir.

Devamını okuyun

Savaş ve İlksel Toplumlar

Mustafa Cemal

Sanat ve Hayat Dergisi, 23 Eylül 2002 Pazartesi

Zulu Savaşçıları

Zulu Savaşçıları

Savaş borazanı barış borazanından önce çalar.

Tarihte de böyle mi oldu, savaş tamtamlarının meşum sesinin gecenin güzel karanlığını param parça dağıttığı ayırt edilebilir bir ilk aşama var mıdır? Yoksa hep savaşıp kıydık mı birbirimizi? Bu yazı ilksel, yani zamandaş olduğumuz ama üretim kuvvetleri ve ilişkileri bakımından insan tarihinin çocukluk günlerini andıran toplumları ele alarak savaşı konu ediyor.

Bu tür sorular, kendi içlerinde çeşitli dallara ayrılmakla birlikte ya insanın biyolojik doğasına ya da toplumsal doğasına ilişkin temel varsayımlarla yanıtlana gelmiştir. İnsan doğası bakımından örnek K. Lorenz. Lorenz, Darwinci tezlerden farklı olarak ya da onları yanlış yorumlayarak, hayvanlarda türdaşlarını öldürmeye karşı ketleme olmasına karşın, bundan yoksunluğuyla insanın yaradılıştan bir garabet ve sapkın olduğu görüşündedir. “Savaş içgüdüsü,” “saldırganlık içgüdüsü,” “dövüşme içgüdüsü,” ” yıkım içgüdüsü,” gibi çeşitli adlarla insanın türünden veya hayvan oluşundan gelen başkasına zarar vermeyi ve öldürmeyi istediğini ileri süren akımdır bu. Yaşlılık dönemindeki Freud da, saldırganlığı, cinsel içgüdünün (libido veya eros) zıttı olarak düşündüğü ölüm içgüdüsün [destrudo veya thanatos] dışsallaştırılmasıyla ilişkilendiren görüşüyle bu akımın içinde bulunuyor.

Devamını okuyun