Antropoloji

İsmail

İsmail, Daniel QuinnHapsedildikleri yerlerde hayvanlar, vahşi doğadaki kuzenlerinden her zaman daha düşüncelidirler. Bunun nedeni; içlerinde en sığ olanın bile bu hayat tarzında çok yanlış bir şeyin olduğunu sezmeden edememesidir. Daha düşüncelidirler derken muhakeme gücüne sahip olduklarını kastetmiyorum. Fakat yine de kafesinde çılgınca gezinen kaplan bir insanın kesinlikle bir düşünce olarak tanımlayacağı bir şeyle meşguldür. Ve bu düşünce bir sorudur: Neden? neden, neden, neden, neden, neden? Kaplan kafesinin parmaklıkları arkasında sonu hiç gelmeyen yolunu yürürken her saat, her gün, her yıl bu soruyu kendisine sorar. Soruyu analiz edip üzerinde durarak ayrıntılara inemez. Eğer bir şekilde ‘ne neden?’ diye sorabilseydin, sana yanıt veremezdi. Buna karşın bu soru, beyninde söndürülemez bir alev gibi, iç dağlayan bir acı vererek yanar ve bu durum hayvanat bahçesi bakıcılarının ‘geri dönüşü olmayan biçimde yaşamı inkar etme’ olarak tanımladıkları nihai uyuşukluk haline girinceye kadar da yok olmaz. Ve tabii ki bu sorgulama, hiçbir kaplanın doğal ortamında yaptığı bir şey değildir.”

Devamını okuyun

Savaş ve İlksel Toplumlar

Mustafa Cemal

Sanat ve Hayat Dergisi, 23 Eylül 2002 Pazartesi

Zulu Savaşçıları

Zulu Savaşçıları

Savaş borazanı barış borazanından önce çalar.

Tarihte de böyle mi oldu, savaş tamtamlarının meşum sesinin gecenin güzel karanlığını param parça dağıttığı ayırt edilebilir bir ilk aşama var mıdır? Yoksa hep savaşıp kıydık mı birbirimizi? Bu yazı ilksel, yani zamandaş olduğumuz ama üretim kuvvetleri ve ilişkileri bakımından insan tarihinin çocukluk günlerini andıran toplumları ele alarak savaşı konu ediyor.

Bu tür sorular, kendi içlerinde çeşitli dallara ayrılmakla birlikte ya insanın biyolojik doğasına ya da toplumsal doğasına ilişkin temel varsayımlarla yanıtlana gelmiştir. İnsan doğası bakımından örnek K. Lorenz. Lorenz, Darwinci tezlerden farklı olarak ya da onları yanlış yorumlayarak, hayvanlarda türdaşlarını öldürmeye karşı ketleme olmasına karşın, bundan yoksunluğuyla insanın yaradılıştan bir garabet ve sapkın olduğu görüşündedir. “Savaş içgüdüsü,” “saldırganlık içgüdüsü,” “dövüşme içgüdüsü,” ” yıkım içgüdüsü,” gibi çeşitli adlarla insanın türünden veya hayvan oluşundan gelen başkasına zarar vermeyi ve öldürmeyi istediğini ileri süren akımdır bu. Yaşlılık dönemindeki Freud da, saldırganlığı, cinsel içgüdünün (libido veya eros) zıttı olarak düşündüğü ölüm içgüdüsün [destrudo veya thanatos] dışsallaştırılmasıyla ilişkilendiren görüşüyle bu akımın içinde bulunuyor.

Devamını okuyun

Oba ya da Kabile Düzeni Üzerine

Jared Diamond 

Tüfek, Mikrop ve Çelik  kitabından alıntı.

Oba ya da kabile düzeninin yüzbinlerce kişiden oluşan toplumlarda işe yaramadığı, bütün büyük hacimli mevcut toplumların karmaşık, merkezi örgütlenmeye sahip olmasını nasıl açıklayabiliriz?

Nedenlerden biri akraba olmayan yabancılar arasındaki çatışma sorunudur. Toplumu oluşturan insanların sayısı arttıkça bu sorun astronomik şekilde büyür. Yirmi kişilik bir oba içindeki ilişkiler 190 ikili ilişki içerir (20 kişi çarpı 19 bölü 2) ama 2000 kişilik bir obada bu sayı 1.999.000’e yükselir. Her bir ikili kanlı bir tartışmada patlamaya hazır saatli bir bomba demektir. Oba ve kabile toplumlarında her öldürme olayı genlikle bir intikam girişimine yol açar, böylece toplumun huzurunu kaçıran sonu gelmez bir cinayet ve karşı cinayet döngüsünü başlatır.

Devamını okuyun

Evcilleştirme, Nüfus ve Salgın Hastalıklar

Serhat Elfun Demirkol

Kontrol, uygarlığın merkezi bir bileşenidir. Her ne kadar kontrol üzerine bir yaşam sürüyor olsak da, zaman zaman depremler, kasırgalar, salgın hastalıklar bunun asla böyle olmadığını anımsatıyor.

Yaşam bir ağdır ve tüm canlılar bu ağ içersinde birbirleri ile etkileşim halindedir. İnsanlar da, mikroorganizmalar da bu ağın bir parçası oldukları için, sürekli olarak birbirlerine etki içersindeler. Hastalık yapıcı mikroorganizmalar ile insanların bu etkileşimleri özellikle tarım toplumuna geçiş ve evcilleştirmeyle birlikte çok daha vahim sonuçları doğuracak şekilde gelişmeye devam etmektedir. Ancak konuyu buradan başlatmadan önce, bu hastalık mikroplarının kafalarında olup bitenleri ve mikropların yaşam ağındaki önemini ve yerini iyice idrak etmemiz gerekir. Bu yüzden isterseniz, bir süre mikrop gibi düşünelim – Jared Diamond’ın Tüfek, Mikrop ve Çelik kitabından alıntılarla devam edelim.

Mikroplar da bizler gibi evrimleşir. Seçilim, her zaman yavrulamakta ve yavrularının yaşayabilecekleri uygun yerlere dağılmasına yardım etmekte en başarılı olan tekler lehine işler. Mikrop için dağılma tahmin edebileceğiniz üzere kişiden kişiye bulaşmadır. Kısacası, bir mikrop ne kadar iyi yayılırsa o kadar çok ürer ve doğal seçilim onun lehine işler. Bu anlamda bütün mikroplar kendilerine özel yayılma stratejileri geliştirirler. Kimileri ev sahibinin ölmesini ve bir başkası tarafından yenmesini bekler; kimileri ev sahibinin ölümünü beklemez ve ev sahibini ısıran böceklerle yeni bir ev sahibine kadar yolculuk eder; ve tabiki genellikle kendi işini kendileri gören mikroplar.

Devamını okuyun

Uygarlık ve İlkellik

Serhat Elfun Demirkol

John Zerzan “Gelecekteki İlkel” ve Richard Leakley “Göl İnsanları” kitaplarından derlenerek yazılmıştır.

Paleolitik toplumlar, bugünün kanlı dünyasının açıklamasına göre, cehaletin, sefaletin, açlığın ve kanlı yaşamın hakim olduğu bir yaşam biçimlerine sahipler.

Toplayıcı-avcılar besinlerini doğrudan doğadan ilişkide bulundukları hayvanlardan ya da bitki ve meyvelerden elde etmektedirler. Tarım gibi, beslenmek için hem çevresel etkilere hem de diğer insanlara muhtaç olduğun bir işlemi gerçekleştirmeyip, sürekli olarak kamp alanlarını değiştirirler, ancak bu kıtlıktan değil, doğanın sunduğu zengin ikramdan yararlanmak amaçlıdır. Afrika’da yaşayan !Kung’lardan birinin Richard Lee’ye “Dünyada bu kadar çok mongongo fıstığı varken neden toprağı ekelim!” demesi bunun güzel bir örneğidir. Yine Richard Lee’nin aktardığı üzere, “!Kungların çalışma süreleri konusundaki ölçümleri yaparken, Kalahari Çölünün o bölgesinde üç yıldır şiddetli kuraklık hüküm sürüyordu ve zaman kurak mevsimdi. Komşu Botswana’da, çiftçilik ve hayvancılıkla uğraşan nüfusu 500bin dolayındaki Bantuların üçte birinden çoğu o kadar zor durumdaydı ki, Birleşmiş Milletler Dünya Gıda Programı onları açlıktan kurtarmak için bir yardım kampanyası başlatmak zorunda kalmıştı. Bu arada !Kunglar ise, çok az çaba harcayarak, toprağın doğal ürünleriyle sağlıklarını çok iyi koruyabiliyorlardı.

Devamını okuyun