John Zerzan

[ Çeviri: Mustafa Çölkesen - dikine.net ]

Savaşlar medeniyetin bir ürünüdür. Uygarlık yayılıp, derinleşirken savaşların çokluğu, rasyonelleştirilmiş, kronik varlığı da o ölçüde arttı. Savaşların ortadan kalkmamasının özel nedenleri arasında kitlesel endüstriyel yaşamın korkusundan kaçma arzusu da bulunmaktadır. Kitlesel toplum elbette yansımasını kitlesel askerlikte bulmaktadır ve bu, erken medeniyetlerden beri bu şekilde gerçekleşti. Savaşlar, hiper-gelişen teknoloji çağında bölünmeler ve düzensizliklerden beslenmektedir.

(Bir çok kişi, önemsiz, sembolik “protesto” eylemlerini onaylarken) ona karşı çıkacak bir sebep veya gerekçe gösterebilecek durumda değiliz. Savaşlar, Homeros’un Odeysseus’unda kendi sözcükleriyle “insana özgü bir iş” haline nasıl geldi ? Örgütlü savaşların, genellikle, erken endüstri ve karmaşık toplumsal kurumlar vasıtasıyla geliştiğini biliyoruz. Ancak köken sorunu Homeros’un erken Demir Çağı’nın bile öncesine işaret etmektedir. Konuyla ilgili arkeolojik/antropolojik eserler ise şaşırtıcı ölçüde az sayıdadır.

Yazının devamı »

John Zerzan

[ Çeviri: Mustafa Çölkesen - dikine.net ]

Medeniyet, hükmetmek ve büyük ölçüde bu hükmetmenin genişletilmesi süreci demektir. Bu dinamik, çoklu düzeyde mevcut olup, temel öneme sahip birkaç önemli geçiş noktası üretmiştir.

Medeniyeti kuran Neolitik Devrim (evcilleştirme), insanların düşünüş biçiminde bir değişikliği gerektirdi. Jacques Cauvin, toplumsal kontrolün bu düzeyini “sembol devriminin bir türü” (1) olarak adlandırdı. Ancak egemenliğe yönelik bu zaferin eksik olduğu, kurumlarının daha fazla desteklenmesi ve yeniden yapılandırması gerektiği görüldü.

Mısır, Çin ve Mezopotamya’daki ilk büyük medeniyetler ve imparatorluklar kabile kültürü bilinciyle çevrelenmiş durumdaydı. Evcilleştirme kesinlikle üstün gelmişti -o olmaksızın medeniyet varolamaz-, ancak yeni egemen bakış açıları hala yakın bir şekilde doğal ve kozmolojik döngülerle alakalı idi. Onların tüm sembolik ifadeleri, İ.Ö bininci yılda Demir Çağı’nın talepleri ile henüz tamamen uyumlu değildi.

Yazının devamı »

Kişiliğin Gelişimi

10 Aralık 2007

Yine küçüklük travmalarımın hortlaması üzerine aile, çocuk yetiştirme vs. konuları üzerine okurken, William A. Haviland‘ın Kültürel Antropoloji kitabında aşağıdaki bölüm dikkatimi çekti. Bob Black‘in “Hepimiz ebeveynlerimizin yetişkin çocuklarıyız.” lafını da düşünerek kendimizi hâlâ çocuk sayarak üzerine düşünmek güzel olur. Hatta biraz daha derin düşünerek kendimize şunu soralım: “grup içi ve grup dışında uzmanlaşmış”, “cinsiyete, yaşa, deneyime göre ayrılmış”, “sosyal anlamda değil de fayda bakımından bağımlılık içeren” görev ve ilişkileri ortaya çıkarıp, üstesinden nasıl gelebiliriz ?

Kişiliğin Gelişimi

Bir kimsenin öğrendiği şeylerin kişilik açısından önemli olmasına rağmen, pek çok antropolog, bunu nasıl öğrendiğinin daha az önemli olmayacağını var saymışlardır. Antropologlar psikanalitik teorisyenlerle birlikte yetişkin kişiliğinin ilk çocukluk döneminden büyük oranda etkilendiğini kabul ederler. Çoğu antropolog, psikanaliz teorisinden, farklı şekillerde etkilenmişlerdir. Psikanalitik literatür; kavramlar, spekülasyonlar ve klinik veriler üzerinde uzun uzun durmuş, ama kültür bağımlı çalışmalar üzerine daha az eğilmiştir. Antropologlar kendi açılarından kişilik gelişimini inceleyen alan çalışmalarıyla ilgilenmişlerdir. Örneğin, Batı toplumunda erkeğin güçlü, agresif, baskın, öz güvene sahip ve başarı sarhoşu olması beklenirken; kadının pasif, itaatkar, güvensiz, sadık ve sorumlu olması umulur. Çoğuna göre, cinsiyetlere bağlı bu kişilik farklılıklarının biyolojik temeli olan “doğal” ve bundan dolayı kaçınılmaz, değişmez ve evrensel olması gerekir. Peki gerçekte bu böyle midir? Antropologlar kadın ve erkeğe göre farklılaşan herhangi bir psikolojik veya kişisel karakter tanımı yapabilirler mi?

Yazının devamı »

Dünya İsimli Bebek

22 Kasım 2007

Elfun K.

Uygarlığı ortadan kaldırma fikrinin, ağrıdan kurtulmak için ağrıyan bir başı kesmek fikriyle aynı şey olduğunu düşünenler için yazılmış kısa bir hikaye.

“Bundan üç milyar sene önce, Dünya adındaki bebeğimizin yaşamı başlamıştı. Nur topu gibi, oldukça sağlıklı olarak, milyonlarca sene boyunca hayatını sürdürdü. Üç milyon sene evvel, gözlemlediklerini hikayeleştirip, geçmiş, şuan ve gelecek arasında bağ kurarak senaryolar ve hikayeler kurgulayabilme yeteneğini keşfetti. Tüm yeteneklerini ve becerilerini birbirleriyle hiçbir sorun olmadan uyumlu bir şekilde kullanabiliyordu. Bedeninin parçaları, organları gayet sorunsuz ve hiçbir şikayetleri yoktu.

Yazının devamı »

Bir gün, yolculuğu sırasında Uru, kimsenin görmediği, kimsenin konuşmadığı, kimsenin duymadığı, kimsenin bir şey yapmadığı ve kimsenin düşünmediği bir yere geldi. Burası komşuları tarafından Uyuyanlar Vadisi olarak bilinirdi. Dünyanın geri kalanında Uyandırıcı olarak bilinen Uru, Uyuyanlar Vadisi’nde farklı bir isme sahiptir ve bu hikaye bu ismi nasıl aldığı üzerinedir.

Uru, kendisine, “Uru, Uru! Lütfen bana yardım et! Gözlerim uykuda, bu yüzden göremiyorum.” diye seslenen bir adam ile karşılaştı. Uru adamın gözlerini uyandırdı ve yolculuğuna devam etmeye koyuldu, fakat adam “Gözlerimi uyandırdığın için, Uru, sana teşekkür ederim, ancak ayrılmadan önce görevini tamamlamak ve nereye bakmam gerektiğini söylemek zorundasın.” diyerek Uru’yu durdurdu.

Yazının devamı »

Vahşi Çocuk

10 Kasım 2007

mudkids1.jpg

Yosunlu duvarların üzerinde dengede durmak, düz olmayan taşlar üzerinde yürümek,
Tehlikeli dünyalar, kanayan dizler, karmakarışık saçlar ve kirli elbiseler
Ne hatırlayabilirsin?
Hatırlamak istemiyor musun?

Yazının devamı »