“ Bir an için dünyayı kocaman yeşil, su damlası benzeri yaratıkların işgal ettiğini düşünün. Bu yaratıkların hepimizi kontrol altına aldığını, teknik üstünlüklerini kullanarak makinelerimizi bozduğunu, bizimle kendi ana dilimizde konuştuklarını ve bize karşı anlayışlı davrandıklarını varsayın. Kuşkusuz böyle bir durumda hepimiz, sadece yaşamımızı nasıl sürdüreceğimi değil, aynı zamanda bu yeşil yaratıklara karşı nasıl davranacağımız konusunda da ciddi sorunlarla karşılaşırız. Herhalde öfkeli ve korkmuş oluruz, ama eğer bu kargaşada durup düşünme fırsatı bulursak, bize hiç benzemeyen görünüşlerine, hiçbir şey yememek ve dışkılamamak gibi garip özelliklerine rağmen bizimle bazı ortak yönleri olduğunu kabul edebiliriz. Varsayalım ki bu yaratıkların suçluları yargılayan mahkemeleri var ve küre şeklindeki garip yavrularına karşı çok şefkatli davranıyorlar. Bu durumda, yeşil yaratıkların bize hiç de benzemediği konusundaki önyargılarımızı bir tarafa atıp onların da yapışkan yeşil derilerinin içinde bilinçli deneyimler yaşayabilecekleri olasılığını dikkate almaz mıyız? ” S:29-30

Yazının devamı »

Programlar, başarısız olurken insanları meşgul göstermeye yarar. Eğer programlar gerçekten de kendilerinden beklenen şeyi yapmış olsalardı, insan toplumu bir cennet olurdu: devletlerimiz, okullarımız, yasalarımız, adalet sistemlerimiz, ceza sistemlerimiz, vs. işe yarardı.

Programlar başarısız olduğunda (her zamanki gibi), kötü tasarım, bütçe ve personel eksikliği, kötü yönetim ve yetersiz eğitim gibi şeyler suçlanır. Programlar başarısız olduğunda, daha gelişmiş tasarım, daha fazla bütçe ve personel, üstün yönetim ve daha iyi eğitimle değiştirilebilecekleri umulur. Bu yeni programlar da başarısız olduğunda (her zamanki gibi), tekrar kötü tasarım, bütçe ve personel eksikliği, kötü yönetim ve yetersiz eğitim suçlanır.

Bu nedenle her yıl başarısızlıklarımıza daha fazlasını harcıyoruz. Çoğu kişi bunun yeterli olduğunu kabul ediyor, çünkü her yıl kendileri için daha fazlasını aldıklarını biliyorlar: daha büyük bütçeler, daha fazla yasa, daha fazla polis ve hapishane – bir yıl öncesinde işe yaramayan ne varsa daha fazlası.

Eski Zihinler:

Geçen yıl işe yaramadıysa, bu yıl DAHA FAZLASINI yapalım

Yeni Zihinler:

          Geçen yıl işe yaramadıysa, bu yıl FARKLI bir şey yapalım

Eğer dünya kurtulacaksa, bu, yeni programlara sahip eski zihinlerle değil hiçbir programı olmayan yeni zihinlerce olacaktır.

Peki neden yeni programlara sahip yeni zihinler değil? Çünkü programlar üzerine çalışan insanların olduğu yerde, yeni zihinler değil eskilerini bulursunuz.

Daha önce bahsettiğim nehir, vizyondur. Kültürümüzün vizyonu bizi bir felakete taşıyor. Çamura saplanan çubuklar bu nehrin akışını engelleyebilir, ancak nehrin akışının engellenmesine değil, onu tümüyle yeni bir kanala yönlendirmeye ihtiyacamız var. Kültürümüzün vizyonu bizi şimdiye bu felaketten uzaklaştırmaya ve sürdürülebilir bir geleceğe taşımaya başlasaydı, programlar zaten gereksiz olurdu. Nehrin akışı istediğiniz yönde olsaydı, onu engellemek için çubuklar saplamazdınız.


Eski Zihinler:          

Kötü şeylerin olmasını nasıl engelleyebiliriz?          

Yeni Zihinler:

İşleri nasıl yoluna sokabiliriz?

 

İsmail ile başlayıp Benim İsmail’im ile biten üçlemenin ikinci kitabı olan B’nin Öyküsü’nde “Eğer dünya kurtulacaksa, bu, yeni programlara sahip eski zihinlerle değil hiçbir programı olmayan yeni zihinlerce olacaktır.” yazmıştım. Ne yazık ki yazmak kolaydır ancak düşünceler zor anlaşılır. Bu cümleyi tekrar açıklayacağım. Eğer bu şekilde devam ederek, uzun süre dünya üzerinde kalamayacağız – bir kaç on yıl, belki de en fazla yüzyıl. Eğer günümüzden bin yıl sonra hâlâ dünya üzerinde olacaksak, bu şekilde yaşamayı bıraktığımız içindir.

Peki nasıl olacak? Bu şekilde devam etmeyi nasıl bırakacağız?

Eski zihinler bizi engellemeyi düşünür. Tıpkı fakirliği, aşırı ilaç kullanımını, suçu engelledikleri gibi… Programlarla. Programlar nehrin akışını engellemek için yerleştirilen çubuklardır. Çubuklar akışı yalnızca bir miktar engeller. Ama asla durduramaz ve nehrin yönünü de değiştiremez.

Kendimden emin bir şekilde dünya kurtulacaksa, bunun, yeni programalara sahip eski zihinlerle olamayacağını söylememin nedeni budur. Programlar işe yaramaz. Hiçbir program fakirliği, aşırı ilaç kullanımını veya suçu durduramaz ve durduramayacak da.

Hiçbir program dünyayı mahvetmemezi engelleyemez.

Dünyayı kurtarmaktan bahsederken, hangi dünyadan bahsediyoruz? Belli ki gezegenin kendisinden bahsetmiyoruz. Ama aynı zamanda biyolojik dünyadan da bahsetmiyoruz. Canlıların dünyası, garip belki ama, tehlikede değil (binlerce hatta belki de milyonlarca tür tehlikede olsa da). En kötü ve en yıkıcı halimizde bile, gezegendeki tüm canlı yaşamı yok edemeyiz. Şu an günde iki yüz türün neslinin tükendiği tahmin ediliyor. Komşularımızı bu şekilde öldürmeye devam edersek, bu iki yüz türden birinin kendimiz olması kaçınılmaz. 

Dünyayı kurtarmak dünyayı şu anki haliyle muhafaza etmek anlamıza gelmez. Kulağa hoş bir fikir gibi gelebilir, ancak asla ulaşılamaz. Tüm insan ırkı yarın yok olsa bile, dünya bugün olduğu gibi kalmaz. Asla ama asla bu gezegendeki değişimi durduramayacağız.

Ancak eğer dünyayı kurtarmak canlılar dünyasını kurtarmak veya onu olduğu gibi muhafaza etmek anlamanı gelmiyorsa, ne anlama geliyor? Dünyayı kurtarmak yalnızca bir anlama gelebilir: dünyayı bir insan habitatı olarak muhafaza etmek. Bunu başarmak için ise dünyayı mümkün olduğunca çok canlı türünün habitatı olarak korumak gerekir (korumak zorundayız). Hayatlarımızı sürdürmek için yaşam topluluğuna ihtiyaç duyarız. Eğer yaşam topluluğuna karşı yıkımsal saldırımızı durdurursak, dünyayı insan habitatı olarak kurtarabiliriz.

Kendimi kötü hissettiğim zamanlarda gözlerimi kapar rüzgârın bedenime dokunuşuna odaklanırım. Öyle ki yüzümü okşayan rüzgâr huzur veren bir melodi oluverir kulaklarımda. Bir süre sonra ise içimdeki kaynağı belli olmayan kaygı kaybolup gider. Geriye sadece yüzümü okşayan, kulaklarıma şarkısını söyleyen ve burnuma etraftaki kokuları taşıyan rüzgâr ve ben kalırız. Rüzgâr tüm kaygılarımı bedenimden söküp alır. Rüzgârın, havanın şifasına inanırım. Tıpkı Datçalılar gibi…

Kâdim kültürlerde rüzgâr karmaşık ve zengin bir kavramdır. Doğrudan doğal ve doğaüstü unsurlarla ilişkilidir. Ruhsal ve fiziksel dünya arasında, kutsal ve dünyevi olan arasında, içsel ve dışsal alanlar arasında bir köprü görevi görür. Ruhların doğası rüzgârdır. Bu nedenle rüzgârlar hem faydalı hem zararlı etkileri içerisinde taşır. Anadolu’nun şifa geleneğinde de üfleme – rüzgâr – şifayı aktaran bir uygulamadır. Rüzgârın mağara veya pınarlardan gelen toksik havayı ve insanlar, bitkiler ve hayvanlardan diğer insanlar, bitkiler ve hayvanlara geçen hastalıkları taşıdığına inanılır. Aynı zamanda bedendeki enerjiye de – sinir sisteminin elektriksel enerjisine – etki eder.

Yazının devamı »