Martín Prechtel ile Röportaj

Derrick Jensen

Martín Prechtel, New Mexico’da, insanların Avrupalılardan önceki eski yaşamlarını hâlâ sürdürdükleri bir Pueblo Yerlisi Rezervasyonunda büyüdü. Annesi, Pueblo okulunda öğretmenlik yapan bir Kanada Yerlisiydi. Babası beyaz bir paleontologtu. Martín, buradaki kültürü ve toprağı sevmişti. “Hayatımın ilk yıllarını, bu yaşam tarzının güzelliğini anlayamayan bir kaç beyaz adamın ellerinde bu güzel dünyanın tamamen yok olabileceği korkusuyla yaşadım.” diyordu. Prechtel güzelliği öldüren bu tehlikeli güce karşı çalışmaya başladı. “Yerliler buna ‘beyaz adamın tarzı’ diyordu, ama bundan daha fazlasıydı. Bulaşıcı gücü beyazları da yemişti ve onları destekçisi yapmıştı. Bu korkunç sendromun halkların doğal ve vahşi doğasına hiç bir faydası yoktu.”

1970′te ilk evliliği bittikten ve annesi öldükten sonra, Prechtel kafasını toplamak  için Meksika’ya gitti. Görünüşe göre kaza eseri, kendini Guatemala’da buldu. Bir sene boyunca ülkeyi dolaştıktan sonra Santiago Atitlán adında bir köye ulaştı. Köyde Tzutujil halkı yaşıyordu. Bu kültür pek çok Maya alt kültüründen biriydi. Kendi farklı gelenekleri, giyim tarzları ve dilleri vardı.

Yazının devamı »

Uygarlığa Dair Yedi Yalan

27 Aralık 2010

Ran Prieur

1. İlerleme. “İlerleme” yalanı onun sadece iyi ya da kaçınılmaz olduğu değil; onun (hep) var olduğu, bizim de onu her zaman düz bir çizgi şeklinde, tek yönlü, sürekli ve olumlu anlamdaki değişim olarak tecrübe ettiğimizdir. “İlermeyi” bu şekilde düşünebiliriz; çünkü kültürümüzün merkezinde yer alan bir yalandır ve her yerde onun yanılsamaları ve fantezileri bulunmaktadır: “Alt” sınıflardan “üst” sınıflara yükseldiğimiz bir eğitim sistemi var – ama bu yükselme gerçek değil, sadece bize anlatılan bir masal. Deneyim yerine kalıplaşmış hikâyeler, sezgi yerine akıl, çeşitlilik yerine tek tiplilik, bağımsızlık yerine kabullenme ve doğaçlama yerine tahmin edilebilirliği koyduğumuz bu değişim, egemen sisteme daha iyi uyum sağlamamız için. Ardından “alt” mevkilerden “üst” mevkilere yükselmemiz gereken ücretli çalışma sistemi gelir. Ama çok azımız bunu yapar ve her halükârda “üst” (mertebe) yalnızca egemen sistemin ilgimiz, değerlerimiz ve ruhlarımız üzerinde daha sıkı bir hakimiyete sahip olduğu anlamını taşır. Bunda sonra ise, değişimlerin, duygusal uzaklığımızı arttırırken dünya üzerindeki şiddetli dönüştürücü gücümüzü de arttırması, bizi uzmanlara daha da bağımlı kılması yahut Jerry Mander’in ruhsal akraba evliliği diye tabir ettiği bir süreç olan insanların yarattıkları şeylerle gitgide daha fazla kuşatılması gibi etkileri olduğunda “daha iyi” ilan edilen teknoloji tarihi gelir. Akraba evliliğimizin şimdiye kadarki en derin noktası, neredeyse hepsi ilerleme miti üzerine kurulmuş olan, sürekli artan güç hayaliyle kendi mutluluk hormonu seviyemizi ayarlamamız için bizi eğiten ve en sonunda böyle bir hikâyenin aslında nasıl biteceğini göstermek yerine bir “galibiyet” ile bizi uğurlayan bilgisayar oyunları dünyasıdır.

Yazının devamı »

Buyur bakalım

6 Aralık 2010

Kabile insanlarının ‘kalkınma’ adına yok edilmesini anlatan bu kısa ancak bir o kadar da basit ve çarpıcı kitapta yaşananların bir benzeri ne yazık ki Anadolu’da da yaşanıyor. Bugün, Anadolu’nun geleneksel toplulukları istekleri dışında “kalkınma” adına yok ediliyor. Çünkü yabancılar (şirketler ve devlet) onların topraklarını ve sularını istiyor.


Kalça ve vajinasının büyüklüğü nedeniyle bir ‘arzu nesnesi’, bir ‘ucube’ diye Avrupalıların eğlencesi olan; bilim adamlarının elinde bir deney hayvanına dönüştürülen Sarah Baartman’ın Afrika kolonilerinden Avrupa’daki egzotik insan sergilerine uzanan öyküsü. Uygar insanın insan kafesleri ve bugünün ucube şov dünyası…

Mesud Ata

Sarah “Saartjie” Baartman’ın başına gelenler, uygar insanın nasıl bir ahlak üzerinde varolduğunun hikayesidir. Afrika’nın Avrupa’ya en uzak şehirlerinden Cape Town’da Khoisan kabilesinin bir kızı olarak doğan Sarah’ın hayatı, Avrupalı uygar insanın eline düşmesiyle bir felakete dönüşmüştür.

Sarah’ın yaşadığı yıllarda Avrupa’da kölelik hala resmi olarak yasaldır. İngiliz İmparatorluğu’nda köleliğin kaldırılması ancak 1833′te gerçekleştirilebilir. Kölelik yasaklandığında da kağıt üzerindeki akitler yerine getirilmez. 17. ve 18. yüzyılda İngiltere Batı Hint adalarını ele geçirir ve buralarda şekerkamışı üretmeye başlar. Şekerkamışı üretiminin güçlenmesi için işgücüne ihtiyaç vardır ve İngiltere, çözümü köle ticaretinde bulur. Afrika’dan, vatanlarından koparılan köleler şekerkamışı çiftliklerinde çalıştırılır. İngiliz kolonileri yavaş yavaş ayaklanmaya başlar ve 1783′te bağımsızlığını kazanır.

Kolonilerin kısmi özgürlüğünü kazandığı dönemden birkaç yıl sonra, 1789’da Cape Kolonisi yakınlarındaki Gamtoos nehri vadisinde doğar Sarah. Annesini hiç görmez, babası tarafından büyütülür. Ancak babası da İngiliz ve Hollandalıların koloni mücadelesi esnasında çıkan çatışmada öldürülür. Pieter Cesars adındaki siyahi bir tüccar, onu vesayetine alır ve Cape Town’daki çiftliğinde hizmetçi olarak çalıştırır. Bir gün Alexander Dunlop adındaki bir tabip subay, Sarah’nın İngiltere’de hem eğlence alanında hem de bilimsel çevrelerde ilgi çekeceğini söyler ve Sarah’yı zengin olacağına inandırır. Sarah’nın İngiltere’deki kabusu başlar böylece…

Yazının devamı »

Uygarlığın Ötesinde

3 Şubat 2010

Daniel Quinn‘in “Beyond Civilization” kitabından…

Bir zamanlar dünya denen bir gezegende yaşam ortaya çıkmıştı. Kurtlar, balıklar, kuşlar , orangutanlar, keçiler, aslanlar, hepsi kendine özgü pek çok farklı sosyal yapıya sahiplerdi. Yaşam ağının üyelerinden olan bir tür ise kabile denilen eşsiz bir sosyal yapı geliştirdi. Kabile milyonlarca yıl boyunca insan için işe yaramıştı, ancak bir zaman geldiğinde kabileye göre daha hiyerarşik olan (uygarlık denilen) yeni bir sosyal yapıyı denemeye karar verdiler. Çok geçmeden, hiyerarşinin en tepesindekiler büyük bir lüks içerisinde yaşamaya başladı, boş zamanlarının tadını çıkarıp her şeyin en iyisine sahip oldu. Onların altındaki daha geniş bir sınıf insan ise oldukça iyi yaşıyordu ve bundan şikayetleri yoktu. Ancak hiyerarşinin en altında yaşayan kalabalık bundan hiç de hoşlanmadı. Hayatta kalmak için mücadele ediyorlardı. Çalışıyor ve hayvan sürüleri gibi yaşıyorlardı.

“Bu işe yaramıyor,” dedi kalabalık. “Kabile tarzı daha iyiydi. O tarza geri dönmeliyiz.” Ama hiyerarşiyi yönetenler “O ilkel yaşamı sonsuza kadar arkamızda bıraktık. Ona geri dönemeyiz.” dediler.

Yazının devamı »

Endgame

10 Temmuz 2009

Derrick Jensen‘in Endgame adlı kitabını yaklaşık üç sene önce okuma fırsatım oldu. O zamanlar – ve hâlâ – “Keşke Türkçe’ye çevrilmiş olsaydı.” dediğim kitapların ya zaten çevrildiğini fark edip sevinirdim ya da bir süre sonra çevrilirler ve yine sevinirdim. Ancak bu kitap hâlâ çevrilmiş değil. Sadece kitabın internet sayfasında kitabın başındaki “önermelerin” Türkçe’ye çevrildiğini fark ettim. Bu yazıyı da o nedenle yazıyorum.

Endgame iki kitaptan oluşuyor. İlk kitap, The Problem of Civilization (Uygarlığın Sorunu), uygarlığın neden sürdürülemez olduğunu ele alırken; ikinci kitap, Resistance (Direniş), uygarlığa ve çöküşe ilişkin taktik ve stratejileri tartışıyor. Derrick Jensen, pek çok kişinin kendine dahi söylemekten çekindiği şeyleri kitapta açık ve sarsıcı bir şekilde dile getiriyor. Kitabın başında yer alan önermeler Türkçe olarak şuradan okunabilir.

Kendi akıl sağlığımızı boşa harcamayı becermiş ve özgür olmanın nasıl hissettirdiğini unutmuş olan çoğumuzun, gerçek dünyada yaşamanın nasıl olduğuna dair bir fikri yoktur. Som balığı yumurtalarını görmek göz yaşlarına boğulmama neden olur. Balıklarla dolup taşan bir nehri hiçbir zaman görmedim. Tek bir kuş sürüsüyle günlerce kaplanan bir gökyüzünü hiçbir zaman görmedim. (Yine de sürekli olarak kirli hava nedenyle kararmış gökyüzleri gördüm.) Özgürlükle olduğu gibi, dünyanın sıradışı güzelliği ve doğurganlığıyla da aynı: Hiç bilmediğiniz bir şeyi sevmek zordur. Kendinizi daha önce var olduğuna inanamadığınız bir şey için mücadele etmeye ikna etmek zordur. — Endgame kitabından…