Sinope

25 Nisan 2006

Dün gece burada, bu iskelede, mutluluk içersinde denize atlayıp eğlenen insanlar görüyordum. Deniz o kadar berraktı ki; dipte dolanan balıklar dahi görünüyordu. Rüzgar ise denizin kokusunu burnunuza kadar nazikçe taşıyıp bırakıyordu. Sahne beni çok etkilemişti. Ben de tüm coşkumla kendimi iskeleden aşağıya suya bırakmak istiyordum. Ama denizin nasıl böyle temiz olabildiğine takılıp kalmıştım.

Sabah uyanır uyanmaz, ilk işim buraya gelmek oldu. Sahne o kadar gerçekti ki emin olmak istiyordum. Şuan gördüğüm tek bir insan yok, su hâlâ sanki balçık gibi. Rüzgarın burnuma taşıdığı şey “ilerleme”nin denize akıttığı zehrin keskin bayat kokusu. Gerçekten çok ağır bir koku… Dün gece ortalıkta gözükmeyen büyük bacalar karşı kıyıda yeniden belirmiş. Sanki araba egzost dumanları yetmiyormuş gibi yoğun bir duman salıyorlar gökyüzüne. Acaba hangisi rüya, hangisi gerçek? Dün gece gördüklerim hoş bir rüya mıydı, yoksa şuanda gördüklerim berbat bir kâbus mu?

Yazının devamı »

“Vahşi yaban domuzları geceleri sokaklarda dolaşıyorlar. Huş ağaçları rastgele çabucak büyümüşler, hatta kimi apartman bloklarının içersinde bile.”

20 yıl sonra Çernobil…

“Çernobil nükleer santralinin etrafındaki terk edilmiş bölge yaşamla doluyor.”

“İnsanlar bölgeyi 20 yıl önce boşalttıklarında, hayvanlar bölgeye girdiler. Varolan popülasyonlar çoğaldı ve, vaşak, kartal gibi on yıllardır gözükmeyen türler geri dönmeye başladı.”

“Bölgede plutonyum olabilir, fakat herbisid veya pestisid yok, endüstiri yok, trafik yok, ve sulak alanlar artık kurutulmuyor.”

“Vahşi yaban domuzunu rahatsız edecek hiçbir şey yok – 1986-1988 yılları arasında sekiz kat çoğaldığını söylemek zorundayım – aynı şekilde yeniden dirilen yırtıcısı, kurt dışında.”

http://news.bbc.co.uk/2/hi/europe/4923342.stm

BBC’nin bu hikayesi aslında kimi yönlerden pro-nükleer bir propaganda olarak gözüküyor olabilir. Ancak bir de şu algılanıyor ki; hergün, “uygarlık” Dünya için gerçek bir nükleer patlamadan çok daha fazla zehirli ve tehlikelidir. Bitkiler ve hayvanlar modern bir şehirden ziyade nükleer patlama bölgelerinde – uygarlığın ortadan yok olduğu bölgelerde – çok daha kısa sürede yaşayacaklardır.Dünya ve üzerindeki canlı yaşamı ile ilgili kaygılarımızı göz önüne getirelim. Ve yeniden düşünelim.. Sadece “Nükleere Hayır” mı?

Aşağıdaki yazı ilk kez 8 Nisan 1979 tarihli Fifth Estate dergisinin anti-nükleer özel sayısında yayınlandı. Doğu Pennysylavania’daki Three Mile Island nükleer santralindeki bir kazadan hemen sonra aynı yılın başlarında yazıldı. Kazanın haberleri yayıldıkça, resmi haberler, “Abartmanın gereği yok, durum dengeli, herşey liderlerin kontrolü altında.” ısrarında bulundu, fakat aslında santralin yakınlarında yaşayan insanlar tahliye edilmek zorundaydı. Bu yazıda Fredy Perlman, bizlere bu bölgenin özgün ikametçilerinin yavan sözler, vaatler ve her zaman sermaye’nin yanında yer alan polis tarafından nasıl aldatıldığını ve yok edildiğini hatırlattı.
İnsanların, toprağın ve diğer canlıların tasarlanmış bir şekilde zehirlenmesi, yalnızca en kötü ikiyüzlülükle “kaza” olarak nitelendirilebilir. Sadece bilinçli körlük, Teknik ilerlemenin bu sonucunun “beklenmedik” olduğunu iddia edebilir.

“Daha yüksek varlıklar” uğruna bu kıtanın canlı sakinlerinin zehirlenmesi ve ortadan kaldırılması Doğu Pennsylvania’da başlamış olabilirdi, fakat bu kesinlikle geçtiğimiz bir kaç hafta boyunca olmadı.

Yazının devamı »