William Arens‘in kitabı The Man-Eating Myth: Anthropology & Anthropophagy, bilinen ilk insan-yiyicilik (yamyamlık) rivayetinin Christopher Columbus ve tayfasının Batı Antillerine yaptığı yolculukla ortaya çıktığını söyler. Arens’e göre kabilenin adının yanlış telafuzu zamanla değişerek İspanyolcada Canibales (gaddar) olarak değişir. Bu da İngilizceye Cannibalism, Yamyamlık, olarak çevrilir. Belki de bu şekilde insan-yiyicilik oldukça gaddar bir pratik olarak anılmaya başlamıştır.

Aynı şekilde Türkçe’de insan-yiyicilik için kullanılan yamyam kelimesinin kökeni de Sudan’ın güneyinde insan eti yediği rivayet edilen bir kabile olan Azande’lere (çok fazla toprağa sahip insanlar anlamında), yabancıların hitap ettiği şekliyle niam-niam’dan gelir. Daha sonra Batılılar tarafından da kabul edilen bu sözcük büyük yiyiciler anlamındadır. Böylece sözde insan-yeme eğilimini ifade eder. Günümüzde küçük düşürücü bir kelime olarak kabul edilir.

Yazının devamı »

Endgame

10 Temmuz 2009

Derrick Jensen‘in Endgame adlı kitabını yaklaşık üç sene önce okuma fırsatım oldu. O zamanlar – ve hâlâ – “Keşke Türkçe’ye çevrilmiş olsaydı.” dediğim kitapların ya zaten çevrildiğini fark edip sevinirdim ya da bir süre sonra çevrilirler ve yine sevinirdim. Ancak bu kitap hâlâ çevrilmiş değil. Sadece kitabın internet sayfasında kitabın başındaki “önermelerin” Türkçe’ye çevrildiğini fark ettim. Bu yazıyı da o nedenle yazıyorum.

Endgame iki kitaptan oluşuyor. İlk kitap, The Problem of Civilization (Uygarlığın Sorunu), uygarlığın neden sürdürülemez olduğunu ele alırken; ikinci kitap, Resistance (Direniş), uygarlığa ve çöküşe ilişkin taktik ve stratejileri tartışıyor. Derrick Jensen, pek çok kişinin kendine dahi söylemekten çekindiği şeyleri kitapta açık ve sarsıcı bir şekilde dile getiriyor. Kitabın başında yer alan önermeler Türkçe olarak şuradan okunabilir.

Kendi akıl sağlığımızı boşa harcamayı becermiş ve özgür olmanın nasıl hissettirdiğini unutmuş olan çoğumuzun, gerçek dünyada yaşamanın nasıl olduğuna dair bir fikri yoktur. Som balığı yumurtalarını görmek göz yaşlarına boğulmama neden olur. Balıklarla dolup taşan bir nehri hiçbir zaman görmedim. Tek bir kuş sürüsüyle günlerce kaplanan bir gökyüzünü hiçbir zaman görmedim. (Yine de sürekli olarak kirli hava nedenyle kararmış gökyüzleri gördüm.) Özgürlükle olduğu gibi, dünyanın sıradışı güzelliği ve doğurganlığıyla da aynı: Hiç bilmediğiniz bir şeyi sevmek zordur. Kendinizi daha önce var olduğuna inanamadığınız bir şey için mücadele etmeye ikna etmek zordur. — Endgame kitabından…

Kilit Altındaki Besin

21 Haziran 2009

Besin, yani yemek, tüm ihtiyaçların temelini oluşturmaktadır – tabiki su ve hava ile birlikte. Bu yüzden pek çok sosyal konuyla ilişkilidir (Bkz. Kültürün Yemeği). Besinin kontrolü her şeyin kontrolünü elinde tutacaktır. Daniel Quinn‘in ortaya koyduğu en önemli gözlemlerden biri ise uygarlığın besini kilit altına aldığıdır. Besinin kilit altına alınması, uygarlığın insanlık üzerindeki kontrolünü sürdürdüğü en güç yollardan biridir.

Peki besin nasıl kilit altına alınır? Mem – genin kültürel karşılığı olarak… Yemek memleri tüm bu süreci kolayca işleme koyarlar. Bu memler, Kültürün Yemeği yazısında bahsettiğim şekliyle besini yemek-olan ve yemek-olmayan olarak tanımlarlar. Bu tanımlamalar kültürden kültüre çeşitlilik gösterse de, uygarlık bunu çok daha kuvvetli ve etkili bir şekilde sürdürür.

“Yemek yalnızca insanın yetiştirdikleridir.” Bu ifade ile doğrudan karşılaşmıyor olabiliriz. Ancak hayatımızın belli alanlarında – özellikle beslenme ile ilgili – bunun etkisi ve kısıtlamalarını hissetmekteyiz. Her şeyin besin olduğunu bilsek de, neyin yenebilir veya yenilmez olduğunun bilgisi bizi pek çok yerde kısıtlar. Öyleyse uygarlığın besini kilit altına almak için kullandığı yöntem bu bilgiyi bizim ellerimizden almak ve bu bilgiyi belirli bir kesimin kontrolüne vermektir. Uygarlık bu şekilde besini kilit altına alarak bizi besin elde etmek için kendi süreçlerine katılmaya, bunları sürdürmeye ve yaymaya zorlar. Böylece dünyaya rastgele dağılmış olan besini serbestçe elde etmek yerine, tarlada ya da başka işlerde uzun saatlerce çalışmak veya besini/yemeği satın almak zorunda bırakılırız.

Bu bilgi – neyin yenebilir olduğunun veya olmadığının bilgisi – besinin kilitlerini kırmak için önemlidir. Etrafımız mevcut kültürümüzün “yemek-olan” olarak tanımlamadığı ancak yenebilen besinlerle doludur. Eğer bu bilgiye yeniden ulaşırsak belki de kilitlerimizi kırmaya başlayabilir ve yemek-olanı tekrardan tanımlayabiliriz. Bir sonraki öğüne kadar bunu bir düşünün.

Serhat Elfun Demirkol

Hediyeler ve Öyküler

29 Mayıs 2009

Utah Üniversitesi’nde bir antropolog olan Pauline Wiessner ile yapılan bir röportaj ile karşılaştım. Pauline Wiessner, röportajda, !Kungların mesafe ve zaman karşısında sosyal ilişkilerini nasıl sürdürdüklerinden bahsediyor: Hediyeler ve öyküler, !Kungların hayatta kalmaları için hayati öneme sahip.

Hediyeler, ilişkinin canlı ve iyi durumda olduğunu, ve hediyeleşen kişilere ihtiyaç zamanlarında birbirlerine başvurabileceklerini belirten bir çeşit sözleşmeye sahip olduklarını hatırlatır. Kalahari çölünde insanlar ortada bir badire yokken bile birbirlerine hediyeler gönderir. Eğer hediyeler gönderilmezse, bu, ilişkinin kötü durumda olduğu anlamına gelir. !Kunglar sosyal ilişkilerinin zor zamanları atlatmaları için ne kadar hayati olduğunu biliyorlar.

Bushmanlar, uzaktaki kimselere duydukları hislerini canlı tutmak için öykücülüğü (öykü anlatma sanatını) kullanırlar. Sevdikleri hakkında konuşarak/öyküler anlatarak, ne kadar uzakta olsalar da !Kunglar onları akıllarında tutar ve ilişkilerinin devamını sağlarlar.

Kötü zamanlarda – kuraklık, seller, açlık – !Kunglar sevdikleri hakkında öyküler anlatır, onları ne kadar özlediklerinden bahsederler. Sevdiklerinin her zaman akıllarında ve kalplerinde olduklarını söyledikleri hediyelerini hazırlar ve ziyaret için yola çıkarlar. !Kung insanları yılın hemen hemen üç ayını hediyeleştikleri kişileri bu şekilde ziyaret ederek geçirir. Hediyeleşme, öykücülük ve ziyaretler ilişkileri sürdürmede en başarılı yollardan biri olmuştur. Bunlar, !Kung insanlarının dünyanın en zorlu bölgelerinden biri olan Kalahari çölünde hayatlarını devam ettirmek için sahip oldukları kanıtlanmış bir yöntemdir.

Pauline Wiessner’in !Kung insanlarının sahip olduğu bu davranışın günümüzde modern insandaki karşılığı olarak Facebook örneğini göstermesi ilginç.

Serhat Elfun Demirkol

Life After People

20 Ağustos 2008

Welcome to Earth, Population: 0

Dünyadaki tüm insanlar bir anda yok olsa, dünyanın geleceği nasıl olurdu? Şehirler, binalar, köprüler, barajlar, terkedilmiş gökdelenler, sanayi atıkları, arabalar; kısacası insanların elinden çıkmış olan ne varsa, insansız bir dünyada yıllar sonra ne olur? Bitki örtüsü, doğal yaşam, hayvanlar ve diğer canlıları insansız bir dünyada neler bekliyor?

Life after People işte bu sorulara cevap arıyor. Aynı zamanda yaşadığımız kültürün kalıntılarının ne denli hızlı bir şekilde yok olabileceğini, kırılganlığını, ifade ediyor. Kibirli insanoğlunun asla hayal etmek istemediği türden bir senaryo…

İsmail‘in dediği gibi: ”Dünya insanoğlu için yaratılmadı.” Pekala biz olmadan da hayat devam edebilir…

Kültürün Yemeği

18 Nisan 2008

İki gün önce bahçede güllerin dibindeki otları temizleyip, toprağı çapalamak ile uğraşıyordum – Evet farkındayım, hiç de doğal değil. Ama iş annemin gülleri olunca, kendisine toprağın işlenmesinden bahsetmek pek sağlıklı sayılmaz. Toprak o kadar kalabalıktı ki, çapayı her vuruşumda içerisinden solucanlar, örümcekler, larvalar, karıncalar vs. fışkırıyordu. Toprağın üzerindeki otları yolarken hepsi toprağın içerisinden çıkıp bir tarafa doğru kaçışıyorlardı. Bu arada yemek vakti yakın…

Yabani pırasa, kaz ayağı, taze nane, ve defne yaprağı ile pişirilmiş bir gün önce tutulan balıklardan oluşan yemeğimden önce, aparatif olarak bir kaç solucan atıştırdım. Nasıl bir şey olduğunu merak ediyorsanız, bana tereyağlı makarna gibi geldi. Tereyağlı, soğuk, çubuk makarna gibi midenize doğru kayar…

Yazının devamı »