Bir İktidar Teorisi – Bölüm 8

İlk kez Bölüm 3′te sorulan soruyu hatırlayalım: temel teşkil eden genetik ve memetik iktidar-ilişkilerimizin farkındalığını elde edersek, bireyselliğimiz ne olacaktır? Yalnızca iktidar-bileşiklerinin taşıyıcılığını mı yaparız? Özgür iradeye ve bireysel özdeşliğe sahip miyiz, ya da genlerimiz ve memlerimizin çoğalmak için bizleri kullandıkları bir yapıdan başka bir şey değil miyiz? Rasyonalite ve ego arasındaki çatışmayı ortadan kaldırabilir miyiz?

Susan Blackmore, The Meme Machine kitabında, kültürümüzün tebaası olarak kaderimizi kabul etmeyi savunur. Fakat önceden de söz edildiği gibi, denetimsiz kalmış kültürümüz eninde sonunda ya insanlığın ya da çevrenin sınırlamalarını ihlal edecektir. İnsanlığın sonuna, Dünya’daki yaşamın sonuna, ya da her ikisine birden götüren bu tarz bir yaklaşımı reddetmeliyiz. Teknoloji de insanlığın mutlak özünü tehdit eder. Genetik mühendisliği ve nanoteknoloji bireyin mutlak özünü yok ederek, bilinci bireyden gruba kaydırabilir. Francis Fukuyama tam da böyle bir olasığın uyarısında bulunur, fakat “ilerleme insanlığın son bulmasına hizmet etmediği sürece kendimizi kaçınılmaz teknolojik ilerlemenin köleleri olarak kabul etmemeliyiz.” ifadesini kullanır. İleriye doğru bir yol vardır; birbirimizle, Dünya ile ve iktidar ile mantıklı, tatmin edici bir ilişkiye götürecek bir yol. Böyle bir yol iki öncelikli kavramı iyice anlamamızı gerektirir – biz kimiz, ve hangi vizyon için çalışmak istiyoruz.

Yazının devamı »

Bir İktidar Teorisi – Bölüm 7

Eskilerin “bilgi güçtür” deyimi pek çok kişinin düşündüğünden çok daha doğru görünür. Teknoloji tam olarak tekniklerin ve süreçlerin bilgisine indirgenebilir. İyi veya kötünün antropomorfik niteliklerine sahip olmadan, bilginin kendisini canlı olarak düşünmemeliyiz. Fakat teknolojinin uygulanması, canlandırılması kullanıcıları için dahili ve harici iktidar-ilişkileri yaratır. Tarımı tekrar ele alırsak, bu teknoloji; çoğu kez gözetilmemiş ve gönülsüz olan kullanıcılarından talepte bulunan net bir iktidar-ilişkileri örneğidir. Tarımcılar, tarımın tenik-bilgisinin istihdamlarında belirli sembolik yapılar, bütünüyle yeni iktidar-ilişkileri kullanmak zorundadırlar. Bu yeni iktidar-ilişkileri teknolojinin gizli taleplerini ifade eder. Tarım, üretim yapılarını yaratmak ve savunmak için mülkiyete, yerleşik nüfuslara, hiyerarşik devlete ve sosyal katmanlaşmaya gerek duydu. Tarım tehlikeli biçimde kendisinin devam etmesine gerek duyan nüfus yoğunluklarını destekledi. Birçok çevre koşulunda yaşayan insanlar tarımı terkedemezlerdi. Çoğu ekosistem, eğer nüfus avcı-toplayıcı üretim tarzına geri dönerse yalnızca daha düşük nüfus yoğunluklarını destekleyebilirdi. Bu yüzden, tarım teknolojisini özünde “kötü” olarak tanımlamamalıyız. Fakat tüm teknolojier gibi o da kullanıcıları üzerinde güçlü, beklenmedik ve çoğu kez geri döndürülemez etkilere sahip olmuştur.

Yazının devamı »

Bir İktidar Teorisi – Bölüm 6

Şimdiye kadar hayatlarımızdaki iktidar-ilişkilerinin iki farklı bağlantı noktasını göz önünde bulundurmuştuk: gen ve mem. Genetik evrim milyonlarca yıllık sürede meydana gelirken, kültürel evrimin ilerleyişi kuvvetlendirme ile birlikte üssel olarak hızlanmıştı. Pleistosende tüm bir kuşak boyunca sürebilen yeni memlerin gelişimi, şimdi bir yılda, bir günde ya da daha kısa sürede ortaya çıkabilir. Kültürümüzün artan faaliyet alanı ve bu alanların birbiriyle bağlanabilirliği memetik yapılarda şaşırtıcı gelişmelerle sonuçlandı. Özellikle, memetik ilerleme dikkate değer iki kültürel yapıyı mümkün kıldı: pazar ve devlet. Bu kurumlar sebebiyle insan toplumu basit kabilelerden küresel imparatorluklara doğru değişti.

Pazar, kapasite ve arzuyu birleştirerek bilgiyi işleyen memetik bir varlık görevi görür. Mem-güdülü tüm insan aktivitesi, her birinin arzu edilen girdilerini ve olası çıktılarını tamamlayıcı bir uygunlukla birleştirerek organize etme yeteneğine sahiptir. Pazar, mükellef hediyeler aracılığıyla artı değer ve özel ilgi alanlarının değiş tokuş edildiği gruplar arası ziyafetlerden, sayısız ürünün küresel üretimini, nakliyesini ve tüketimini denetlemek için değer kullanan bilgisayarların aracılık ettiği değiş tokuşlara evrilmiştir.

Yazının devamı »

Bir İktidar Teorisi – Bölüm 1 – 2

Çoğu kez dünyanın yapısını merak etmişimdir. Eylemlerimizi ve arzularımızı ne yönlendirir? Neden modeller tarihin her aşamasında kendilerini tekrarlıyor gözükürler? Neden fakirler zenginlerden sayıca fazladır? Bazı kozmik talimat kitapçıklarında dünya için tasarlanmış planlar bulabilir miyim – eğer bulamazsam, hangi güçler onun gelişim yönünü tanımlamışlardır? Basitçe etrafımdaki dünyaya yüzeysel olarak bakmak, hiçbir zaman tatmin edici cevaplar sağlamadı. Kendimi ve çevremi anlama arzumdan kaynaklı olarak, sözde gerçekliğin dokusunu anlamaya çabalamıştım, mikroskopikten evrensele – nasıl ve neden bu şekilde işliyor. Süreçte, algı ve gerçeklik arasındaki farkı anlamaya başlamıştım. Fark ettim ki; gerçeklik bir algı”dır”, tıpkı her şeyde olduğu gibi. İrrasyonel varsayım, “olma”nın kutsallığına duyulan inanç, gerçekliğimizi maskeleyen temel gibi görünüyor.

Binlerce yıl boyunca, birçok dinin mistikleri ve bilgeleri gerçekliğin bu izlenimini sorgulamışlardı. Gerçekliği “Maya”, bir illüzyon olarak adlandırırlar. Budistler, Hristiyan Gnostikler veya Sufi Müslümanlar için aydınlanmaya giden yol, kişinin bu illüzyon boyunca görmesini gerektirir. Bilimsel topluluk bu belirsizliği reddetti ve gerçekliğin karşı tanımlamasını sundular. Galileo ve Newton’un örneklerini izleyerek, bilim insanları dünyayı “nesnel olarak” tanımladılar – yeterince yakından bakarsan, ve somut bir yapı, mutlak bir derin-gerçeklik ortaya çıkıyor dediler. Bununla beraber, 20. yüzyılda kuantum mekaniği, antropoloji ve psikoloji alanındaki gelişmeler bilim ve mistisizmin uygunluğunu desteklemeye başladı – her iki görüşün de doğru, ve hatta birbirinden ayrılamaz göründüklerini öne sürerler.

Yazının devamı »

TÜBİTAK populer bilim kitaplarında yayınlanan Bilim ve İktidar adlı kitaptan bazı notlar:

Dünyanın tüm bölgelerinde uygarlığa geçiş, işbölümünün kast sistemlerinin ve toplumsal eşitsizliğin belirlenmesiyle eş anlı olarak gerçekleşti. Mısır’daki piramitler ya da Çin Seddi için kölelerin çalıştırılması zorunluydu. Şiddet uygarlığın ayrılmaz bir parçası olageldi – Ilya Prigogine (Önsöz)…

Yazının devamı »

Pierre Clastres

Son yirmi yıl boyunca, etnoloji parlak bir gelişme gösterdi; bu sayede ilkel toplumlar, kaderlerinden (yok olmaktan) değilse bile, en azından, çok eski bir egzotizm geleneğinin, Batı düşüncesinde ve imgeleminde onları mahkum ettiği sürgünden kurtuldular. Avrupa uygarlığının bütün diğer toplum sistemlerinden mutlak biçimde üstün olduğu konusundaki safça inanç yerini yavaş yavaş, emperyalistçe bir tutumla bir değerler hiyerarşisi öne sürmekten vazgeçerek ve artık ilkel toplumları yargılamaktan kaçınarak, sosyo-kültürel farklılıkların birarada bulunabileceğini kabul eden bir kültürel rölativizme bıraktı. Bir başka deyişle, artık ilkel toplumlara, az çok aydınlanmış, az çok hümanist amatörün meraklı ya da oyalanmacı bakışıyla bakılmıyor; ilkel toplumlar bir ölçüde ciddiye alınıyor. Sorun bu ciddiye almanın nereye kadar gittiğini bilmektir.

İlkel toplumdan tam olarak ne anlaşılıyor? Sorunun yanıtını, bu toplumların özgül varlığını belirlemek isteyen, bunları indirgenemez toplumsal oluşumlar haline getiren şeyi saptamak isteyen en klasik antropolojide bulabiliriz: İlkel toplumlar devletsiz toplumlardır, bünyesinde ayrı politik iktidar organı bulunmayan toplumlardır. Toplumları ilk önce devletin varlığına ya da yokluğuna göre sınıflandırabiliriz; bunun sonucunda toplumlar iki gruba ayrılırlar: Devletsiz toplumlar ve devletli toplumlar; ilkel toplumlar ve diğerleri. Bu kuşkusuz bütün devletli toplumların birbiriyle aynı olduğu anlamına gelmez: Devletin çeşitli tarihsel biçimleri tek bir tipe indirgenemez ve arkaik despotik devleti, liberal burjuva devleti ya da faşist ya da komünist totaliter devleti birbiriyle karıştırmak maruz görülemez. O halde, özellikle totaliter devletin radikal yeniliğini ve özgüllüğünü anlamayı önleyecek olan bu karıştırmadan kaçınmaya dikkat ederek, ortak bir özelliğin devletli toplumları blok halinde ilkel toplumlarla karşı karşıya getirdiği fikri savunulacak. Devletli toplumların hepsi, diğerlerinde görülmeyen bu bölünme boyutunu taşırlar, bütün devletli toplumlar kendi varlıklarında hükmedenler ve hükmedilenler şeklinde bölünmüşlerdir, oysa devletsiz toplumlar bu bölünmeden habersizdirler: ilkel toplumları devletsiz toplumlar olarak tanımlamak, bunların kendi varlıklarında homojen olduklarını, çünkü bölünmemiş olduklarını söylemektir. Bu toplumların etnolojik tanımı da bu özelliklerine dayanır: Bu toplumlarda ayrı iktidar organı yoktur, iktidar toplumdan ayrılmış değildir.

Yazının devamı »