Kopenhag: Çevreci İntihar

13 Aralık 2009

Yeryüzündeki tüm haksızlıkların odağı, en çok ezilene, yani doğaya yapılan haksızlıktır. Bu haksızlığı ortadan kaldırmadan ne iklimi korumak, ne açlıkla mücadele etmek, ne de bir canlıyı kurtarmak mümkün olabilir. Hak parçalanmaz, bütündür.

Güven Eken

4178686146_05fe892c52

Bir kış sabahı, Fas’ta, Atlas Okyanusu kıyısındayım. Denizden karaya doğru yürüyorum. Adımladığım yolda tek bir bitki yok. Her yer kum.

Derken, gözüme yeşil bir leke ilişiyor. Bir kum bitkisi. Karadaki hayatın ilk izi. Kumun içinden fışkıran deniz şebboyu, etli yaprakları ile bu tuzlu ve kuru dünyada yaşama tutunuyor. Başımı yerden kaldırıp ileri baktığımda önce şebboyların sıklaştığını, sonra aralarına başka bitkilerin karıştığını ve en arkada boylu çalıların uzandığını görüyorum. Ayağımın ucundaki küçük kum bitkisinin toprağı geliştirmesiyle, zaman içinde bulunduğum noktada da başka bitkiler ve sonra boylu çalılar yeşerecek, biliyorum.

O kum bitkisi ile karşılaştığım anda, dünyanın başka bir noktasında, Kopenhag’da 15 bin insan “dünyayı kurtarmak” niyetiyle bir araya geliyor. Amaçları, dünyanın ısınmasını iki derecede tutarak atmosferdeki karbondioksit “CO2” oranını 1990’ların altında düşürmek. Bu hedefe ulaşabilmek için, yenilenebilir enerji gibi teknolojileri yaygınlaştırmak. Böylece, dünyanın daha fazla ısınmasına engel olmak.

Yazının devamı »

Kelimeler Zindanı

7 Ağustos 2009

Bu macera biz altı yaşlarındayken başlar. Sokak gider, sıra gelir. Top oynamak biter, yazı gelir. A, B,C, alfabenin 29 harfi. Derken heceler, kelimeler. Cümleler. Ne olursa bundan sonra olur. Öğrenilen her cümle ve içindeki her bilgi yavaş yavaş içimize işler. Her biri, doğamızdan bir parça götürür.

Altı yaşından üniversiteden mezun olana kadar hiçbir şey üretemeyiz. Sabah sekiz, akşam beş. Hep aynı hareket. Sonuç: Sıraya yapışmış bir beden. Rekabete yenik düşmüş bir vicdan. Bilgi çöplüğüne dönmüş bir akıl.

Doğanın yarattığı bir varlık bundan daha fazla doğasından arındırılmış ve yok etmeye hazır olabilir mi? Beden ve vicdanın tecrit edilmesiyle kontrolsüz kalan akıl, artık her duyduğuna ve okuduğuna inanabilir. Beden süslenmesi gereken bir eşyadır, vicdan ise eski zamanların meselesidir. Asıl olan, akıl gücüyle kazanılması gereken paradır.

Yazının devamı »

Doğa Benim

31 Temmuz 2009

Mogan Gölü Sığırcıklar

Uzunca bir yolculuğun son günlerindeyim.

Bir süredir bir arkadaşımla Anadolu’nun farklı noktalarındayız. Her bir noktadan bir tohum alıp bir ötekine, sonra belki bir öncekini iki sonrakine, üç önce aldığımız heyecanı, daha sonra gelen bir başka adrese taşıyoruz.

Kuş gibi, böcek gibi, keçi gibi. Muhtemeldir. Bu zamanın yörüğü gibi. Tohum taşıyoruz.

Artık kimliklerimiz hükmünü yitirdi. Yaşlı ardıcın kökünde ateş yaktık. Kütüğümüz yandı bitti kül oldu.

Bu günlerde etrafı çevrili arsalara benzemiyoruz. Onun yerine, dere gibiyiz.

Yaban toprağın üzerindeyiz.

Bakın! Karyola sürgünündeki köklerimiz, toprağı görünce nasıl da sürmeye başladı. Dibe, derine, hep daha derine. Bir gün göğe sürmek için. Dibe, derine, daha derine. Sığlaşan dünyanın yüzündeki teferruatı terk ettik. Günü geldiğinde yaprak ve sonra meyve verebilmek için. Dibe, derine iniyoruz. Yoldayız, iki durup üç kalkıyoruz.

Yazının devamı »

Çeşitliliğe Saygı

3 Temmuz 2009

Bu bahar topraktaki cümbüşü gördün mü? Dünyanın teninden fışkıran yeşili, moru, sarıyı, beyazı, kırmızıyı?

Görmediysen dur, bak ve seyret. Bahar sen varken bir daha gelmeyebilir. Oysa bahar, yazılmış yazılmamış kitapların en güzelidir. İnsanlık için en iyi haber, en güzel şarkı, en gerçek rüyadır.

Birgün okuyanı, duyanı, söyleyeni ve göreni kalmazsa, o gün artık bahar hiç gelmeyebilir. İşte o zaman vay halimize! Öyleyse bugün cümbüşe katılmanın tam zamanı.

Düğünçiçekleri, ballıbabalar, sütleğenler, papatyalar, yeni süren devedikenleri ve daha nicesi. Birbirilerine nasıl da sarılmışlar. Her biri ötekine ne kadar da cömert, art niyetsiz, çıplak.

Hiçbirinin büyük sözü, gizli beklentisi yok. Tevazusuna dahi kibir bulaşmış insanın kederinden eser yok. Doğruyu ben görürüm, ben bilirim iddiası yok.

Toprakta kök salmak, yaprak vermek, çiçek açmak ve karşılıksız destek olmak var. İyilik yapıp da denize atmanın verdiği derin huzur var. Böyle bir huzurun yerini hangi zafer doldurabilir ki?

Gerçeği biz biliyoruz diyoruz.

Yanılıyoruz dostlarım, yanılıyoruz.

Alim kitapta yazanı anlatır, cahil alın yazısını. Senin gerçek dediğin hangisi?

Biz zenginiz, onlar fakir. Şu kapıyı arala da bak arkasına. Muhabbet hangi sofrada?

Güç dediğin ne bir tek sende, ne de bende olsun. Gücün özü bala benzer. Biraz çiçekte, biraz arıda.

Akıl dediğin nasıl sığar bir insanın yazdığı kitaba? Aklın doğrusu aş gibidir. Biraz toprak, biraz çiftçi, biraz da aşçıda.

Yanılıyoruz dostlarım, yanılıyoruz.

Bölerek, bölünerek değil, ancak tek vücut olursak ayakta kalabiliriz ve ancak çeşitliliğe saygımız varsa tek vücut olabiliriz.

Sen papatya, ben ballıbaba, öteki diken. Ne çıkar hep birlikte bahar olduktan sonra? Kökün dibi veya dalın en ucu. Ne fark eder aramızdaki gövde bizi bir ağaç yapıyorsa?

Elmanın hamına ekşi, olmuşuna kof diyorsun. Neden içindeki çekirdeği görmüyorsun? O çekirdeği bul ve yeşert ki, senin de bir bahçen olsun.

Bahar cümbüşünden geldik, yine ona dönüyoruz. Her bir rengi ne kadar sayıyorsak, işte o kadar yaşıyoruz.

Çeşitliliğe saygı!

Güven Eken
Doğa Derneği

Mucizeler Kesiti – 2

9 Nisan 2009

Anadolu! Lime lime ederlerken etini kemiğini, sahte raporlar yazıp satarlarken kuş cennetlerini, sesim yine yetişmiyor, yine senden uzaktayım. Senin bu eşsiz güzelliğini bilmesem, böylesine sevebilir miydim hiç seni? Gerçekten sevebilmek için, bilmek ve asla unutmamak gerekiyor. Öyleyse yetişin ermiş alıç ağaçları, yetişin bilge Hikmet’ler imdadıma. Ateşli bir sohbete dalıp, gerçekten daha gerçek bir hayal yaşatın bana.

- Karadeniz’in ardında uzanan dağların güney yüzüne ulaştığımda, ormanlar çok daha kuru ve seyrekti. Önce etrafta kayınlar olsa da kısa sürede hepten seyrelip kayboldular. Onların yerini meşeler, karaçamlar ve sarıçamlar almaya başladı. Sizin, dağın başında tek başınıza kalmadan önce yaşadığınız ormanlara benziyordu yani bunlar. Ancak daha sonra hiç anlayamadığım bir şey daha oldu.

- Nedir o?

Yazının devamı »

Mucizeler Kesiti – 1

21 Aralık 2008

Gurbet acısını yaşamayan bilmez. Öyle birkaç haftalığına evden uzakta kalmaya benzemez, dönüşü bilinmeyen gurbet. An gelir, kemiklerine işler adamın bu acı. Sırf dokunabilmek için Anadolu’nun bir karış toprağına ve el etek sürebilmek için ana ocağına, bütün dünyayı yakabileceğini düşünmeye başlarsın. Ağacından kuşuna, insanından şehrine, tarlasından ormanına kadar etrafındaki her şeyin yabancı geldiği o çıkmaz anda, içindeki acı saklanamaz olur artık. Ben buralı değilim demek istersin gördüğün her şeye. Ben oralıyım, ben Anadoluluyum, burası gurbettir bana.

İşte böyle çıkmaz anlarda, sadık dostlarım Hikmet Birand ve alıç ağacı yetişir imdadıma. Anadolu doğası hakkında ateşli bir sohbete dalıp, gerçekten daha gerçek bir hayal yaşatırlar bana.

Yazının devamı »