Mekânın Hikâyeleri

3 Nisan 2010

Şu anda yazılanları okurken ne duyuyorsunuz? Muhtemelen yazdıklarımı içinizden okuyorsunuz – ya da mırıldanarak. Yine de tek başlarına anlamsız görünen bu işaretler siz üzerinde gözlerinizi gezdirirken kafanızın içinde bir yerlerde yankılanıyor ve benim size anlatıyor olduklarımı dinliyorsunuz. Bu işaretlere dökebildiğim kadarıyla anlatımımdaki duyuguyu da belki yakalayabiliyorsunuz. Karşınızda dikilip tüm bunları konuşuyor olsaydık büyük olasılıkla duruşumun, ses tonumun, bedenimin ortaya koyduğu tüm işaretleri ve izleri takip edebilecektiniz. Tıpkı tüm varlıkların sahip olduğu izler gibi benim varlığımın izleri de sizlere şu an farkında olmadığımız bir dünyanın hikâyesini anlatır durur. Görürüz, görülürüz, duyarız, duyuluruz, hissederiz, hissediliriz…

Yazının devamı »

Bir İktidar Teorisi – Bölüm 4

Sembolik düşünce – belirli bir biçimde yeni soyut betimlemeler ve mecazlar yaratma yeteneği – insanları diğer türlerden ayırır. Sembol, memlerin alt sınıfına aittir – bir nesnenin veya kuvvetin soyut bir betimlemesi olarak tanımlanır. İnsanın sembollerle çalışma yeteneğini ortaya çıkaran genetik gelişmeler, dilin, yazının ve dinin gelişimine neden oldu. Primatlar (ve diğer bazı hayvanlar) sembolleri tanımlayabildikleri farklı yeteneklere sahiptir. Koko gibi goriller, varolan sembolleri basit şekillerde birleştirmiş ve uygulamışlardır. Ancak, yeni semboller icat etme, yeni betimlemeler ve bağlantılar yaratma yeteneği, genlerimiz ve memlerimizin simbiyotik gelişiminin en büyük başarısı olduğu kadar eşsiz bir insan özelliği olarak kalır. Sembole hakim olma, insanları ve insan toplumunu benzersiz kılar.

Yazının devamı »

Dil: Kökeni ve Anlamı

13 Şubat 2007

[John Zerzan'ın Gelecekteki İlkel kitabından alıntıdır.]

Tarih öncesi insanlığı mahrumiyet ve hayvanilikten ibaret bir varoluş olarak tanımlayan egemen kavrayışın, yakın dönemlerdeki antropolojik çalışmalarla (örneğin Sahlins ve R.B. Lee) neredeyse tümüyle geçersiz hale getirildiğini daha önce belirtmiştik. Bu çalışmaların kaynaklık ettiği yeni yorumlar hızla yaygınlaşırken, insanlığın bu uzun dönemini bir bütünlük ve zarafet çağı olarak değerlendiren anlayışın da aynı hızla güçlenmekte olduğu anlaşılıyor. Bu zarafet çağına taban tabana zıt niteliklerle karakterize edilen bugünkü yaşamımız, bizi tür olarak bütünlük içinde yaşadığımız bir yaşamdan koparan bu diyalektiğin tersine çevrilmesini zorunlu kılan bir mecrada geçiyor.

Henüz doğadan soyutlanmadığımız o uzun çağdaki cıvıl cıvıl yaşantımız, içinde kıvrandığımız bugünkü çöküntü ve yabancılaşma düzeyi ile asla kıyaslanamayacak bir algı ve ilişki tarzını içermiş olmalıdır. Doğadaki her tür varlıkla kurulan iletişim, bir zamanlar hepimizin yüreğinde bulunan sayılmamış, isimlendirilmemiş duyguları ve zevk çeşitliliğini yansıtan mükemmel bir duygu oyunu olmalı.

Yazının devamı »