Yazı , , ,
Bir yorum yaz

Endüstriyel Evcilleşme

Leopold Roc

Modern Egemenliğin Kökenleri Olarak Endüstri

Eğer bilim sermayenin hizmeti için çalışıyorsa, inatçı işçilerin uysallığı temin edilmelidir”. -Andrew Ure, Philosophie des Manufactures, 1835″ Geçmişte, herhangi birine bir esnaf, bir işçi deniliyorsa, bir arbedeyi göze alırdı. Bugün, onlara işçilerin durumu en iyisidir dendiğinde, işçiler işçi olmakta ısrar ederler ” -M. Mav. 1948Yaygın olarak 1750 ve 1850 yılları arasındaki periyot olarak tanımlanan Endüstriyel devrim terimi, politik devrim hakkındaki yalanla simetrik olarak saf bir burjuva yalanıdır. Bu negatifi içermez ve yegane bir şekilde tarihin teknolojik ilerlemenin tarihi olarak görülmesinden gelir. Burada düşman, yöneticilerin ve hiyerarşinin varlığının kaçınılmaz teknik zorunluluklar olarak meşrulaştırarak ve pozitif ve sosyal olarak nötr olan bir yasa olarak düşünülen ilerlemenin mekanik fikrini empoze ederek ikili bir darbe indirmekle alakalıdır. Bu materyalizme dinsel olarak önem verilmesi ve maddenin idealleştirilmesidir. Böyle bir yalan açıkça, onlara karşı uzun süredir devam eden bir yıkım içerisinde olan fakirlere karşı yöneltilmiştir.

Bunu çürütmek için, gerçeklere uzanmak yeterlidir. Fabrikalarda geliştirilmesine izin verilen çoğu teknolojik icatlar evvelce keşfedilmiş fakat kullanılmamıştır. Bunların yaygın uygulaması mekanik bir netice değildi. Fakat egemen sınıflar tarafından yapılmış olan tarihi olarak zamanlaması yapılmış bir tercihten kaynaklanmıştır. Ve bu tercih, sosyal evcilleşmenin bir stratejisi olduğu kadar tamamen teknik olarak verimli çalışmaya olan (çoğu kez şüpheli olan) ilgiye bir cevap değildi. Sahte endüstriyel devrim, bu yüzden sosyal karşı devrimin bir projesi olmaya doğru dönüştürüldü. Sadece tek bir tip ilerleme vardır: uzaklaşmanın ilerlemesi.

Önceden beri var olan sistem altında, fakirler hala yapmaya mecbur bırakıldıkları işteki hatırı sayılır orandaki bağımsızlıklarından memnundular. Bu çalışmanın egemen biçimi evde yapılan işlerdir: kapitalistler aletleri işçilere kiralıyor, ham madde sağlıyor ve sonra çok ucuza bitirilmiş ürünleri satın alıyorlardı. İşçiler için, sömürü sadece doğrudan kontrolleri olmadığı alım-satım anındaydı.

Fakirler, dikkate değer bir karar verme güçlerinin olduğu işlerini bir “sanat” olarak düşünebiliyorlardı. Ama bilhassa, onlar halen kendi zamanlarının patronuydular: evde çalışıyorlardı ve istedikleri zaman işi bırakabiliyorlardı: iş saatleri hesaplamadan muaftı. Ve, ev işleri tarımsal aktivitelerden çoğu kez daha fazlasını kapsadığından beri, hem çeşitlilik hem de düzensizlik işlerini karakterize ederdi.

Endüstriyel aktivitede meydana gelen dalgalanmalarla ticaretin uyumlu büyümesi birbirine zıttır. Bu yüzden fakir hala, kalıcı olarak yerine getirdikleri hatırı sayılır manivela gücüne egemendiler. Ham maddelerin yeniden gönderilmesi yaygın bir uygulamaydı ve paralel bir pazarı beslerdi. Bilhassa, evde çalışanlar işverenlerine baskı yapabiliyorlardı: dokuma tezgahlarının sık sık yok edilmesi “ayaklanma sayesinde kolektif iş anlaşmasının” bir aracıydı (Hobshawn). “Dolarları bulun yoksa her şeyi parçalayacağız.”

Hapishanelerden Sonra Biçimlendirilen Fabrikalar
Bu, Burjuvazinin kendisini üretimin krallığını doğrudan kontrol etmeye mecbur olduğunu hissettiği fakirin tehdit eden bağımsızlığını bastırmak için yapıldı. Bu, o nedenle, fabrikaların yayılmasına olan nedendir. “Bu tamamen tembel olan, ve kamuyu yanlışlayan fakat zamanın yarısını çalışanlardan fazlası değildi.,” Ashton’un 1725’te çoktan yazmış olduğu gibi. Askeri sanatlar endüstriye uygulandı ve fabrikalar harfi harfine aslında aynı zamanda kendi görünüşünü de yapmış olan hapishanelerden örnek alınmıştır.

Çok geniş bir şekilde çevrelenmiş bir duvar, işçiyi çalışmanın haricinde olan her şeyle ayırmıştır ve muhafızlar, başlarda kendi en talihli arkadaşlarını ziyaret etmenin doğal olduğunu düşündükleri insanlara geri dönmeleri için atanmıştır. İçerideki, acımasız düzenlemelerin ilk amacı köleleri uygarlaştırmaktır. 1770’te, bir yazar fakiri üretken yapabilmek için yeni bir plan tasavvur etmişti: sakinlerinin günde 14 saat çalışmaya mecbur bırakılacağı ve onların açlık sınırında bir beslenmeye mecbur bırakıldığı Terör Evi. Bu fikir bir sonraki nesildeki kendi zamanında çok uzak değildi. Terör Evine tek kelimeyle fabrika denildi. Fabrikaların ilk olarak yaygın hale geldiği yer İngiltere’dir. Burada, egemen sınıflar kendi içsel anlaşmazlıkların uzun zaman üstesinden geldiler ve bu yüzden ticaret hırsına çekinmeden kendilerine adayabildiler. Fakir tarafından yapılan saldırıyı takip eden baskı, ayrıca endüstriyel karşı devrimin yolunu açtı.

İngiliz fakirlerinin, bu gelişen sosyal mekanizmanın acımasızlığına ilk olarak tabi olmaları ne acı bir yazgıdır. Bu, onların bu yazgıyı tam bir aşağılaşma olarak gördüğünü ve kendi kontları tarafından küçümsenmek olduğunu kabul etmiş olarak yaşamaları anlamına gelir. Leveller’ler zamanında, bu, ücret karşılığı emeklerini satanların “özgür doğan İngilizlerin” tüm haklarından vazgeçmiş oldukları yaygın olarak çoktan biliniyordu. Üretimin başlamasından önce bile, ilk fabrika sahipleri daha önce zar zor işçileri toparlayabiliyorlardı ve çoğu kez onların yerini saptamak için uzun mesafelere yolculuk yapıyorlardı.

Daha sonra, fakirlerin yeni işlerini terk edip bırakmamaları için onları zorlamak kaçınılmaz oldu. Bu, fabrika sahiplerinin kölelerinin fabrikaların bekleme odaları olarak işlev gören ikametgahlarının idaresini ele geçirmelerinin tek sebebidir. Geniş bir endüstriyel yedek ordu, sosyal hayatın bütününün militarizasyonunu meydana getirerek oluşturuldu.
Luddizm fakirin bu yeni düzene yanıtıydı. 19. yüzyılın ilk on yılında, bir hareket isyankar öfkenin ikliminde gelişen makinelerin yıkımına yöneldi. Bu sadece zanaatkarların altın çağının nostaljisinin sorunu değildi. Elbette nicelin ve kitlesel olarak üretilmiş kalitesiz ticari mallarının devrinin gelişi öfkenin başlıca kaynağıdır. 13. yüzyılla 17. yüzyıl arasında Avrupa’da aktif olan çağdaş hareketler, gerçek yaşamda bir Altın Çağı’nı veya bir zarafet durumunu gerçekleştirmeye çalıştılar. Bunlar, dünyevi otoriteyi -kilise ve devleti- Hıristiyan olmayan ve dünya üzerinde Mesih’in 1000 yıllık kuralı olan milenyumun gelişine bir engel olarak gördükleri Mesihsel Hıristiyanlıktan kaynaklarını bulurlar. Taraftarları, ütopyalarına ulaşmak için geniş bir çeşitlilikte taktik kullanarak -bazıları şiddetli- ekonomik, cinseli dinsel ve şehre ait tabular sergilemiştir. (Norman Cohn‘ın, Milenyumun Peşinde adlı heyecan verici ve tam, gene de dönemin muhafazakar bir görüşü olan kitabını okuyun.)

Bundan böyle, bir görevi becermek için süren zaman sonuçların niteliğinden daha önemli hale geldi ve tamamlanmış tüm çalışmanın içeriğinin değer düşümü fakirin genelde kendi varlığını açığa vurmuş olan çalışmanın kendisine saldırmasına yöneltti. Fakat Luddizm tüm anti-kapitalist bir bağımsızlık savaşının üstünde, “yeni toplumun yok edilmesine yönelik bir girişimdir” (Mathias). Bir kitapçıklarında şöyle diyordu, “Tüm soylular ve tiranlar öldürülmelidir.”

Luddizm önde gelen yüzyılların çağdaş hareketinin mirasçısıdır ve kendisini asla evrensel ve birleştirici bir teori olarak tanımlamasa da, radikal olarak tüm politik görüş açılarına ve tüm rasyonalizm taraftarlığına yabancı kaldılar. Aynı periyotta Fransa’da, ipek işçilerinin endüstriyel evcilleştirme işlemine yöneltilmiş olan ayaklanmaları, halen politik yalan tarafından kirletilmiş olmanın karşısında hareket ediyorlardı. “Onların Politik anlayışı sosyal sefaletlerinin kaynakları hakkında kendilerini aldatmıştır ve gerçek amaçlarının farkındalığını çarpıtmıştır,” diye yazıyordu Marx 1844’te. Sloganları şöyleydi: “çalışarak yaşa veya savaşarak öl”.

Endüstriyel Mantığın Empoze Edilmesi

İngiltere’de, yeni oluşan sendika hareketi güçsüz bir şekilde bastırılırken, makineleri parçalamak ölümle cezalandırılıyordu. Luddite’lerin tereddütsüz olumsuzluğu onları sosyal olarak dayanılmaz kılıyordu. Devlet bu tehdide iki biçimde yanıt verdi: modern ve profesyonel bir polis gücü organize etti ve resmi olarak sendikaları tanıdı. Luddizm ilk olarak acımasız baskı yoluyla bozguna uğratıldı ve sonra sendikalar endüstriyel mantığın empoze edilmesinde başarılı olduğu gibi yok oldu. 1920’de, bir İngiliz bir iç rahatlamasıyla “değişimin koşulları üzerinde pazarlık yapmanın değişimin kendisine karşı çıkmanın üstesinden geldiğine” işaret etmiştir. Biraz İlerleme!

Luddite’lerin üzerine yağdırılmış tüm iftiraların en kötüsü onları kör ve çocukça sayan işçi hareketi yalakalarından gelmiştir. Bundan dolayı devrin temel bir yanlış yorumlanmasını ifade eden Marx’ın Kapital’inde şöyle diyordu: “İşçilerin kendilerini makinelerden ve sermaye tarafından kullanıldıkları tavrı ayırt etmeyi ve saldırılarını fiziksel üretim araçlarının kendisine karşı değil, kullanıldıkları belirli sosyal bağlama karşı yöneltmeyi öğrenmeleri için zaman ve deneyim gereklidir.” Makinelerin tarafsızlığının bu materyalistçe fikri, çalışmanın örgütlenmesi, çelik disiplini (bu noktada Lenin tutarlı bir Marksisttir}, ve eninde sonunda ardından gelenleri meşrulaştırmaya yetmiştir. İddia edildiği gibi tersine, Luddite’ler en azından hiyerarşiyi ve bağımlılığı garantilediğinden dolayı biçimi tarafsız olmayan “üretimin maddi araçlarının” tüm evcilleştirme araçlarının üstünde olduğunu anlamışlardır.

İlk fabrika işçilerinin direnişi, esasen onlara ait olan nadir ve yoksun bırakıldıkları şeylerden biri üzerinden kendisini göstermiştir: kendi zamanları. “Kutsal Pazartesi” denilen hem Pazar hem de Pazartesi günü çalışmamak eski dinsel bir gelenekti. Salı günü iki günlük içkinin telafi edilmesine adandığından beri, çalışma Çarşambaya kadar makul bir şekilde başlayamazdı. 19. yüzyılın başlangıcında bu yaygın kutsal gelenek bazı işlerde 1914’e kadar yaşandı. Çeşitli zorlayıcı metotlar bu kurumsallaşmış işi gelmeyişle mücadele etmek için başarı olmadan patronlar tarafından kullanılmıştır. Cumartesi öğleden sonralarının “Kutsal Pazartesi” yerine kullanılması sendikaların başlangıcıyla başlamıştır. Bu muhteşem zafer çalışma haftasının iki gün uzadığı anlamına geliyordu.

Kutsal Pazartesi sadece çalışma zamanının değil, aynı zamanda paranın kullanımının sorgulanmasını yarattı, çünkü işçiler tüm ücretlerini harcamadan işe geri dönmüyorlardı. Bu periyottan sonra, köle sadece bir işçi olarak tanımlanmadı aynı zamanda tüketici olarak da tanımlandı. İç pazarı geliştirmek için onu fakire açma ihtiyacı Adam Smith tarafında teorize edildi. Üstelik, Başpiskopos Berkeley’in 1755’te yazdığı gibi, “İhtiyaçların yaratımı ulusu çalışkan yapmanın en iyi aracını temsil etmez mi?” Hala marjinal olan bir usulde, fakire ayrılan maaş, bu nedenle pazarın gereksinimlerine uyarlandı. Fakat fakirler, bu ek ödemeyi ekonomistlerin önceden söyledikleri gibi kullanmadılar: maaştaki artış iş üzerinde sahip olunan zamandır (Benjamin Franklin’in faydacı özdeyişi “zaman paradır” üzerine güzel bir dönüş). Fabrika dışında olmak ile sahip olunan zaman en iyi ismiyle halk evlerinde harcanmaktaydı. (bu periyotta isyan haberleri meyhaneden meyhaneye iletiliyordu).

Fakirin sahip olduğu daha fazla para, onların daha fazla içmesidir. Eşyaların ruhu ilk olarak, fakirlerin paralarını daha kullanışlı bir şekilde harcayabileceklerini iddia etmiş olan ekonomistlerin hayret etmelerine göre içkide keşfedilmiştir. İçki kullanmama kampanyası burjuvalar tarafından birlikte yürütülmüştür ve “ileri ve bu yüzden çalışan sınıfın ciddi bölümü” kamu sağlığı konusundaki endişeye bir yanıttan çok maaşlarını akıllı bir şekilde kullanmaları için teşvik edilmişlerdi (çalışmanın neden olduğu en büyük zarar bunun ortadan kaldırılmasına çağırmak için burjuvayı ikna etmemiştir). Yüzyıl sonra, aynı sektörler, fakirlerin “lüzumsuz” bir malı satın almak için kendilerini yiyecekten yoksun bıraktıklarını anlamayı beceremiyordu.

Vahşilik Her Zaman Geri Döner

Tasarrufları özendirme propagandası acil harcama eğilimiyle mücadele etmek için ileri sürüldü. Ve tekrar, bu fakirler için tasarrufların kurumlarını kurmuş olan “işçi sınıfının yenilik yaratan durumuydu”. Tasarruf fakirin bağımlılığını ve düşmanların gücünü daha da arttırdı: kapitalistler maaşları düşürerek geçici krizleri yükseltebilecekti ve işçiyi hayatta kalabilecek gerekli olan en düşük maaşları almayı kabul etmeye alıştırabileceklerdi. Fakat burada çözümsüz bir çelişki vardır: her kapitalist kendi işçileri olarak bu kölelerin birer tüketici olmasını ve böylece harcamaya mecbur edilmelerini talep eder. Bu çelişki, mal gelişimi farkı için kredi veren kuruluşlarına izin verilmesine kadar çözülemeyecekti. Her nasılsa, burjuvazi fakirin davranışını işte bulunma zamanı için uygarlaştırmada başarılı olsa da, bu onların harcamalarını tamamen asla evcilleştiremeyecektir. Kutsal Pazartesinin bastırılmasının iş haftasını uzatmasından sonra, “işçiler iş yerindeki boş zamandan memnun oldular’ (Geoff Brown). Yavaşlatmalar kural haline geldi. Bu eninde sonunda özenle çalışmanın ve üretkenliğin arttırılmasını zorlayarak atölyelerde disiplini empoze etmiş olan parça işinin ortaya çıkışıdır. 1850’lerde yayılmaya başlayan bu sistemin başlıca sonucu, işçileri endüstriyel mantığı içselleştirmeye mecbur etmektir: daha fazla kazanmak için daha fazla çalışmak zorunluydu. Bunun, yine de, diğer herkesin maaşlarına zararlı bir etkisi olmuştur ve hatta daha az gayretli olanlar kendilerinin işten atılmış bulabilirlerdi. Rekabetin ortaya çıkmasına cevap, sendika temsiliyetinin yürütülmesine yol açarak yapılacak işin ve dağıtımının ve bedelinin miktarına karar vermek için kolektifin kuruluşu olmuştur. Üretkenlik üzerine zafer kazanmış olarak, kapitalistler çalışma saatlerinde bir düşüşe razı oldu. Ünlü on saat yasası, sendikacılık için yürürlükte olan bir zafer olsa da, yeni endüstriyel düzene olan uzun direnişlerinin bozguna uğramasını kemikleştirerek fakir için bir yenilgiyi temsil etmiştir. Zorunluluğun her zaman her yerde hazır olan diktatörlüğü bu nedenle oluşturulmuş oldu. Bir kez eski düzenin izleri yok edildiğinde, çalışmanın zorunluluklarını azaltabilmiş olan hiçbir şey kalmamıştır. “Varoluş mücadelesi” tüm fakirlerin aradığı şeydi. Zorunluluğun kesin saltanatı, bununla birlikte, basit bir şekilde kıtlıktaki nicel bir artış olarak anlaşılamaz: bu faydanın saçma ve ham prensibi tarafından tüm beynin sömürgeleştirmesinin, üstünde, düşüncenin kendisi için bir yenilgidir. Burada, sanayileşmenin ilk aşamasında fakirleri uyandıran mutlu gelecekçiliğin ezilmesinin sonuçlarını ölçebiliriz. Bu süreçte, acımasız zorunluluğun saltanatı açık bir şekilde tek bir dünyanın -mülkiyet ve paraya dayalı Hıristiyan olmayan bir dünya- işi olmak olarak düşünülüyordu. Zorunluluğun durdurulması fikri, Ademin Bahçesinin -“şarabın, sütün ve balın su gibi aktığı ve paranın olmadığı ruhsal Cennet” (Coppe)- gerçekleştirilmesi fikrinden ayrılmazdır. Bu teşebbüs edilmiş alt üst oluşun yenilgisiyle birlikte, zorunluluk bir aciliyetin görünmesine vardı. Bundan sonra, kıtlık, sadece çalışmanın geniş bir örgütlenmesinin çaresini bulacağı doğal bir felaket olarak göründü. İngiliz ideolojisinin zaferiyle beraber, tamamen yoksun bırakılmış fakirler kendilerini bolluk fikrinden bile yoksun bırakıldıklarını gördü.

Püritenler-Pislikler

Bu Protest anlık’tadır ve tam olarak fayda kültü ve ilerlemenin kendi kaynağını ve meşruluğunu bulduğu Anglo-Sakson Püriten farkıdır. Dini özel bir mesele haline getirmiş olarak, Protestan ahlak sanayileşmenin neden olduğu sosyal atomizasyonu sağlama bağlamıştır: kişiler kendilerini, Tanrı’dan önce aynı biçimde mal ve paraya duydukları hürmetle izole edilerek yalnız buldular. Ayrıca, fakirlerin gereksinim duyduğu kesin değerleri ilan etti. Partilere, oyunlara, sefahate ve çalışma mantığına karşı olan her şeye acımasızca savaş açan ve mutlu gelecekçilik ruhu “girişimin ruhunu boğan” (Webb in 1644)bir şey larak gören” pislik Püritenler, endüstriyel karşı devrim için yollara taş döşemiştir. Üstelik, Islahın reformizmin prototipi olduğu söylenebilir: bir ayrılığın ürünü olarak, bu, sırasıyla, görüşün tüm kabul edilmeyişinin tarafını tutmuştur. Birinin “bir Püriten olmasını istememiş; sadece bir inançlı olmasını istemiştir. Her dinin istediği gibi.” Bu ilkelerin tamamen, kesin olarak dinsel biçimden yasalar ve siyaset yoluyla evrensel bir biçime değiştiği gibi hayata geçtiği 1789 Fransa’daki devrimdir. Fransa endüstri sürecine geç girmiştir: burjuvazi ve paranın her hangi bir seferberliğinden sakınmış olan bir soyluluk arasında uzlaştırılamaz bir çelişkidir. Paradoksal olarak, burjuvazinin en modern yaklaşımı savunmasına öncülük eden bu gecikmedir. Egemen sınıfların çok önceleri yaygın bir tarihsel yolda birleşmiş olduğu Büyük Britanya’da, “İnsan Hakları Bildirisi bir Romalı giysisiyle değil, Eski bir Vasiyetname peygamberinin cüppesi içerisinde giyinmiş olarak biçimlendi” (Hobsbawn). Bu tam olarak İngiliz teorik karlı devriminin tamamlanmamış doğası olan sınırdır. Vatandaşlık hala, birbirlerini emeklerinin ve bu dünyaya sadık kalmalarının meyveleriyle tanımış seçim yoluyla eninde sonunda bir seçim öğretisine dayalıdır. Toprağın bolluğunu halen hayal edebilen insan kalabalıkları bunun dışındadır. Fabrikalarda zorla çalıştırmanın ilk amacı, bilhassa bu tehdit eden potansiyeli kısıtlamak ve güçlü bir sosyal mekanizma yoluyla bunu tamamlamaktır. İngiliz burjuvazisinin yalanları hala, işçiyi ideoloji yoluyla ilk olarak hazırlamak için sona izin vermiş olan Kanalın diğer tarafındaki karşılıklarını karakterize etmiş kibarlıktan yoksundur. Bugün bile, İngiliz Eski Dünya savunucuları kendi politik fikirlerine karşıt olarak ahlaki doğruluklarını tasarlamaktadırlar. Bu ülkede (Fransa) fakirle zengini ayıran özellikle görünür ve kibirli sınır, birey ve yasal eşitlik kavramının zayıf etkisiyle baş başadır. Puriten ahlaki telkinin kararsızca değişen bir dünyada savunmaya özel bir ilgi gösterdikleri herkesi birleştirmenin ve rahat ettirmenin ilksel bir etkisi olurken, bu kendilerini halen çalışmanın ve paranın boyunduruğu altında bulan ve yenilgilerine son veren dokunuşlar indiren alt sınıfları enkaza çevirmiştir. Nitekim Ure, akranlarının “ahlaki makineleri’ “itaati kabul edilebilir yapabilmek” için “mekanik makiler” gibi bir çare olarak sürdürmeyi öenrmiştir. fakat, bilhassa, bu ahlaki makineler gelişmeye başlayan emek hareketi üzerine kendi damgasını vurarak Fakirler tarafından benimsendiğinde zararlı etkisini göstermek içindi.

Fakiri Uygarlaştırma Kampanyası

İşçi hizipleri çoğaldı, ve Metodistler, Metodist Baptistler, ve diğerleri bir devlet kurumu olan İngiliz Kilisesinde mümkün mertebe bir o kadar çok inançlı çalıştırıldı. Yeni endüstriyel şehirlerin düşmanca çevresinde parçalanan işçiler ibadet yerinin avuntusuna geri çekildi. İntikamın olmadığı yerde hor görülmeye ve aşağılanmaya bahane bulmak için her zaman bir eğilim vardır. İşçilerin yeni ahlakı zarafet durumundan yoksulluğa ve faziletten sertliğe doğru değişti.

Sanayi bölgelerinde, sendika ibadet yerinin doğrudan ürünüydü ve ibadet yapanlar sendika temsilcilerine dönüştüler. Burjuvazi tarafından yürütülen fakirin uygarlaştırılması kampanyası hemen sonra sadece sosyal öfke üzerinde idareyi elde etti. Bir zamanlar efendilerine karşı mücadelelerinde şimdi yaptıkları gibi aynı dili konuşmuş olan işçi temsilcileri tarafından el değiştirmişti. Ama yine de düşüncenin evcilleştirilmesinin kendisinin en verimli esası olduğunu var sayan dinsel biçimler ekonomik yalanlardı. Bu, fakirin yaşamın her yönündeki koşulların daha da alçaltılması ve bozulmasına maruz bırakıldığı, yeni kapitalist düzenin kuruluşuna karşı tüm direnişin yenilgiye uğradığı ve Marks-Engels ve takipçilerinin aptalca “devrimci iş ordusunu” memnuniyetle selamladığı ve zafer saldırısı için nesnel koşulların sonunda bir araya gelmiş olduğunu düşündükleri 19. yüzyılın ikinci çeyreğine denk gelir.

1864’teki Uluslararası İşçiler Derneği’ne nutkunda, Marx İngiliz fakilerinin dehşet verici durumunu çizerek başladı ve saatlik çalışma yasası ve “çalışmanın politik ekonomisini mülkiyetin politik ekonomisi üzerindeki bir zaferini” temsil eden manufaktür kooperatiflerinin kuruluşu gibi “olağanüstü başarıları” alkışlayarak devam etmiştir. Eğer Marksist eleştirmenler 19. yüzyılın korkutucu yazgısını bol bol yetecek kadar tanımlamış olsaydılar, bu kaderi belirli bir boyutta kaçınılmaz ve hayırlı olduğunu söylerlerdi. Bu kaçınılmazdır çünkü bu bilimin taleplerinin önüne geçilmez bir sonucu ve “üretim ilişkilerinin” zorunlu bir gelişimiydi. Bu “proletaryanın üretim mekanizmaları tarafından kapıldığı, disipline edildiği ve örgütlendiği” boyutta faydalıydı. (Marx)
İşçi hareketi tamamen savunmayla iligli bir temel üzerinde keşfetdilmişti. İlk işçi dernekleri “direniş ve karşılıklı yardımlaşmanın dernekleridirler”. Fakat şayet isyandaki işçiler kendilerini önceden her zaman olumsuz olarak görselerdi, bu işçilerin kendileri tarafından değil dışsal bir mekanizma tarafından yaratılmış olan pozitif bir toplum için çabalamaya başladıkları varlıklarının merkezi haline gelmeye zorlandıkları çalışma yoluyla olurdu.

Edith Simcox‘un 1880’de yerinde bir şekilde ifade etmiş olduğu gibi, vasıflı işçilerin “aristokratik azınlığı” bu ideolojinin baştaki cisimlenmesidir: “toplumun çalışan sınıfın temsilcileri olarak selamlamaya acele etmekten sadece memnun oldukları şeyleri icat eden ve politikacıların çıkarına olan sektör”. Aralıklı ve vasıfsız işçilerin çok büyük kitlesi buna ait olamadı. Onlar sadece İngiliz işçilerinin efsanevi olarak acımasız ve kavgacı ruhlarını esirgeyerek sendikaların kapılarını açtığında olanlardı- arasıra şiddetli sosyal mücadelelerin uzun bir devrinin başlatan fakat birleştirici bir ilkenin eskikliğine sahip olan.

“Devrimci inisiyatif belki de Fransa’da başlayacak olduğu halde, sadece İngiltere’nin ciddi bir ekonomik devrimi olmuştur. İngilizlerin sosyal bir devrim için gerekli matrtali vardır. Eksikleri, ruhu ve devrimci tutkuyu genelleştirmektir.” Uluslararası İşçileri Derneğinin Genel Konseyi tarafından yapılan bu gecikmiş deklerasyon çağın hem doğru hem de yanlış algılanmasını içermektedir. Sosyal bir bakış açısından, İngiltere her zaman bir muamma olmuştur: çünkü İngiltere sömürünün modern koşullarının doğmasına izin vermiştir ve bu nedenle ilk olarak büyük bir modern fakir kitlesi yaratmıştır. Ayrıca kurumların, devrimci bir saldırıyla asla sarsılamayan ve üç yüzyıl boyunca değişmemiş kalan bir ülkedir.

Barikatlara Gitmeye Hazır Ol!

Bu, onu Avrupa Kıtasının ilişkilerinden ayıran ve Marksist devrim görüşünü yalanlayan şeydir. Yorumcular reform hakkında sürekli tekrarlanan uzun hikayeleri anlatan bir İngiliz atavizmi olarak bu muammayı ve İngiliz fakirlerinin anti-teorik karakterinin barikatlara gitmek için her zaman hazır olan Fransa fakirlerine hayat veren radikal farkındalığına benzediğini açıklamaya girişmişlerdir. Tarihsel olmayan bu tip bir bakış açısı 17. yüzyılın iç savaş yılları sırasında teorinin çokluğunu hatırlamakta başarısız olmaktadır ve sonra her zaman İngiliz fakirlerinin sosyal mücadelelerini karakterize etmiş olan ısrarı ve şiddeti unutur. Gerçekte, ardından muamma çözülür- fakirin isyanı her zaman karşısına çıktığı şeye bağımlıdır.

İngiltere’de, bu, egemen sınıfların evcilleşme girişimlerini uygulamış oldukları bir sosyal mekanizmanın merhametsiz kuvvetiyle ve süssüz sözler yoluyla gerçekleşmişti. İngiliz tarihçiler çoğu kez, “endüstri devrimini” fakiri “endüstiyel ruhla” bütünleştirmiş olan “kültürel devrimin” eşlik ettiğini garip bulurlar (bu gibi düşünceler 70’lerde, büyük yabankedisi grevleri kendi önemini keskin bir şekilde açığa vurduğunda artmıştı).

Fransa’da burjuva karşı devrimi bilhassa teoriktir; tahakküm, politika ve yasa -,”insanları 1789’dan beri bir sömürü durumunda tutmuş olan mucize ” (Louis Blanc)- tarafından uygulandı. İlkeler, fakirlerin yerinde yapıları benimsedikleri zaman katılabilecekleri vaadini veren evrensel bir projeyi temsil etmiştir. 1830 civarında, fakirlerin bir kesimi bu söz namına yalvarma rolünü almıştır. “Değersizleştirilmiş olanların yurttaşlar olarak saygınlıklarını geri almalarını” talep ederek. (Proudhon). 1848’den başlayarak, “çalışma cumhuriyeti” adına burjuvaziye karşı başvurulmuştu. Ve 1789’un ölü ağırlığının Paris Komün’ünün ezilmesinde bir rol oynayacağı yere kadar bu yaygın bir bilgidir.

Bu sosyal proje 19. yüzyılda ikiye bölünmüştür. İngiltere’de, capitol sosyal mücadelelerin başkenti “ekonomik” mücadelelerin bir düzleminde kalmış taklitler haline gelerek birleştirilmiş bir saldırıda birleşmeyi yapamamıştır. Fransa’da, reformizmin beşiğinde, bu birleşik saldırı devlete son sözünü terk ederek politik bir biçimde sınırlanmıştı.
Bizler şu an tamamlanmaya doğru giden bir sürecin başlangıçlarını anlattık. Klasik işçi hareketi uygar toplumla kesinlikle bütünleşmiştir ve yeni bir endüstriyel evcilleştirme projesi halen yürürlüktedir. Bugünkü ihtişam, geçmiş hareketlerin sınırları – kaçınılmaz şekilde bu dünyanın her bölgesindeki sosyal koşulları belirleyen – tamamen görünür hale gelmiştir.

Bir cevap yazın