Yazı , , ,
3 Yorum

Dünyayı Kurtarmak İçin Yapmamız Gereken Tek Şey

Serhat Elfun Demirkol 

bol dumanlı yeniHarman‘ın Ekim 2010 sayısında yayınlanmıştır.

Tren camından dışarıyı seyrederken çocukluğumun geçtiği, şimdi ise sulara gömülü olan vadiyi hayalimde geziyorum. Vadide yaşadığım hikayeler, artık baraj gölünün üzerinden yüzüme yansıyor. Ampullerimizi değiştirseydik çocukluğumun oyun arkadaşları boğulmamış olur muydu? Daha kısa duş alsaydık son 50 yılda Marmara Denizi kadar bir alan kurumamış olur muydu? Arabaya daha az binseydik Boğazlardan bir yılda 55 bin tanker geçer miydi? Çöplerimizi ayrıştırsaydık Çığlıkara’daki sedir ormanları ve Munzur’daki meşe ormanları katledilir miydi? Son 7-8 yılda 43 bin maden arama ruhsatı verilir miydi? Ya da 2 bin hidroelektrik santral planlanır mıydı? Organik ürün satın alsaydık genetiği değiştirilmiş tohumlar tarlalarımıza girebilir miydi? Dilovası’ndaki Dilderesi’nin Marmara Denizi’ne akan kahverengi suyu keskin bir kokuyla birlikte “Merhaba!” diyor. Ah, keşke evet diyebilsem.

Dünyayı kurtarmak için yapmanız gereken 100 şey… 50 şey… Hayır, hayır… Yalnızca 10 şey. Yeşil politika, yeşil teknoloji, yeşil tüketim, yeşil kapitalizm, yeşil bok, yeşil püsür… Kullanılmayan yolları zaman içerisinde inatla kaplayan otların rengi yeşil evcilleşiyor, etiketleşiyor.

Dünyanın ve üzerindeki yaşamın her geçen gün çok daha büyük bir şiddetle yok edilişine tanık oluyoruz. Var olan yıkımın etkileri kentlerde izole yaşamlarına devam eden endüstriyel medeniyetin üyeleri tarafından daha fark edilir oldukça, dünyayı kurtarma üzerine kitaplar, belgeseller çoğalmayı sürdürüyor. Bu konuda yazılmış kitaplar, çekilmiş belgeseller tüketim alışkanlıklarımızı değiştirerek dünyayı kurtarabileceğimizi söylüyor. Aslında tüm bunlar bilinçli bir yanlış yönlendirme programı. Bireysel çözüm önerileri getirilerek sanki suçlu bireylermiş yanılsaması yaratılıyor. Ancak bir nehri yok eden, benim daha az yıkanmam değil, barajın ta kendisi. Dilderesini yok eden, çöpleri ayrıştırmadan atmamız değil çöpün, fabrikanın ta kendisi.

Dünya sulak alanlarının büyük bir kısmını kaybetti ve kaybetmeye devam ediyor. Ve sorumlusu duş alan bizler miyiz? İnsanların kullandığı suyun yüzde 90’ından fazlası sanayi ve tarımda kullanılırken, golf sahaları dahi insanlardan çok daha fazla su kullanırken, sulak alanlar kuruyor çünkü musluklarımızı daha verimlileriyle değiştirmedik. Hayır! Su, canlılardan ve yatağından çalınıyor. Dünyadaki nehirlerin yüzde 60’ı barajlarla yok edildi. Bir zamanlar dünyanın yüzde 12’sini kaplayan sulak alanların bugün yarısı yok. Her gün nehir ve denizlere 2 milyon ton zehirli atık boşalıyor.

Enerjide de durum pek farklı değil. Enerji tüketiminde – buna araçlarınızdaki petrol da dahil – bireysel tüketim toplam tüketimin dörtte birinden daha az. Enerjinin büyük çoğunluğu ticari, sanayi, tarımsal ve askeri amaçlarla şirketler ve devletler tarafından kullanılıyor. Tüketimin en çok olduğu ABD’de bile 2005 yılında belediye sınırları içerisindeki bireysel atıklar toplam atık üretiminin yalnızca yüzde 3’ü. Bireyler olarak hepimiz değişsek bile bunun etkisi gerçekten az olacak. Peki, gerçekten herkesin aynı şekilde değişeceğine inanıyor musunuz? Bu hiçbir zaman olmayacak.

Elbette ki yaşam tarzımızı ve dünyaya bakışımızı değiştirmek önemli. Ancak endüstriyel ekonomiyi ele almayan bir değişim, bireysel tüketim alışkanlıklarının değişimi hiçbir zaman sosyal değişime denk olmaz. İşte yanılsama burada başlatılıyor. Tekno-endüstriyel medeniyet ampullerimizi, musluklarımızı ve tüketim alışkanlıklarımızı değiştirdiğimizde dünyayı kurtaracağımızı ve bu şekilde kendimizi “iyi hissetmemizi” söyleyen bir kampanya yürütüyor. İnsanlar, marketlerden ekolojik ürünler satın alarak, duş başlıklarını değiştirerek artık sorunun değil çözümün bir parçası olduklarına inanıyor. Ancak ekolojik krizleri yaratan bizler değiliz. Bu krizleri de bireysel olarak değişerek çözemeyiz. Hepimiz ampullerimizi, musluklarımızı ve tüketim alışkanlıklarımızı değiştirsek bile içinde yaşamayı sürdürdüğümüz endüstriyel medeniyeti durdurmadığımız sürece gezegen ölmeye devam edecek. Gelecek nesiller “yeni” ampullerimizi, musluklarımızı yahut kendimizi ne kadar “iyi hissettiğimizi” umursamayacak. Umursayacakları tek şey yaşayabilecekleri bir gezegene sahip olmak. Solunabilecek temiz bir hava, içilebilecek temiz bir su ve beslenebilecekleri temiz bir toprak. Canlı, hâlâ yaşayan bir gezegen.

Yapmamız gereken tek şey var. Tekno-endüstriyel medeniyeti durdurmak.

Bir Cevap Yazın