Yazı , , ,
Bir yorum yaz

“Doğaya Tutsak” İnsan

Serhat Demirkol

Yaygın bir bilimsel inanıştır: “İnsanlık, üretim öncesi ilkel topluluk döneminde doğanın tutsağı durumundadır”. (1) Bu ifadenin altını biraz eşelemek istiyorum. Belki bu, bilincimizde bazı kırılmalara yol açabilir.

Acaba ‘doğanın tutsağı’ ifadesi ile ne kast edilmektedir? Duruma, bu ifadeyi dile getirenlerin ve bunu olumlayanların bakış açısından baktığımız zaman, zihnimizde şöyle bir resim canlanıyor: Üretim öncesi dönemde, yani paleolitikte insan, besinini doğanın verdikleri ile sağlamak zorundaydı. Temel besin maddelerini bile üretmekten aciz bir canlıydı söz konusu olan.. Doğaya bir katkısı yoktu; dolayısıyla kendisine de bir katkısı yoktu –‘boş zaman’ anlamında- . Bu bakımdan tam bir tüketici olarak görebiliriz onu. Bu durumun, yani üretimsizlik halinin bir yoksunluk olarak nitelendirildiğini bir kenara not edelim.

Şimdi, kendi bakış açımdan kurgusal bir betimleme yapmak istiyorum. Tabii çeşitli antropolojik ve arkeolojik verilerin ışığında.

Paleolitik dönemde insanlar yaklaşık 2 milyon yıl boyunca doğadan, ağaçlardan topladıklarıyla geçinmişlerdir – avcılık daha geç bir döneme rastlar -. Küçük topluluklar halinde (ortalama 20-30 kişi) yaşadıkları tahmin edilmektedir. Bu dönem oldukça bol çeşitlilikte ve miktarda bitkiden ve yemişten oluşan bir beslenme şeklini içeriyor. Yiyecekleri, kollarının yetişebileceği uzaklıkta olduğu için oldukça fazla boş zamana sahiptirler. Baudrillard, toplayıcı-avcılar için şunu söyler: “Denilebilir ki ‘boş zamanlarını değerlendirir gibi’ avlanıyor, topluyor ve her şeyi kendi aralarında paylaşıyorlardı”(2). Ayrıca, bir çok antropolog ve araştırmacı tarafından asıl ‘bolluk toplumu’nun toplayıcı-avcılar oldukları söylenmiştir (3).

Paleolitik dönemin günümüzden daha iyi ya da daha kötü olduğu gibi bir yargıda bulunmadan bu dönemle ilgili ilk elden şunu söyleyebiliriz: İnsanlar, o dönemde, doğadan da olsa(!) bir şekilde besleniyorlardı. İhtiyaçlarının tamamını doğadan karşılıyorlardı. Buraya kadar herhangi bir tutsaklıktan ya da yoksunluktan söz edebilir miyiz? Sanırım hayır!

Daha sonra neolitik döneme geliyoruz; yani üretim dönemine, tarıma.. İnsanlar bu dönemde toprağı ekip biçiyorlar, besinlerini kendileri yetiştiriyorlar. Bu arada tarıma geçmeyenler toplayıcı- avcılıkla geçinmeye devam ediyorlar. Bu temel verileri ortaya koyduktan sonra şunu sormak istiyorum: Her iki dönemde de insanlar temel ihtiyaçlarını karşılıyorlardı; besinlerini ağaçtan, bitkilerden toplayarak ya da topraktan kendileri yetiştirerek sağlıyorlardı. Esas alınan şey yiyecek ve bazı temel gereksinimler ise neden paleolitik dönemdeki toplayıcı- avcılık ‘asalak ekonomi’(4) olarak nitelendiriliyor? Bu insanlar neden doğanın tutsağı olarak görülüyor ve onlara bir yoksunluk atfediliyor? Üretmediği ve üretimi kutsamadığı için mi?Sadece bu verilere bakılarak böyle bir nitelendirme yapılamayacağı aşikar. Bu nedenle bunun arkasında başka şeyler aramak gerektiğini düşünüyorum.

Sanırım, paleolitik dönemdeki insanları doğanın tutsağı oldukları gibi bir yargıya mahkum ederken Şenel’in baz aldığı durum ‘boş zaman’ sorunsalıdır. Bu boş zaman sorunsalının nasıl algılandığına biraz yakından bakalım..

Paleolitik dönemde yaşayan insanların nedense hiç boş zamana sahip olmadığı ya da çok az olduğu gibi yerleşik bir düşünceye sahip olunduğunu gözlemliyorum. Tüm vaktini yiyecek aramakla, toplamakla ya da avlanmakla geçiren bir insan topluluğu zihnimizde canlandırılmaya çalışılıyor. Bu verinin varlığına kanıt olarak sunulan şey, sanırım o dönemde ortaya herhangi bir kültür ürününün konmamış olmasıdır – özellikle maddi kültür- .

Burada bilinçli yapıldığını düşündüğüm bazı yanlış değerlendirmeler var. İlerlemeci tarih ve bilim anlayışı öncelikle bulunduğu dönemi ve koşullarını baz alarak kendinden önceki dönemlerden gelişkin olduğunu ortaya koymaya çalışır. Daha sonra, bu dönemlerin neden şimdiye göre daha geride olduklarını bilimsel (!) verilerle açıklamaya çalışır – bu yaklaşımın ideolojik olduğu çoğu zaman fark edilmez bile – . Günümüzden bakıldığında olumsuz anlamlar yükleyebileceğimiz yaşantıların, kültürel varoluşların kendi dönemleri için öyle algılanamayacaklarını söyleyebiliriz. O halde ilkel topluluk dönemindeki insanları doğanın tutsağı olarak nitelemenin hiçbir anlamı yoktur. Ama söylediğim gibi burada ideolojik bir çarpıtma söz konusudur; şöyle ki, günümüz uygarlığını insan için vazgeçilmez kılmanın hiç sorgulanmadan kabul ettirmenin yolu, bu ‘olanak’lara sahip olamayan insanların ne kadar yoksun olduklarını beyinlere kazımaktan geçer. Uygarlık felaketini şirin göstermek için bilim ilkellik kavramını yaratmak ve ilkel insanı aşağılamak zorundaydı.

Ayrıca ‘boş zaman’ sorunsalına odaklanan araştırmacıların gözden kaçırdıkları bir şey var; paleolitik dönemde insanın boş zaman gibi bir derdi var mıydı? Daha doğrusu ‘zaman’ gibi bir algıya sahipler miydi? Zaman günümüzdeki gibi bölünmüş bütünlüğünü yitirmiş bir şey değildi. Ölçülmez, belki de sadece yaşanırdı. Günümüzde boş zaman insanların yapmaktan keyif aldıkları uğraşları yapmak için gereksindikleri zaman dilimine karşılık geliyor. Bu da yaşamımızın büyük bölümünün yapmaktan hoşlanmadığımız, hatta çoğu zaman nefret ettiğimiz işlerde heba ettiğimizi gösteriyor. Paleolitikte ise insan, doğal gereksinimlerini karşılama güdüsü ile topluyor, avlıyor, besleniyor; beslenirken oyalanıyor hatta belki de eğleniyordur. Onlar, büyük olasılıkla gereksinimleri için ayrı, eğlenmek oyalanmak için ayrı bir boş zamana ihtiyaç duymuyorlardı. Bizim, uzun zamandır (binlerce yıl) algı alanımızın dışında olduğu için farkına varamadığımız durum, işte bu..

DİPNOTLAR:

(1) ŞENEL, Alaeddin, ‘İlkel Topluluktan Uygar Topluma’; Bilim ve Sanat, 2001.

(2) BAUDRILLARD, Jean, ‘Tüketim Toplumu’; Ayrıntı, 2004.

(3) Marshall Sahlins, Richard Leakey, Roger Lewin, John Zerzan vb.

(4) Bu ifadeyi Şenel’in dışında Gordon Childe ’da da görmekteyiz.

Bir cevap yazın