Yazı , ,
Bir yorum yaz

Doğadışı Yazın

Gary Snyder

Bu makale Squaw (“Brodiaea Hasatçıları”) Vadisi’nde 1992 Temmuz’unda düzenlenen “Yaban Sanatı” başlıklı doğa yazını konferans dizilerinin ilkinde Gary Snyder’ın yaptığı sunumdan alınmıştır.

gary-snyder

Gary Synder

Son yıllarda “doğa yazını” giderek artan bir edebî ilgi odağı haline geldi. Odaktaki özne olan “doğa” ve ona (ve onun içerisinde yer alan biz insanlara) yönelik bir kaygı sanatçılar ve yazarlar tarafından – memnuniyet verici bir biçimde – paylaşılmaya başlandı. Bu ilgi pekâlâ postmodernizmin yeni bir aşaması da olabilir, zira modernist avangartlar akıllara durgunluk verecek kadar kent-merkezliydi. Yazarlığa özenen pek çok kişi – illâ kişisel bir kazanç ya da edebî itibar da beklemeksizin – meraklı, saygılı ve kaygılı bir biçimde bu topraklara doğru ilerliyor. Bunu aşkla ve de tutkulu bir ekoloji cengâverliğiyle yapıyorlar, para için değil. (Doğa yazınının ne olması gerektiğine dair halen pek çok farklı görüş ve anlayış mevcut. Büyük ölçüde orta sınıf, orta kültürlü, Avrupalı-Amerikalı bir insan perspektifinden yazılmış yazı ve denemelerde görülebilecek daha eski bir doğa yazınından söz edilebilir. Bu yazın, güzellik, uyum ve ulviyet retoriğine dayanır. John Muir’in yazılarında zaman zaman bizi rahatsız eden şey de zaten bunun aşırıya kaçması. Şimdi isimleri pek hatırlanmasa da, Muir’in daha beter çağdaşları da vardı.)

Doğa tarihi yazınıysa başka bir dal. Yarı bilimsel, nesnel, betimsel bir tarz.  Her iki tür de, yüzün ön kısmında yer alan ve çift odaklı insan gözünü, insanın zayıf koku duyusunu ve türümüze ait daha pek çok başka vasfı sorgulamadan kabul etmeleri ve buna ilaveten zihnin, pek de kendini incelemeye ihtiyaç duymaksızın, baktığı her şeyi dolaysız ve nesnel bir biçimde “bildiğini” varsaymalarıyla “safdil bir gerçekçilik” barındırır. Tabii gözüpek güncelere ve serüvenlere dayalı bir yazın da her daim var olmuştur. Bunların dışında bilim, doğaseverlik ve doğal hayatı koruma politikalarının eski bir karışımı olan ve Birleşik Devletler’de doğayı koruma hareketinin evriminde de etkili bir yere sahip olan bir tarz daha var. Bu tarzın en iyi örnekleri Rachel Carson ve Aldo Leopold’un eserlerinde görülebilir. Tüm bu yazılar kimilerince biraz antroposentrik (insan-merkezci) bulunabilir ama bu söz konusu eserlerin değerini ve iyi niyetini gölgelemez. Hepimiz onlara çok şey borçluyuz.

Doğa yazını, edebiyat kurumu tarafından yeterince hakkı verilmeyen bir yazın türü olmuştur çünkü bu türün odaklandığı konu ana akım batı yazınının esas ilgi odaklarının dışında kalır; ahlakî ikilemler, kahramanlıklar, gönül meseleleri, son derece yetenekli ve genellikle güçlü ve eril kişilerin ruhanî arayışları. Seçkinlerin hikâyeleri. Aslına bakarsanız, daha on yıl öncesine dek doğa yazarlığı, on dokuzuncu yüzyıl kadın yazınıyla aynı konuma indirgeniyordu – duyarlılığa ve empatiye ve de gözleme dayalı ancak ikincil planda, pek o kadar ciddi ya da önemli olmayan bir yazın sayılıyordu.

Ancak Batı’nın, eğitimli seçkinlerin ve edebî kültürün tarihine daha geniş bir bağlamda bakacak olursak, büyük sanat eserlerinde doğal dünyanın muazzam bir yer tuttuğunu ve bunların ayrılmaz bir parçası olduğunu görürüz. İnsan deneyimi, tarihinin büyük bir kısmı boyunca doğal dünyayla yakın bir ilişki içerisinde sahneye kondu. Bu, söylemeye gerek bile olmayacak kadar açık ve yine de tuhaf bir biçimde hep akıldan çıkan bir gerçek. Tarih, felsefe ve edebiyat doğal olarak insanların yapıp ettiklerini, toplumsal dinamikleri, inanç açmazlarını, entelektüel yapıları ön plana taşır. Ancak tüm bunların içinden boylu boyunca geçen kritik bir alt-tema, doğanın geri kalanı ve insan arasındaki ilişkiyi tarif etmek durumundadır. Edebiyatta doğa sadece fonu, manzarayı değil aynı zamanda pek çok karakteri de oluşturur. “Klasik” mitler dünyası hayvanların, doğaüstü şahsiyetlerin ve insanların karşılıklı roller oynayıp, etkileştikleri bir dünyadır. Eski zaman insanları için ayılar, boğalar ve kuğular birer soyutlama değil gerçek mekânlar içerisindeki gerçek yaratıklardı. Europa’nın Zeus’u olan Avrupa bizonları – dev yaban öküzü, Bos primigenius – Orta Çağ’ın sonlarına dek Avrupa ormanlarının iç kesimlerinde yaşamaya devam ediyordu.

The Practice of The Wild’ta insan tarihinin büyük bir kısmı için şu gerçeğe işaret etmiştim:

 … nüfus görece azdı ve seyahat yaya, at üstünde ya da yelkenlilerle yapılırdı. İster Yunanistan’da ister Germanya’da ister Han Çin’inde olsun yakın çevrede hep ormanlık alanlar, yabani hayvanlar, göçmen su kuşları, balık ve balinalarla dolu denizler bulunurdu ve bunlar aktif her insanın deneyimleri arasında bir yer tutardı. Hayvanlar, edebî birer karakter, imgelemin evrensel varlıkları ve de dinsel arketipler olarak hep oradadır çünkü gerçekten de oradadırlar. Beyaban, bora, yaban ve dağ fikir ve imgelerinin kaynağında soyutlamalar değil tecrübe yatar: Alplerin ötesi, Hyperborea, kutupların çevresi, Pasifik ötesi, sınır dışı. {İnsanların 19. yüzyıl sonlarına dek yaşadığı dünya işte buydu. Bol bol yaban hayat, açık alan, düşük insan nüfusu, yollar yerine izlekler – ve bireysel sorumluluğa ve varoluşsal yeğinliğe dayalı bir insan hayatı. Burada bahsettiğimiz şey bir “hudut bölgesi” değil; somonları, ayıları, elkleri, geyikleri ve muslarının tüm ihtişamıyla Holosen çağı, içinde yaşadığımız çağdır.} Keltlerin kutlu somonu, Kuzey Avrupa edebiyatının Bjornları ve Braunları ve Brun-(hilde)-leri {bher = bear = ayı}, Akdeniz’in yunusları, Artemis’in Ayı dansları, Herakles’in Aslan derisi, insanların yanı başında yaşadıkları yabanıl sistemlerden değilse nerden geliyor olabilir ki?

Bu imgeler ki daha
Taze imgeler doğurur
Yunusların yardığı, gonkların dövdüğü şu deryayı

Yazın dünyası, eleştiri kurumu ve akademi içerisindeki birçok kişi doğal dünyanın cazibesine pek kapılmaz ve hatta bazıları, insan başarılarına kıyasla doğanın değeri konusunda mutlak bir şüphe içindedir. Örneğin, iyi bir şair ve saygın biri olan Howard Nemerow’un şu sözündeki gibi:

Dilde yansımasını bulan uygarlık, ilişkilerin içinde büyüdüğü bahçedir; bahçenin dışıysa yaban bir uçurum.

Bu iyi işlenmemiş varsayımlar akıllara durgunluk verecek türdendir. Bunlar, en kötü ihtimalle, gelişmiş ülkelerin Üçüncü ve Dördüncü Dünya halklarını yerinden yurdundan etmesine ve doğayı küresel ölçekte sömürmesine hizmet eden yanlış görüşlerin billurlaşmış bir halidir. Nemerov burada her nasılsa dilin bütünüyle uygar ya da uygarlaştırıcı olduğunu, uygarlığın derli toplu olduğunu, insanlar arasındaki ilişkilerin deneyimin doruğu olduğunu (sanki hepimiz ve gezegendeki tüm yaşam birbirimizle ilişki içinde değilmişiz gibi) ve “yaban”ın “dipsiz bir uçurum gibi”, düzensiz ve kaotik olduğunu öne sürmektedir.

Önce dili ele alalım. Bazı kuramcılar, bizi bir şekilde farklı kılan bir şey olarak “dile” tutunup durur. Summer Institute of Linguistics’in İncil’i yazısız dillere çevirme konusundaki şevkini bu kuramcılar da “Logos” için paylaşıyor. Aslına bakarsanız, eserleri hakkında başka ne diyeceğini bilemeyen pek çok yeni yetme yazar kendilerinden kısa bir açıklama istendiğinde şöyle demektedir; “Dil, benim için büyüleyici bir şey.” Şu bir gerçek ki, dil bilincin temel öğelerinden biridir ve biz fiilen ikisi hakkında da hiçbir şey bilmiyoruz. Her ikisiyle de daha kapsamlı bir biçimde ilgilenip üzerlerinde çalışmalar yapmamız gerek.

Öte yandan, Avrupalı yapıbozumcular tektanrıcı geçmişleri nedeniyle Tanrı’nın yanı sıra Logos’un da öldüğünü varsayıyor. Batılı metafiziği merkezsizleştirmeye uğraşanlar hem dili hem de doğayı değersizleştirme çabasına giriştiler ve her ikisinin de yönetici sınıf mitolojisine hizmet eden birer araç olduğunu ilan ettiler. Geçmişte dış dünyanın bizim kendi icadımız olduğunu öne süren düşüncenin kaynağında bir çeşit idealizm yatardı. Bunun mevcut haliyse, akademik “meta-Marksistler” tarafından savunulduğu için, “materyalist tekbencilik” denebilecek alelacayip bir felsefi duruşun başını çekiyor. Ancak bunların hepsi boş lakırdı.

Bazı iş ve hükümet çevrelerinde duymaya başladığımız bir sözcükse gerçekten tehlikeli bir dil barındırıyor: “sürdürülebilir gelişme”. Sürdürülebilirlik ve biyo-çeşitlilik, gelişmeyle bağdaşmaz. Artık gelişmeden söz etmeyi bırakıp gerçekten istikrarlı bir sürdürülebilirlik durumuna nasıl ulaşacağımıza yoğunlaşmalıyız. Ekonomik gelişme gözüyle bakılan pek çok şey aslında endüstriyel uygarlığın istikrarsızlaştırıcı, entropik ve altüst edici işlevlerinin daha ileri götürülmesinden başka bir şey değildir.

Bense bilincin, zihnin, imgelemin ve dilin temelde yabanıl olduğunu öne süreceğim. Tıpkı yabani ekosistemler gibi “yabanıl” – birbirine sıkı sıkıya bağlı, birbirine bağımlı ve son derece karmaşık. Çeşit çeşit, kadim ve bilgi dolu. İşin temelinde düzen, özgürlük ve kaos gibi kavramları nasıl anladığımız sorusu yatar. Sanat ( “dil” de diyebilirsiniz), kaotik doğaya bir düzen dayatmak mıdır yoksa şeylerin dokusunu keşfetmeye, doğal dünyayı biçimlendiren ölçülü kaosu ortaya koymaya dair bir şey mi? Sanat sürecinin bunlardan ikincisi olduğu gözlem, düşünce ve pratikle ortada.

Burada, Squaw Vadisi’ndeki dağ okulumuzun adı “Yaban Sanatı”. (Bu nemli ovalık arazide hangi yenebilir kökün bolca yetiştiğini ve buranın Squaw Vadisi adını almasına neden olduğunu merak ediyorum doğrusu. Adında Squaw sözcüğü geçen yerler, genelde Amerika’daki ilk kürk avcılarının bir sürü Amerikan Yerlisi kadını yabani yiyecekler toplarken gördüğü yerlerdir; burada topladıkları yiyecek pekâlâ Brodaiaea soğanları olabilir. Bu şekilde bir coğrafi isimlendirme uygulamasını, yerli kadınların Avrupalı-Amerikalı bir tarım topluluğuna denk gelip buraya Beyaz Oğlan Ovaları demesine benzetebiliriz.)

“Yaban Sanatı”, sanatı doğanın işleyişleri bağlamında – bir ürün ya da eşya değil bir süreç olarak doğayı – görebilmektir çünkü “yaban”, bu olguların kendilerini biteviye gerçekleştirme yollarına verilen bir isimdir. Bunu görebilmek aynı zamanda doğanın insan olmayan parçalarının özerkliğini ve bütünlüğünü, daha yeni yeni bilebilmeye başladığımız bir “Öteki”yi tanımamıza da yardımcı olur. Kendi yazın tarzımızla yabanıl dünyayı gözler önüne sererken ve keşfederken kendimizi geçmişte “doğa yazını” adı verilen şeylere hiç mi hiç benzemeyen bilinmedik topraklarda bulabiliriz. Yaban sanatın eserleri pekâlâ saygısız, ahenksiz, çirkin, bitkin, öngörülemez, yalın ve berrak yahut fiilen ulaşılamaz olabilir. İnsan dışı eril yaratıkların alelacayip, eğik, bükük, yamru yumru, taraklı, çarpık penislerini kim yazacak? Ya peki örümcekler arasındaki cinsiyetçiliği? Hâlâ daha bir böceğin gözüyle yazabilecek, sualtı dünyasından yazabilecek, insanın dışında kalan başka yollardan söz edebilecek birinin çıkagelmesini bekliyoruz.

The Practice of The Wild’ta şöyle demiştim:

Yabanda yaşam, güneşin altında böğürtlen yemekten ibaret değildir. Doğanın karanlık tarafına uzanabilen bir “derin ekoloji”nin hayalini kuruyorum – bir bok çukurunda yükselen kırık kemik yığını, karlar arasında kuş telekleri, doymak bilmez bir iştahın hikâyeleri. Yabanıl sistemler bir bakıma eleştiri kabul etmeyen bir konumdalar ancak öte yandan bunları akıldışı, küflenmiş, zalim ve asalakça da görebiliriz. Jim Dodge bir keresinde bana Chukchi Denizi’nde bir grup katil balinanın bir gri balinayı sistematik saldırıyla öldürmelerini  – ağzını bir karış açık bırakan bir dehşetle – izlediğini anlatmıştı. Yaşam sadece gündüze dair ve de büyük, ilgi çekici omurgalılara ait değil aynı zamanda geceye dair, anaerobik, yamyamca, mikroskobik, sindirimsel ve mayalanmalı bir süreç: ılık karanlığın içinde kaynayıp gidiyor. Yaşam, okyanusun dört mil dibinde de pekâlâ devam ediyor, donmuş bir kaya duvarında asılı bekliyor, yüz dereceye varan çöl sıcaklarında bile sımsıkı tutunup besleniyor. Doğal hayatın bir de çürüyen yüzü var; gölgelerde kokuşan ve çürüyen varlıkların dünyası. İnsanlar saflığı gözlerinde çok büyütüp kandan, kirlenmekten, kokuşmaktan tiksindi. “Kutsal”ın öbür yakası, sevdiğinin yeraltı dünyasında, kımıl kımıl kurtçuklar içindeki görüntüsüdür. Koyote, Orpheus ve Izanagi ellerinde olmadan geriye dönüp bakar ve onu yitirirler. Utanç, keder, mahcubiyet ve korku karanlık imgelemin anaerobik yakıtlarıdır. Yaban dünyanın daha az aşina olduğumuz enerjileri ve bunların imgelemdeki benzeşleri bize imgelemin ekolojilerini sunmuştur…

Anlatılar bizim dünyada bıraktığımız bir çeşit izdir. Tüm yazınımız, geriye hikâyeler ve birkaç taş aletten başka bir şey bırakmayan yaban halklarının mitleriyle aynı soydan kalıntılardır. Diğer varlık soylarının da kendi yazınları vardır. Geyik dünyasının anlatısı, içgüdüsel bir yorumlama sanatıyla beraber bir geyikten diğerine aktarılan bir koku izidir. Kan lekelerinden, azıcık sidikten, kızışma kokusundan, azgınlıktan, bir fidanın üzerindeki bir çizikten oluşan ve mazide kalmış bir yazın. Bu diğer varlıklar neden kendi “anlatı kuramlarını” geliştirmiş olmasın – pekâlâ “cinsler-arasılık” ya da “çürümenin eleştirisi” üzerine geviş getiriyor olabilirler.

Bunu öne sürme nedenim “yaban yazın” hakkındaki fikirlerimizin peşin hükümlerden ve çekincelerden azade kalmasını ancak bir yandan da maharetle dolu olmalarını sağlamak. Bu maharet, bir atmacanın avının üstüne çullanması şeklinde anlaşılabilir ya da batı çamı kabuk böceklerinin ağaç kabukları altında açtığı girift galeriler, suyun dibinde pusuya yatmış kocaman yaşlı bir alabalık – veya yaban arısının kamikaze iğnesi, oklukirpinin aheste paytaklığı, bir kaya parçasının üzerinden akan bir akıntının daimi metaneti, bir sincabın çene çalışı, huzurlu ay ışığının altında ölü bir zürafanın bağırsaklarını deşerken inildeyen sırtlanlar gibi. Doğa’nın yazını edebî ortamlarda görebileceğiniz en hayatî, radikal, akışkan, günahkâr, panseksüel, baştan çıkarıcı ve ahlâka aykırı yazın olma kapasitesine sahiptir. Bu şekilde, çağımızın en korkunç gerçeklerinden birinin önüne geçmeye de yarayabilir – türlerin ve onların doğal ortamlarının tükenişi, bazı canlıların ilelebet yeryüzünden silinmesi.

Son olarak, kendimizi uygarlığa karşı doğa, evcile karşı yaban, bahçeye karşı yabanıl boşluk gibi ikici görüş ve iddialara pek fazla kaptırmayalım. Yaratıcılık yabanıllığı getirir ve yabanıllıksa bize özgürlüğü sunar ki bu da (en temelde) fiziksel ve gerçek dünyada her an tam ve bütün olarak yaşayabilme yetisidir.

“Yeni Doğa Poetikası” İçin Bazı Fikirler

  • Okuryazar olmalı – yani doğayı okuyup yazabilmeli. Her ne kadar bu durum yazında çok göze batmasa da ekosistemde kimin kim, neyin ne olduğu bilinmeli.
  • Ayağını yere sağlam basmalı – yani mekânı tanımalı: gerek ekolojik-biyotik gerekse de sosyopolitik düzeylerde yerel hususiyetleri bilmeli. Şiirde açıkça yer almayacak olsa da tarih (toplumsal tarih ve çevre tarihi) bilgisine sahip olmalı.
  • Koyote’yi totem olarak benimsemeli – madrabaz, yeniliklere her daim açık, biçim değiştiren, diğer canlılara ölümün içine göz atma fırsatı sağlayan, karanlık tarafta kahkahalar atan.
  • Ayı’yı totem olarak benimsemeli – hepçil, gözü pek, kaygısız, sarsılmaz, cömert, mütefekkir ve yabanın yılmaz bekçisi.
  • Başka totemler de bulmalı – doğa, mit, arketip ve ekosistem dünyasını hepimizin derinlemesine incelemesi lâzım. “Derin ekoloji”.
  • Bilimden korkmamalı. Doğa okuryazarlığının ötesine geçip bilim çevrelerinde yeni yeni ortaya çıkan alanlara adım atın: peyzaj ekolojisi, koruma biyolojisi, çekici kaos, karmaşık sistemler kuramı.
  • Bilimi de ötelere taşımalı – sözde nesnelliğin sorunsal ve umulmadık yanlarının farkındalığına.
  • Zihin ve dil üzerine çalışmalı – yabanıl sistem olarak dil, yabanıl ortam olarak zihin, “yaratı” (şiir) olarak dünya, yaban zihnin bir yaratığı olarak şiir.
  • Maharetli ve iş bitirici olmalı.

Çeviri: İnan Mayıs Aru

Bir Cevap Yazın