Yazı
1 Yorum

Doğa Benim

Güven Eken

Uzunca bir yolculuğun son günlerindeyim.

Bir süredir bir arkadaşımla Anadolu’nun farklı noktalarındayız. Her bir noktadan bir tohum alıp bir ötekine, sonra belki bir öncekini iki sonrakine, üç önce aldığımız heyecanı, daha sonra gelen bir başka adrese taşıyoruz.

Kuş gibi, böcek gibi, keçi gibi. Muhtemeldir. Bu zamanın yörüğü gibi. Tohum taşıyoruz.

Artık kimliklerimiz hükmünü yitirdi. Yaşlı ardıcın kökünde ateş yaktık. Kütüğümüz yandı bitti kül oldu.

Bu günlerde etrafı çevrili arsalara benzemiyoruz. Onun yerine, dere gibiyiz.

Yaban toprağın üzerindeyiz.

Bakın! Karyola sürgünündeki köklerimiz, toprağı görünce nasıl da sürmeye başladı. Dibe, derine, hep daha derine. Bir gün göğe sürmek için. Dibe, derine, daha derine. Sığlaşan dünyanın yüzündeki teferruatı terk ettik. Günü geldiğinde yaprak ve sonra meyve verebilmek için. Dibe, derine iniyoruz. Yoldayız, iki durup üç kalkıyoruz.

Tanıştığım her cisim, her ağaç, her insan bana nasıl da benziyor. Birbirimizden ne kadar farklıysak, bir o kadar da aynıyız. Küre Dağı gibi, Elfun gibi, Galip amca, Beypazarı geveni, Keltepe, Sakarya nehri, Hanife nine, Brütüs ile Derviş gibi.

Hepimiz aynı gövdenin damarlarıyız. Dünyanın başka noktalarına kök salmış olmamız, suretimizin insan, dağ, dere, ağaç veya kuş olması neyi değiştirir?

Derinlerdeki suyu hepimiz aynı gövdeye yükledik. Taşıyoruz. Katar katar. Sabırla. Yorulmadan. Tatlı meyveler vermek için yerdeki suyu göğe taşıyoruz.

Yeşermek için. Çiçek açmak, tohum vermek ve toprak olmak için. Gök ve yer arasına uzanmışız, akıyoruz. Tam da topraktan geldiğimiz için, dere gibiyiz. Akıyoruz. Toprağa geri dönmek için.

Kafam çok karışmış. Düzen beni içerden ele geçirmiş. Gördüklerime anlam veremiyorum. Derenin en çok bulandığı, yolculuğun en çok düğümlendiği andayım. Derken…

Telefonun öbür ucunda bir ölüm haberi titreşiyor. Uzaktaki iki sevdiğim, yaşamını yitirmiş. Duman, bütün evi kaplamış. Kanatları vardıysa da, üzerlerini örten altın kafes izin vermemiş. Kaçamamış, ölmüşler. Kafesteki sürgüne son verip, toprağa dönmüşler.

Şu an nasıl da berraklaştı her şey. Kök, gövde, dal. Dal, kökleriyle buluşacak. Yaprak dalından uçacak. Meyvenin çekirdeği toprağa karışacak. Bu dünyada ölüm, illa ki olacak. Dereler illa ki akacak. İki alem birbirine kavuşacak. İnsan, yeniden doğacak.

Yolculuğun son günüde Cide’de buluştuğum arkadaşım Emre Can’dan bir haber aldım. Evvelki gün hayata gözlerini yuman Brütüs, bu sabah bir erkek boz ayı olarak uyanmış. Küre Dağları’nda dolaşıyormuş. Artık altın kafesin telleriyle değil, avcının tüfeğiyle, ormanı delen yollarla, derelere baraj kuran müteahhitlerle savaşıyormuş. Hayat, şehirde olduğu kadar, ormanda da zormuş.

Bu hayat meğerse ne senin, ne de benim hayatımmış. Sen ve ben, şu dünya zamanının yalanıymış. Hepimizin ortak kökü toprak ana, ortak gövdemiz hayat, tek mevyemiz çoğalttığımız yeni hayatlarmış. Birbirimize ne kadar tutunursak, hayat tam da o kadarmış.

Seni benden koparmak, hayat ağacını kökünden ayırmakmış. İnsanı ormandan ayırmak, yaşamı silip atmakmış.

Nihayet sır çözüldü. Utanıyorum, sakın bakmayın! Önü barajla kesilen dere, gözyaşı olup gözlerimden dökülüyor. Ah bu nasıl bir acı! Kesilen ağaç tırnak, ben onun eti. Bakın! Hızarcı elimi nasıl da kanatıyor.

Dağdaki özgür Brütüs’ün düşmanı, benim de düşmanım, kafesteki Brütüs’ün de.

Ben dereyim. Ayıyım. Kafesteki kuşum. Ormanım. Birbirine kenetlenmiş köküm, gövdeyim, dalım.

Doğa benim.

Tıpkı şu kurban edilen dere gibiyim. Ayı gibi. Orman gibi. Kök, gövde ve dal gibiyim.

Ne olur, bir kerecik olsun güven bana.

En az senin kadar, senin gibiyim…

1 Yorum

Bir Cevap Yazın