Yazı ,
3 Yorum

Çetin ile Gaia

Güven Eken

Çetin: 32 yıl önceydi. Şeffaf tenimin üzerinde ilk tıkırtıları duydum. Annemin rahminde dinlenirken benden çok daha hızlı yüzen spermlerin istilasına uğramıştım. Bir tanesi ince şeffaf tenimi deldi. Artık o spermle bir bütün olmuştuk ve beraber yüzüyorduk. Ağır ağır annemin rahmindeki suyun içini doldurmaya başladık. Çoğaldık, çeşitlendik. Her biri başka başka hücrelerden oluşan bir yumağa dönüştüm sonra. Her gün büyüdüğümü ve geliştiğimi hissediyordum.

Gaia: Üç buçuk milyar yıl önceydi. Ölü tenimin üzerinde ilk gıdıklanmaları duydum. Kemiklerimin arasını dolduran suyun içinde ilk hücrelerim büyümeye başladı. Önceleri tek tek gezinen hücreler, daha sonra yumaklar oluşturdular. Çoğaldılar, çeşitlendiler ve başka başka hücrelere dönüştüler. Sonra yüz binlercesi sudan çıkıp kemiklerimin üzerini kapladı. Her birinin şekli şemaili farklıydı. Kimi hücrelerim hareketli, kimisiyse hareketsizdi. Sessizlik içinde geçen bir milyar yılın ardından büyüdüğümü, geliştiğimi ve güzelleştiğimi hissediyordum. Kâinatın içinde devinen taptaze bir canlıydım artık.

Çetin: Değişik hücrelerim değişik şekillerde birleşerek organlarımı oluşturmaya başladı. Ağzım, yemek borum, ciğerlerim, midem, kalbim, damarlarım ve yüzüm, hepsi tek bir hücre yumağının çoğalıp başka hücrelere dönüşmesinden meydana geldi. Havayı soluyabilmek için gelişen hücrelerim kimi yerlerde çatallanıp uzayarak akciğerlerimi oluşturdu. Bütün organlarımın muhtaç olduğu kan ile havaysa, onların arasında serbestçe geziniyordu. Kan, kalbimden yola çıkıp damar denen kanalları kullanarak içime doğru akıyor, karın boşluğumdaki organlarda gölleniyordu.

Gaia: Değişik hücrelerim değişik şekillerde birleşerek organlarımı oluşturmaya başladılar. Hareketsiz yeşil hücrelerim üzerimi örterek bedenimin nefes almasını sağladı. Kimi yerlerde çatallanıp uzayarak orman denen doku tipini oluşturdular, kimi yerlerde kısa kalıp bozkır ya da maki adını aldılar. Bütün organlarımın muhtaç olduğu su ile havaysa, onların arasında serbestçe geziniyordu. Su, dağlardaki kaynaklardan ırmak denen kanalları kullanarak içime doğru akıyor, bedenimin çukurlarında gölleniyordu.

Çetin: Bir süre sonra hücrelerim kusursuz bir düzen kurdu. Her şeyin kendiliğinden devam edebilecek kadar mükemmel bir noktaya geldiğini hissediyordum. Kendi başıma koşmaya, yürümeye, soluk almaya, beslenmeye ve çoğalmaya hazırdım. Başımı sessizce aşağı eğdim ve kendimi, beni son bir kez kucaklayan ana rahminin ritmine bıraktım. Hayatımda yaptığım en muhteşem danstı bu. Yepyeni, bilinmeyen bir âleme doğru koşaradım yol alıyor, anamın sancıları ve gözlerindeki umutla kavruluyor, yüz değiştiriyordum. Bacaklarım anamın rahmindeyken daha, başım gökyüzüne değmişti bile. Her canlının başından geçen en büyük sınavı vermiş, yani “doğmayı” başarmıştım.

Gaia: Bir süre sonra hücrelerim kusursuz bir düzen kurdu. Her şeyin kendiliğinden devam edebilmesi için tek bir şeye ihtiyacım vardı: Güneşin ışığı. Çünkü bütün hücrelerimin yaşam enerjisi güneşten geliyordu. Üzerimi saran yeşil ve hareketsiz organlarım güneşin ışığını su ve hava ile birleştirerek yapraklarında depoluyorlardı. Hayvan denen hareketli hücrelerim ise bu yaprakları yiyerek güneşin enerjisini dolaylı yoldan kullanmayı başardılar. Başka hayvanlarsa, yeşil organlarımın hepten tükenmemesi için yaprak yiyen hayvanları yemeyi akıl ettiler ve bedenimdeki kusursuz düzenin devamını sağladılar.

Çetin: Aradan 31 yıl, 2 ay, 20 gün geçti. Kendi başıma olmasa da koşmayı, yürümeyi, büyümeyi ve hatta baba olmayı başardım. İç organlarım havayı emip, besinleri öğüterek bedenimin hareket etmesi için gereken enerjiyi sağlıyorlardı. Neden diye sorsanız bilemem ama yaşamayı ve var olmayı seviyordum işte. Herkes gibi yani. Daha sonra bu hastalığa tutulduğumu öğrendim. Her şeyin yolunda gittiğine inanırken, meğerse ateşe yürüyormuşum. Ciğerlerimde bir yerde bir hücre yumağıdır topaklanmış. Tıpkı ilk günlerde olduğu gibi bölünüp çoğalıyormuş bu hücreler. Sonsuzluğa kavuşmak ister gibi sanki. Ama onlar öylesine çoğalıyorlarmış. Önlerine çıkan bütün engelleri aşıp başka organlarıma yerleşiyorlarmış sonra. Kemiklerime, iliklerime, beynime. Başka yerlere gitmekle de kalmıyorlarmış. Kanımı, soluğumu kirletip, zehirlerini akıtıyorlarmış onların içine. Damarlarımdan akan kanın önüne engeller kurup, onu donduruyorlarmış. Ciğerlerim parça parça olmuş, kaslarım yok olmaya yüz tutmuş, yüreğimin çırpınışını işitemez olmuşum. Ne olacak halim, hiç bilmiyorum. Ben, koca bir insan, bugün sessizce ağlıyorum.

Gaia: Aradan binlerce yıl geçti. Kainatın içinde devinen taptaze bir canlı oldum hep. Kimi hücrelerim öldü ama binlerce yeni hücre doğdu onların ardından. Devinip değişerek, bir derviş dinginliğiyle dönüyordum kâinatın içinde. Neden diye sorsanız bilemem ama yaşamayı ve var olmayı seviyordum işte. Herkes gibi yani. Ama bir gün, bedenimdeki hareketli hücrelerden bazılarının hiç anlayamadığım bir şekilde çoğalmaya başladığını fark ettim. Sanki bütün bedenim bomboşmuş gibi çoğalmak istiyorlardı. Sonsuzluğa kavuşmak ister gibi sanki. Nereye gittiklerini, neye dönüştüklerini bilmeden öylesine istiyorlardı işte. Önlerine çıkan bütün engelleri aşıp bedenimdeki organları kendi istedikleri gibi kullanmaya başladılar. İçine düştükleri tüketim çılgınlığının peşine takılıp, bütün organlarıma yayıldılar. Ormanlara, bozkırlara, göllere, ovalara, dağlara. Her yeri ölü betonlarla kapladılar. Her yere yayılmakla da kalmadılar sadece. Kanımı, soluduğum havayı kirletip, zehirlerini akıttılar içime. Irmaklarımdan akan suyun önüne engeller kurup, barajlar yaptılar. Ormanlarım parça parça oldu, pek çok hayvan yok olmaya yüz tuttu, güneşin doğuşundaki büyüyü hiç kimse görmez oldu. Ne olacak halim, hiç bilmiyorum. Ben, koca bir dünya, bugün sessizce ağlıyorum.

Çetin: Hey Gaia! Bak, şimdi içimde sonsuz bir hızla bölünen hücreler beni nasıl da değiştiriyorlar, bedenimin her köşesinde bana benzemeyen izler bırakıyorlar. Oysa onlar benim kendi hücrelerim değil miydi? Peki öyleyse bu ihanet niye? Belki de yanlışın nerede olduğunu buldum Gaia. Evet, beni kemiren bu hastalık sayesinde kâinattaki her şeyin ikiyüzü olduğunu öğrendim. Biri baktığın şeyin kendi yüzü, diğeri ise onun ait olduğu bütünün yüzü. Bir şeyi gördüm demek için, ikisini birden görmek gerekir. Baktığın şeye çok yaklaşırsan, parçaların yüzlerinde kaybolursun. Çok uzaktan bakarsan eğer, bütünün yüzünden başka bir şey göremezsin. Öyleyse gerçeği görebilmek için, ona hem yakından, hem de uzaktan bakmaya cesaret edebilmeliyiz. Yaşamın bizi getirdiği noktaya göre, duruşumuzu ve algımızı değiştirebilmeliyiz. Benim vücudumu istila eden hücrelerin bunu yapma şansı yok, çünkü onların bakmak ve algılamak gibi yetenekleri yok. Konuya benim tarafımdan baktığında, durum gene aynı. O hücrelerin varlığını bilip, izlerini görsem de onları denetlemek için hiçbir şansım yok. Ama senin durumun farklı Gaia! Her şeyden önce, senin yaşayabilmen için benim ölmem gerekli. Ayrıca ben, senin iki yüzünü de görebilirim. Ona bakıp, onu algılayıp, değişen koşullara göre durduğum noktayı yeniden belirleyebilirim. Bedeninde açtığımız yaraları görüp, başkalarına gösterebilirim. Bundan pişmanlık duyabilirim. Ben, senin bir hücren, seni senin gibi kavrayabilirim. Ben insanım Gaia, boğazıma kadar kötülüğe batmış olsam bile, yolumdan geri dönebilirim. Başka bir insan olabilir, başka bir dünyayı kucaklayabilirim. Bekle, sen de göreceksin.

1 yorum

  1. esma tuncer says

    360 derece ile bakabilmeyi anlatmak istediniz
    sanırım.Bu açı Tanrısal bakış çısı oluyor.Olayları 190 derece ile değerlendirebilsek bile yeterli dünya barışı için.Beğendim.

Bir Cevap Yazın