Yazı

Doğadışı Yazın

Gary Snyder

Bu makale Squaw (“Brodiaea Hasatçıları”) Vadisi’nde 1992 Temmuz’unda düzenlenen “Yaban Sanatı” başlıklı doğa yazını konferans dizilerinin ilkinde Gary Snyder’ın yaptığı sunumdan alınmıştır.

gary-snyder

Gary Synder

Son yıllarda “doğa yazını” giderek artan bir edebî ilgi odağı haline geldi. Odaktaki özne olan “doğa” ve ona (ve onun içerisinde yer alan biz insanlara) yönelik bir kaygı sanatçılar ve yazarlar tarafından – memnuniyet verici bir biçimde – paylaşılmaya başlandı. Bu ilgi pekâlâ postmodernizmin yeni bir aşaması da olabilir, zira modernist avangartlar akıllara durgunluk verecek kadar kent-merkezliydi. Yazarlığa özenen pek çok kişi – illâ kişisel bir kazanç ya da edebî itibar da beklemeksizin – meraklı, saygılı ve kaygılı bir biçimde bu topraklara doğru ilerliyor. Bunu aşkla ve de tutkulu bir ekoloji cengâverliğiyle yapıyorlar, para için değil. (Doğa yazınının ne olması gerektiğine dair halen pek çok farklı görüş ve anlayış mevcut. Büyük ölçüde orta sınıf, orta kültürlü, Avrupalı-Amerikalı bir insan perspektifinden yazılmış yazı ve denemelerde görülebilecek daha eski bir doğa yazınından söz edilebilir. Bu yazın, güzellik, uyum ve ulviyet retoriğine dayanır. John Muir’in yazılarında zaman zaman bizi rahatsız eden şey de zaten bunun aşırıya kaçması. Şimdi isimleri pek hatırlanmasa da, Muir’in daha beter çağdaşları da vardı.)

Devamını okuyun

Doğal Tarımın Yolu

İnan Mayıs Aru

“Tarımın nihai hedefi ekin yetiştirmek değil, insanların yetiştirilip mükemmelleşmesidir,” diyor Masanobu Fukuoka. Bu söz aslında Doğal Tarım Yolu’nun gerçekte ne olduğunun çok açık bir ifadesi. Bu bir yoldur (Dao ya da tarik). Artık meşrebinize göre hangisini seçerseniz seçin; insan-ı kâmile, Buddha’ya, Aydınlanmış kişiye giden bir yol. Çiftçilik ise bu yolun gündelik yaşam içerisindeki en yalın ve pratik ifade biçimidir çünkü doğayla kurulan ilişkinin temelinde romantik bir ideal değil kişinin gündelik ihtiyaçlarını dolaysız bir biçimde karşılayabilmesi yatar.

Devamını okuyun

Gerçeğin Çölü

Serhat Elfun Demirkol 

yeniHarman Nisan 2011 sayısında yayınlandı.

Tunus, Lübnan, Mısır, Libya… Arap dünyası isyanlarla sallanıyor. Tüm dünyanın gözü ve kulağı bu bölgede. İsyanlara demokrasiye doğru atılan olumlu bir adım olarak bakanlar yanında farklı düşünenler de var. Bunlardan biri ise Dilaver Demirağ. Kendisi “illa bir toplum kendi hukukunu tayin ederken batının toplum sözleşmesi denilen modelini birebir taklit etmek zorunda mı?[1]” diye soruyor ve demokrasinin emperyalist bir öge olduğunu ileri sürüyor. Dilaver’e göre batı, kendi demokrasisini tüm dünyaya ihraç ederken bir ülkenin demokratik olup olmamasına karar veren ve bunun standartlarını belirleyen de kendisi. Nitekim, Paris’de bir araya gelen demokrasi temsilcisi ülkelerden bazıları bu yazıyı kaleme alırken Libya’ya hava operasyonu başlattılar.

Devamını okuyun

Örgütlenmenin Matematiği

Serhat Elfun Demirkol

“Hayatında hiç MHP’ye oy vermemiş ilk okuldaki beş arkadaşını bulacaksın, orta öğretimden beş arkadaşını bulacaksın, asker arkadaşından beş tanesini bulacaksın, mahalle arkadaşından beş tanesini bulacaksın, sokaktan da 4 arkadaş, hepsini topla 24. 49 milyon bölü 24. Ortaya çıkan rakam ülkücülerin oy temin etmesi gereken hane sayısı . O hane sayısı 24 oy getirirse 19 milyon oy ile iktidar olursunuz.” – Devlet Bahçeli, MHP Genel Başkanı

Devlet Bahçeli gibi bir ekonomist olmadığımdan kaynaklı olsa gerek bu hesabın içerisinden çıkmam epey vakit aldı. Bahçeli’nin tek başına iktidara göz koyduğu hesaplamanın bir benzerini iktidara göz koymayan aksine sağlıklı ve eşitlikçi sosyal yapıların hakim olduğu bir dünya özlemi içerisinde olan biri olarak yapmaya çalışacağım.

İngiliz antropolog Robin Dunbar’a göre kararlı ilişkiler kurup bu ilişkileri sürdürebileceğimiz kişi sayısı 150’dir. Bu sayı, insan beyninin neokorteks büyüklüğünün bir fonksiyonudur. Dunbar’ın primatlarla yaptığı gözlemler sonucu geliştirdiği bu formüle göre esasen insanlar için 147,8 olan bu sayı, elbette sabit bir değer değil. 100 ile 230 arasında değişebiliyor.

Devamını okuyun

Hidroelektrik Santrallerin Psikopatolojisi

Serhat Elfun Demirkol

yeniHarman Ocak 2011

Anadolu’nun irili ufaklı tüm akarsuları üzerinde yaklaşık 2 bin civarında hidroelektrik santral (HES) inşa edilmesi planlanıyor. HES inşaatlarının bir kısmı devam ederken tepkiler de yükseliyor. Kastamonu’nun Cide ilçesinde yer alan Loç Vadisi de bu projelerden muzdarip olan yerlerden sadece bir tanesi. Santral, 10 yıl önce milli park ilan edilen Küre Dağları Milli Parkı’nın hemen sınırında inşa ediliyor. Vadi ise eşsiz doğasıyla dünyada yalnızca bu bölgede yetişen 29 tür bitkiye ve çok sayıda hayvana ev sahipliği yapıyor. HES’in bölgenin doğasına ve kültürüne olumsuz etkileri olacağını söyleyen yöre halkı ise sarı yazmalarıyla renkli mücadelelerini sürdürüyor. Loç Vadisi sakinleri çok sayıda basın açıklaması ve protesto gerçekleştirdi, vadide çalışmaları engellemek için bir kamp kurdu ve bu röportajı yaparken Cide HES projesinin sahibi ORYA Enerji önünde bir oturma eylemi gerçekleştiriyordu. HES projeleri ekolojik, hukuki ve toplumsal açılardan tartışılsa da mücadele edenleri ve HES projelerini gerçekleştirenleri harekete geçiren duygular ve psikopatolojileri belki de hiç konuşulmamıştı. Loç Vadisi’ne destek olmak amacıyla Kasım ayı içerisinde vadide çalışma yapan bir iş makinesinin üzerine çıkarak inşaatı durduran Klinik Psikolog Sinem Demir ile HES’leri farklı bir şekilde konuştuk.

Devamını okuyun

Yerli Ruhunu Kurtarmak

Derrick Jensen

Nisan 2001’de “The Sun” dergisinde yayınladı
Çeviren: Cem C.  Düzeltme: Serhat Elfun Demirkol

Martín Prechtel ile Röportaj

Martín Prechtel, New Mexico’da, insanların Avrupalılardan önceki eski yaşamlarını hâlâ sürdürdükleri bir Pueblo Yerlisi Rezervasyonunda büyüdü. Annesi, Pueblo okulunda öğretmenlik yapan bir Kanada yerlisiydi. Babası beyaz bir paleontologtu. Martín, buradaki kültürü ve toprağı sevmişti. “Hayatımın ilk yıllarını, bu yaşam tarzının güzelliğini anlayamayan bir kaç beyaz adamın ellerinde bu güzel dünyanın tamamen yok olabileceği korkusuyla yaşadım.” diyordu. Prechtel güzelliği öldüren bu tehlikeli güce karşı çalışmaya başladı. “Yerliler buna ‘beyaz adamın tarzı’ diyordu, ama bundan daha fazlasıydı. Bulaşıcı gücü beyazları da yemişti ve onları destekçisi yapmıştı. Bu korkunç sendromun halkların doğal ve vahşi doğasına hiç bir faydası yoktu.”

Devamını okuyun

Kendimizi Korkunun Tuzağından Nasıl Serbest Bırakabiliriz?

Derrick Jensen

1996’dan kırpılmış bir gazete parçası tutuyorum elimde. Kıvrımları yıpranmış, sayfa sararmış. Başlıkta şöyle yazıyor: “anne ayı trenlere saldırıyor.” İki oğlu trenler tarafından öldürülünce, anne bozayı geçen her trene saldırmaya başladı.

Önce bu gazete parçasını cüzdanımda taşıdım, daha sonra çalışma masama yazdım. Cesur olmanın, yaşıyor olmanın ne olduğunu hatırlamama yardımcı oluyor.

Dünyanın iktidardakilerin açgözlülüğü, nefreti ve deliliği yüzünden tahrip edildiğini düşünürdüm. Elbette hala –herkesin dikkat etmesi gerektiği gibi- öyle düşünüyorum ama kendi korku doluluğumuzun bu tahriple nasıl işbirliği içinde olduğunu her geçen gün daha iyi görmeye başladım.

Hayır, bunu aynı eski mısrayı kusarak, yani tuvalet kağıdı kullandığım için ormanların yok olmasında Wayerhaeuser’in CEO’su kadar kabahatli olduğumu söyleyerek açıklamıyorum. Gezegeni öldürenler için şefkat duymamız gerektiğini, evimizi yıkanları durdurmamız için önce tüm öfkemizi kendi kalplerimize yöneltmemiz gerektiğini de söylemiyorum. Hepimizin gezegenin tahrip oluşunda aynı sorumluluğa sahip olduğunu ve kişisel olarak benim ve bir takım çevrecinin kolektif olarak yeterince saf, iyi, sevgi dolu olmasının her şeyi gerçekten düzeltebileceğini ifade eden gerçekdışı düşünceyi tekrar etmiyorum.

Devamını okuyun

Uygarlığa Dair Yedi Yalan

Ran Prieur

1. İlerleme. “İlerleme” yalanı onun sadece iyi ya da kaçınılmaz olduğu değil; onun (hep) var olduğu, bizim de onu her zaman düz bir çizgi şeklinde, tek yönlü, sürekli ve olumlu anlamdaki değişim olarak tecrübe ettiğimizdir. “İlermeyi” bu şekilde düşünebiliriz; çünkü kültürümüzün merkezinde yer alan bir yalandır ve her yerde onun yanılsamaları ve fantezileri bulunmaktadır: “Alt” sınıflardan “üst” sınıflara yükseldiğimiz bir eğitim sistemi var – ama bu yükselme gerçek değil, sadece bize anlatılan bir masal. Deneyim yerine kalıplaşmış hikâyeler, sezgi yerine akıl, çeşitlilik yerine tek tiplilik, bağımsızlık yerine kabullenme ve doğaçlama yerine tahmin edilebilirliği koyduğumuz bu değişim, egemen sisteme daha iyi uyum sağlamamız için. Ardından “alt” mevkilerden “üst” mevkilere yükselmemiz gereken ücretli çalışma sistemi gelir. Ama çok azımız bunu yapar ve her halükârda “üst” (mertebe) yalnızca egemen sistemin ilgimiz, değerlerimiz ve ruhlarımız üzerinde daha sıkı bir hakimiyete sahip olduğu anlamını taşır.

Devamını okuyun

Sarah Baartman: Uygarlığın Karanlığında Bir Afrodit

Mesud Ata

yeniHarman dergisinin Ekim 2010 sayısında yayınlanmıştır.

sarah-baartman

Kalça ve vajinasının büyüklüğü nedeniyle bir ‘arzu nesnesi’, bir ‘ucube’ diye Avrupalıların eğlencesi olan; bilim adamlarının elinde bir deney hayvanına dönüştürülen Sarah Baartman’ın Afrika kolonilerinden Avrupa’daki egzotik insan sergilerine uzanan öyküsü. Uygar insanın insan kafesleri ve bugünün ucube şov dünyası…

Sarah “Saartjie” Baartman’ın başına gelenler, uygar insanın nasıl bir ahlak üzerinde varolduğunun hikayesidir. Afrika’nın Avrupa’ya en uzak şehirlerinden Cape Town’da Khoisan kabilesinin bir kızı olarak doğan Sarah’ın hayatı, Avrupalı uygar insanın eline düşmesiyle bir felakete dönüşmüştür.

Devamını okuyun

Dünyayı Kurtarmak İçin Yapmamız Gereken Tek Şey

Serhat Elfun Demirkol 

bol dumanlı yeniHarman‘ın Ekim 2010 sayısında yayınlanmıştır.

Tren camından dışarıyı seyrederken çocukluğumun geçtiği, şimdi ise sulara gömülü olan vadiyi hayalimde geziyorum. Vadide yaşadığım hikayeler, artık baraj gölünün üzerinden yüzüme yansıyor. Ampullerimizi değiştirseydik çocukluğumun oyun arkadaşları boğulmamış olur muydu? Daha kısa duş alsaydık son 50 yılda Marmara Denizi kadar bir alan kurumamış olur muydu? Arabaya daha az binseydik Boğazlardan bir yılda 55 bin tanker geçer miydi? Çöplerimizi ayrıştırsaydık Çığlıkara’daki sedir ormanları ve Munzur’daki meşe ormanları katledilir miydi? Son 7-8 yılda 43 bin maden arama ruhsatı verilir miydi? Ya da 2 bin hidroelektrik santral planlanır mıydı? Organik ürün satın alsaydık genetiği değiştirilmiş tohumlar tarlalarımıza girebilir miydi? Dilovası’ndaki Dilderesi’nin Marmara Denizi’ne akan kahverengi suyu keskin bir kokuyla birlikte “Merhaba!” diyor. Ah, keşke evet diyebilsem.

Dünyayı kurtarmak için yapmanız gereken 100 şey… 50 şey… Hayır, hayır… Yalnızca 10 şey. Yeşil politika, yeşil teknoloji, yeşil tüketim, yeşil kapitalizm, yeşil bok, yeşil püsür… Kullanılmayan yolları zaman içerisinde inatla kaplayan otların rengi yeşil evcilleşiyor, etiketleşiyor.

Devamını okuyun