Yazı , , ,
1 Yorum

Bitkiler Karşılık Verir

Derrick Jensen

Kelimelerden Eski Dil kitabından ilginç bir bölüm.

“Bedenin karbonu, gerçekten karbondur. Bu yüzden ruh aslında gerçekten dünya’dır.” – Carl Jung

Bazen öyle olur ki insan, yaşamını geriye döndürülemez bir biçimde değiştiren ânı tamı tamına seçebilir. Cleve Backster için bu, 1966 yılının 2 Şubat günü sabahın erken saatlerinde, idare ettiği yalan makinesinin çizelge zamanının on üç dakika ve elli beşinci saniyesinde gerçekleşmişti. Yalan makineleri üzerine dünyanın tanıdığı bir uzman ve dünya çapında yalan bulma incelemeleri yapan kişiler tarafından kıstas kabul edilen Backster Bölge Benzerlik Testi’nin yaratıcısı olan Backster, bir karşılığı başlatma beklentisiyle deneğin iyiliği açısından tehlike oluşturmuştu. Denek elektro-kimyasal olarak bu tehdide karşılık vermişti. Denek bir bitkiydi.

Yaklaşık otuz bir yıl sonra ona bu konuda sorular sormaya fırsatım olmuştu.

“Özel olarak bitkilerle ilgilenmiyordum, ama binanın zemin katında bulunan çiçekçi iş yerini kapattığı için bir satış yapılıyordu ve sekreter de büro için bir çift bitki satın aldı: bir kauçuk bitkisi ve latince adı dracaena cane olan bu bitki. Saksıların dibinden su akıp gidene dek musluğun altında tutarak onları suya doyana kadar sulamıştım ve nemin bitkinin en üstüne ne kadar zamanda çıkacağını görmek için meraklanıyordum. Özellikle dracaena ile ilgileniyordum, çünkü su uzun bir gövdeyi tırmanmak ve sonra uzun yaprakların ucuna ulaşmak zorundaydı. Eğer yalan makinesinin ciltteki ani karşılıkları gösteren dedektörünü bir yaprağın ucuna bağlarsam, nem elektrotların arasına ulaştığında en küçük bir direncin kağıt üzerine kaydedileceğini düşündüm.”

“Bu, en azından, asıl öyküdür. Daha derinde bir başka nedenin olup olmadığından emin değilim. Bir başka bilinç düzeyindeki herhangi birisinin bunu yapmam için dürtüklemesi de olasıdır.”

“Çizelge üzerinde yalan makinesine bağlı bir insanın karşılığına benzer bir şeyler fark ettim: suyun yaprağa ulaşmasından beklediğim gibi bir şey değildi. Yalan detektörleri şu ilke üzerine çalışırlar. Eğer insanlar iyiliklerine karşı yapılan bir tehdit algılarlarsa, fizyolojik olarak beklenen yollarla karşılık verirler. Eğer bir yalan makinesini bir cinayet soruşturmasının bir parçası olarak yönetiyorsanız, bir şüpheliye, “Şu ve şu kişiye ateş edip öldüren sen miydin?” diye sorabilirsiniz. Eğer doğru yanıt evet ise, şüpheli yalan söylerken yakalanacağından korkacaktır ve derisine bağlı elektrotlar da bu korkunun fizyolojik karşılığını bulacaklardır. Böylece bitkinin iyiliğine tehlike oluşturmanın yollarını düşünmeye başladım. İlkönce yakınlarındaki bir yaprağı sıcak bir kahve fincanına batırmayı denedim. Bitki şimdi bıkkınlık olarak tanımlayacağım bir karşılık gösterdi – çizelge üzerindeki çizgi aşağı doğru yönelmeyi sürdürdü.”

“Sonra çizelgenin on üç dakika, elli beşinci saniyesinde yaprağı yakma ile ilgili bir görünü aklıma geldi. Sözle ifade etmedim; bitkiye ve donatıma dokunmadım. Yine de bitki çılgına döndü. Kalem çizelgenin tepelerine fırladı. Bitkinin tepki göstermiş olabileceği tek yeni şey, zihinsel görüntüydü.”

“Yandaki büroya geçerek sekreterimin masasından kibritler aldım ve bir tanesini yakarak yakınlardaki bir yaprağın yanından birkaç kez geçirdim. Yine de, herhangi bir artışın dikkate değer olmayacağı aşırı bir tepkiyi zaten görüyor olduğumu fark ettim. Böylece farklı bir yaklaşım denedim: Kibritleri sekreterin masasına geri götürerek tehdidi uzaklaştırdım. Bitki anında sakinleşti.

“Hemen önemli bir şeylerin yaşanıyor olduğunu anladım. Geleneksel bir bilimsel açıklama düşünemiyordum. Laboratuarın olduğu dairede başka hiç kimse yoktu ve mekanik bir tetiklemeyi sağlayabilecek herhangi bir şey yapmıyordum. O andan itibaren bilincim eskisiyle aynı değildi. Tüm yaşamım bu konuyu incelemeye adanmıştı,” dedi.

Onunla bir dergi adına röportaj yapmak için buraya gelmiştim. Geldiğim için mutluydum. Çocukken çalışması hakkındaki yazılanı ilk kez okuduğumdan beri onunla konuşmak istiyordum. Onun 2 Şubat 1966’da yapmış olduğu gözlemlerin yalnızca kendisinin değil, benim de yaşamımı değiştirdiğini söylemek yanlış olmaz sanırım. Gençlik yıllarım boyunca ve yirmili yaşlarımın başında canlı bir dünyayla ilgili algılamamın kararsız olduğu sırada, bir parçam onun çalışması ile ilgili olarak okuduklarıma geri dönüp duruyordu. Kalben anladığım şeyin – dünyanın canlı olduğunun ve duyulara ve algıya sahip olduğunun – deneysel olarak doğruluğunun saptanmasını sağlamıştı. Ve bu hâlâ bilime inandığım sırada olmuştu.

Backster sözlerini sürdürdü: “O ilk gözlemden sonra neler olduğu konusunda açıklamalarını almak için farklı alanlardan bilim adamlarıyla konuştum. Ancak bu onlara yabancıydı. Bu yüzden temel algılama adını vermeye başladığım şeyi daha derinlemesine araştırmak için bir deney tasarladım.”

Onun “temel algılama” sözlerini duyunca kaşlarımı kaldırdım. “Tanık olduğum şeye aşırıduyusal algılama adını veremezdim, çünkü bitkiler başlangıçta ilk beş duyunun çoğunluğuna sahip değiller. Bu algılama bitki açısından daha temel veya birincil bir düzeyde yer alır gibi görünüyordu. Her neyse, tuzlu su karidesleri otomatik olarak gelişigüzel aralıklarla hafiften kaynayan suyun içine atılırken laboratuarın diğer ucundaki bitkinin tepkilerinin kaydedildiği bir deney ortaya çıktı,” dedi.

Makineli tüfek benzeri sözcükleri ardı ardına sıraladığı konuşmasına ara verdi ve sonra devam etti: “Deneyi yapan kişi ve deneye tâbi tutulan bitkiler arasındaki bağı elemek çok, çok güçtür.” Bitkilerle olan kısa bir birliktelik bile – yalnızca birkaç saat – onların size alışmaları için yeterlidir. Sonra siz deneyi otomatik ve gelişigüzel bir duruma getirerek ve laboratuvarı terk ederek, deneyin ne zaman başladığından tamamen habersiz olmanızı garantileseniz bile, nereye giderseniz gidin bitkiler size alışmış olarak kalmayı sürdüreceklerdir. İlk başta ortağım ve ben bir blok ötedeki bir bara giderdik, fakat bir süre sonra bitkilerin tuzlu su karideslerinin ölümlerine değil de, onun yerine söyleşilerimizdeki heyecan düzeylerinin yükselişine düşüşüne karşılık verdiklerinden şüphelenmeye başladık.

“En sonunda bitkileri bir başkasına satın aldırdık ve onları binanın kullanılmayan bir yerinde sakladık. Deneyin yapılacağı gün bitkileri içeriye getirdik, onları merkezi bir düzene bağladık ve oradan ayrıldık. Bunun anlamı bitkilerin yabancı bir çevrede olmalarıydı, elektrodların baskısı vardı, yaprakları arasından süzülüp giden bir elektrik akıntısı vardı ve terk edilmişlerdi. Bize veya başka hiç kimseye alışmış olmadıklarından, onlara çevreleri hakkında bilgi verecek herhangi bir şeyi bulmak için “etraflarına bakmaya” başladılar. Sonra ve yalnızca o zaman tuzlu su karideslerinin ölümleri kadar kolayca fark edilmeyen bir şey, bitkiler tarafından duyulmaya başlandı.”

“Yalnızca insanlara mı alışıyorlar, yoksa çevrelerindeki başka şeylere de aynı biçimde alışabiliyorlar mı?” diye sordum.

Cleve, “Buna bir örnekle yanıt vereceğim,” dedi. “Sık sık bir bitkiyi merkezi bir düzene bağlar ve yalnızca kendi işimle ilgilenirim. Sonra onun neye karşılık verdiğini gözlemlerim. Bir gün kahve yapmak için bir çaydanlıkta su kaynatıyordum. Sonra, çaydanlığa başka bir şey için gereksinim duyduğumu fark ettim ve böylece kaynar suyu musluğun içine döktüm. Monitöre bağlı olan bitki büyük bir tepki gösterdi. Sonunda, uzunca bir süre musluğun içine kimyasallar veya sıcak su dökmezseniz, orada balta girmemiş küçük bir ormanın yetişmeye başladığı ortaya çıktı. Bitki mikropların ölümüne karşılık veriyordu.”

“Bakteri düzeyindeki algılama kapasitesinden hayrete düşmüştüm. Örneğin, örnek olarak aldığınız iki kaptaki yoğurttan bir tanesi diğerinin beslendiğini anlayabilecektir. Bir tür, ‘O yiyeceğini alıyor. Benimki nerede?’ der gibi. Bu eşit derecedeki bir tekrarlanabilirlikle oluyor. Ya da örnek olarak iki kap yoğurt aldınız, bir tanesine elektrotlar bağladınız ve diğerinin içine antibiyotik attınız. Elektrot bağlanmış olan yoğurt diğerinin ölümü karşısında büyük bir tepki veriyor. Ve her ikisinin aynı tür bakteri olması bile gerekmiyor. Şimdiye kadar sahip olduğum ilk siyam kedisi yalnızca tavuk yerdi. Laboratuardaki buzdolabında pişirilmiş bir tavuk tutar ve her gün bir parçasıyla kediyi beslerdim. Sonlarına yaklaştığım zaman tavuk oldukça bayatlamış ve bakteri üremeye başlamış olurdu. Bir gün bir miktar yoğurdu donatıma bağlamıştım ve tavuğu buzdolabından çıkarıp etten dar ve uzun parçalar koparmaya başladığım zaman yoğurt karşılık verdi. Ardından tavuğu oda sıcaklığına getirmek için sıcak bir lambanın altına koydum ve bakteriye ulaşan sıcaklık yoğurtta daha büyük tepkilere neden oldu.”

“Bunu etkilediğinizi nereden biliyordunuz?”

“O zaman tepkinin farkında değildim. Laboratuarın her yerinde şalterlerim vardı ve ne zaman bir iş yapsam uzaktaki çizelgenin üzerine bir işaret koyacak olan bir şaltere basardım. Yalnızca daha sonra yoğurttaki tepkileri laboratuarda olanlarla karşılaştırırdım.”

“Kedi yemeğe başladığında bitki yeniden karşılık veriyor muydu?”

Oldukça enteresan, bakterilerin bir savunma mekanizmaları var gibi görünüyor. Şöyle ki aşırı tehlike onların şok benzeri bir duruma gelmelerine neden oluyor. Aslında bayılıyorlar. Bunu aynı zamanda birçok bitki de yapıyor. Eğer onlarla yeterince uğraşırsanız, onlar tepki vermiyorlar. Görünüşe göre bakteriler bunu yapmıştı, çünkü onlar kedinin sindirim sistemine ulaşır ulaşmaz sinyal yok oldu. O andan sonra düz bir çizgi vardı.”

Ölüm üzerine söyleşiyi, kendilerini Amaru’ya sunan tavukları, kendisini bana teslim eden ördeği ve aynı zamanda bir aslan tarafından eti butu parçalanmış olan Afrikalı araştırmacı Dr. Livingstone hakkında okuduğum bir öyküyü düşündüm. Dr. Livingstone daha sonra saldırı sırasında acı hissetmediğini, ama cennetteymişçesine bir mutluluk hissine kapıldığını anlamıştı. Kendisi için, kendisini başkalarına vermenin sorun olmayacağını söylemişti.

Bunu Cleve’a anlattım ve o gülerek başını salladı. Sonra şunları söyledi: “Bir kez bir uçaktaydım ve yanımda küçük bir pille çalışan, ani karşılıkları gösteren bir ölçü aleti vardı. Mürettebat tam yemek servisi yapmaya başladığı sırada aleti çıkardım ve yanımda oturan kişiye, ‘İlginç bir şey görmek ister misiniz?’ diye sordum. Bir parça salatayı elektrotların arasına yerleştirdim ve insanlar salatalarını yemeye başladıklarında bazı tepki oluşumları oldu ki bu, yapraklar şoka girdiklerinde durdu. ‘Tepsiler toplanana kadar bekleyin,’ dedim, ‘ve ne olduğunu görün.’ Mürettebat yemeklerimizi uzaklaştırdığında salata tepki oluşturmaya yeniden başladı. Koridor tarafındaki koltukta ben oturuyordum ve hâlâ yanımdaki adamın salata yapraklarını elektronik bir aygıta bağlayan bu çılgın bilim adamından kaçmak için bir yol bulamadan camın yanında yerine bağlanmış olarak oturduğunu anımsarım.”

Yolcunun yaşadığı şoku pekâlâ hayal edebiliyordum. Cleve çılgın bilim adamı gibi görünür. Beyaz saçları kısa kesilmiştir ve kaslı yapısı II. Dünya Savaşından sonra, gençken ordudan ayrıldığında vücut geliştirmenin onun için önemli olduğunu ele verir. Tarzı tam da beklediğim gibiydi. Hızlı bir biçimde konuşuyor, düşünceler dilinden çok hızlı boşalıyor ve kendisinin veya başkalarının esprilerine kolayca gülüyordu. Laboratuarda çılgın bir bilim adamı tipinden bekleyeceğim gibiydi: ani karşılıkları gösteren bir yığın alet, bitkiler (şimdi odanın büyük bir bölümünü kaplayacak kadar büyümüş olan asıl dracaena cane), kediler, laboratuar sıraları, kimyasal başlıklar (çok zaman önce buranın Uyuşturucu Maddeyle Mücadele Dairesi laboratuarı olduğunu yıllardan kalmış şeyler, ama artık başlıklar bitkilere ev sahipliği yapıyorlar ve oyuncu kedilerin patileriyle vurmalarından korunmaları için plastikle sımsıkı kaplanmışlar), büyük bir akvaryum kitaplar, buzdolabı ve bir dolu kapalı devre televizyon ekranı (binadaki kuyumculara elektronik güvenlik sistemi sağlama karşılığında daha küçük kira ödüyor)… Laboratuarda çalışıyor. Laboratuarda yiyip içiyor. Laboratuarda uyuyor. Bu onun yaşamı. Kendisini adama biçimine hayran olmuştum.

Cleve konuşurken, buraya gelmemden kısa bir süre sonra, laboratuarı ve aynı zamanda hâlâ yasayı uygulayan memurlara yalan bulma dersleri verdiği bodrum dairesini gezdirirken anlattığı bir öyküyü düşündüm. “Yaşamımı kazanmak zorundaydım ve temel algılama araştırmasından tek kuruş kazanmadım.” Gençken yüksekten atlayarak suya dalanları çok kıskandığını, ama kendisinin daha sığ sulara bile balıklama atlamaktan korktuğunu söylemişti. Böylece on metre yüksekliğinde bir atlama kulesine tırmanmış ve arkadaşından eşofmanının altını benzinle ıslatarak kendisini ateşe vermesini istemişti. Bilinçli olarak seçilen daha büyük korku sonucunda daha küçük korkuyu umursamamıştı. Sonunda iki yaz sezonu boyunca profesyonel olarak bir gösterinin parçası olan “ateşli dalışlar” yapmıştı.

Şimdiki zamana döndüm ve Cleve’in konuştuğunu duydum: “Söz konusu olayda salata, acı çekmemek için koruyucu bir duruma geçiyordu. Tehlike geçtiği zaman tepki oluşturma kapasitesi geri geliyordu. Hücresel düzeydeki bu elektrik enerjisi kesilmesinin, sanırım en uç noktada travma yaşayan insanların şok durumlarıyla bağlantısı bulunuyor.”

“Bitkiler, bakteriler, salata yaprakları…”

“Yumurtalar… Eskiden New York’ta yaşarken doberman cinsi bir köpeğim vardı ve ben ona her gün bir yumurta yedirirdim. Bir gün, bitkilerden birini ani karşılıkları gösteren büyük bir ölçü aletine bağlamıştım ve yumurtayı kırdığım anda alet çıldırdı. Bu, yüzlerce saat sürecek olan yumurtaları izleme sürecimi başlattı. Döllenmiş veya döllenmemiş, fark etmez; o hâlâ canlı bir hücredir ve bitkiler bu devamlılığın sona erdiğini algılıyorlar. Yumurtalar da aynı savunma mekanizmasına sahipler. Eğer onlar için bir tehlike oluşturursanız, izleri düzleşir. Eğer yaklaşık olarak bir yirmi dakika kadar beklerseniz, geri gelirler.

“Bitkiler, bakteriler ve yumurtalarla çalışmalar yaptıktan sonra, hayvanların nasıl tepki vereceklerini merak etmeye başladım. Ancak anlamlı izleme yapmak için hareketsiz bir biçimde yeterince uzun süre oturacak bir kedi veya köpek bulamadım. Böylece bunu bedenin dışında uzun zaman dilimleri içinde canlı kalabilme yeteneğine sahip olan ve edinilmeleri kesinlikle daha kolay olan insan sperm hücreleriyle deneyebileceğimi düşündüm. Bir donörden örnek aldım ve bunu elektrotlarla birlikte bir deney tüpünün içine koydum. Sonra donörü spermden birkaç oda uzağa götürdüm. Donör kan damarlarını genişleten ve geleneksel olarak bir felcin durdurulmasında kullanılan ‘amil nitrat’ı solukla içine çekti. Ancak içeri dolan amil nitrat, spermde büyük bir tepkiye neden oldu ve donör soluğunu içine çektiğinde sperm çılgına döndü.

“Böylece insan düzeyindeki tek hücreli organizmaların – spermin – artık donörle birlikte aynı odada olmasalar bile, donörün duyularına karşılık verdiğini gördüm. Yine de araştırmayı sürdürebilmem için bir yol yoktu. Bilimsel olarak uygun olabilirdi, ama yönetsel olarak aptalca olurdu. Kendisini şüpheye adamış olanlar, özel yaşamımla ilgili sorular sorarak benimle kırıcı biçimde alay edeceklerdi.”

“Sonra, ağızdan beyaz hücreleri toplamakla ilgili bir metodu mükemmelleştirmiş olan araştırmacı bir dişçi ile tanışmıştım. Bu, yönetsel olarak gerçekleştirilebilir ve yapması kolay bir şeydi ve tıbbî gözetim gerektirmiyordu. Çizelge göstergesini donörün etkinliklerini gösteren ekranın altında üst üste bindirerek deneyleri an be an videoya çekmeye başladım. Beyaz hücre örnekleri aldık ve daha sonra insanları duygusal bir karşılık elde edilme olasılığı olan, önceden seçilmiş televizyon programlarını izlemeleri için evlerine yolladık – örneğin Pearl Harbor’ı yaşamış eski bir askere Japon hava saldırıları ile ilgili bir belgesel filmi izlettirdik. Kilometrelerce uzakta olsanız bile, bedenin dışındaki hücrelerin hâlâ hissettiğiniz duygulara tepki gösterdiğini bulduk.”

“Sınadığımız en büyük uzaklık yaklaşık beş yüz kilometreydi. Uzayın İçini ve Dışını Araştırmak kitabının yazarı astronot Brian O’Leary beyaz hücrelerini burada, San Diego’da bıraktı, sonra Phoenix’teki evine uçtu. Yolda her birinin zamanını dikkatlice kaydederek canını sıkan olayları dikkatle izledi. Bağlantılı olma durumu o uzaklıkta bile kalmıştı.”

“Tüm bunların anlamı…”

Yeniden gülerek araya girdi. “Evet, çok şaşırtıcılar. Bakterilerin, bitkilerin ve benzerlerinin birbirleriyle nasıl olağanüstü bir biçimde uyumlu olduklarını tekrar tekrar gösteren çekmeceler dolusu yüksek kaliteli anekdotumsu veriye sahibim. Ve insan hücreleri de bu temel algılama yeteneğine sahipler, ancak her nasılsa bu, bilinç düzeyinde kaybedilmiş,” dedi.

Kendi duyusuz halinin ve yakın zamanlarda yeniden uyanmamın doğrulanmasına gülümsedim. “Bilimsel topluluk sizin çalışmanızı nasıl karşıladı?” diye sordum.

“Rupert Seldrake gibi sınırlarda olan bilim adamlarının dışında, bu ilkönce alayla, sonra düşmanlıkla ve şimdi çoğunlukla sessizlikle karşılandı.

“İlk başlarda, temel algılamaya bilim tarafından gözden kaçırılmış olguları gördüğünü iddia eden bu çılgın adamın adını vererek gözlemleri belki değersiz veya önemsizmiş gibi gösterebilirler ümidiyle, ‘Backster Etkisi’ adını verdiler. Ad kaldı, ama temel algılama kolaylıkla akıldan çıkarılıp atılabilecek bir şey olmadığından, bu artık bir küçümseme terimi değil.”

“Bilim adamları tarafından yapılan başlıca eleştiri nedir?”

“Büyük sorun – ve bu genel olarak bilinç araştırması söz konusu olduğunda ortaya çıkan bir sorundur – tekrarlanabilirliktir. Gözlemlediğim olayların hepsi kendiliğinden olmuştu. Öyle olmak zorundaydı. Eğer onları önceden planlarsanız, onları çoktan değiştirmiş olursunuz. Tüm bunlardan şu sonuç çıkar: tekrarlanabilirlik ve kendiliğinden oluş birbirine uymaz ve bilimsel topluluğun üyeleri bilimsel metodolojide tekrarlanabilirliği aşırı önemsedikleri sürece bilinç araştırmasında çok fazla ileriye gidemezler.”

“Kendiliğinden oluş yalnızca önemli olmakla kalmaz, amaç da odur. Herhangi bir şey için öyleymiş gibi yapamazsınız. Eğer bir bitkiyi yakacağınızı söylüyorsanız, ama bunu kastetmiyorsanız hiçbir şey olmayacaktır. Ülkenin farklı bölgelerindeki insanlardan sürekli olarak bitki tepkilerine nasıl neden olacaklarını bilmek istediklerini duyuyorum. Onlara, ‘Özel herhangi bir şey yapmayın. İşinizi yapın; notlar alın ki daha sonra onları çizelge kayıtlarınızla karşılaştırın. Ancak herhangi bir şeyi planlamayın, yoksa deney işe yaramayacaktır,’ diyorum. Bunu yapan insanlar sık sık benimkine yakın karşılıklar alırlar ve sık sık bilim fuarlarında birincilik ödülü kazanırlar. Ancak biyoloji dersine girdikleri zaman onlara yaşamış olduklarının önemli olmadığı söylenir.”

“Bilim adamları birkaç kez benim tuzlu su karidesleriyle yapmış olduğum deneyleri yinelemeyi denediler, ama tüm bunlar metodolojik olarak yetersizlerdi. Deneyi otomatik hale getirmek zorunda olduklarını öğrendikleri zaman yalnızca bir duvarın öteki yanına geçtiler ve neler olduğunu izlemek için kapalı devre televizyon sistemleri kullandılar. Açık bir biçimde bilinçleri deneyden uzaklaştırmıyorlardı.”

Nadir bir olay olsa da, Cleve duraladı, sonra aniden ciddi bir biçimde, “Deneyi yaparken başarısız olmak öylesine kolay ki. Ve dürüst olmak gerekirse, bilim adamlarından bazıları başarısız olduklarında rahatlamışlardı, çünkü başarı, bilimsel bilginin özüne aykırı olacaktı,” dedi.

“Bilim insanları için önceden tahmin edilebilirlikten vazgeçmek, denetimden vazgeçmek zorunda olmaları anlamına gelir. Bu, Batı kültüründen vazgeçmek zorunda oldukları anlamına da gelir: bunun anlamı uygarlık kendi kabul edilebilirlik sınırlarını aşan kötü çevrebilimsel hareketlerin ağırlığı altında yıkılana dek böyle bir vazgeçiş gerçekleşemez,” dedim.

Başını salladı, ancak bunu, onaylamak için mi yoksa düşünürken mi yaptı emin değilim. Sonra, “Bu konuda diğer bilim adamlarıyla kavga etmekten vazgeçtim, çünkü deney başarısız olsa bile onların yine de bilinçlerini değiştiren şeyleri gördüklerini biliyorum. Yirmi yıl önce herhangi bir şey söylememiş olan insanlar bana sık sık, ‘Sanırım artık size yetmişli yılların başlarında yapmış olduklarınızla yaşamımı gerçekten nasıl değiştirmiş olduğunuzu kesin bir biçimde söyleyebilirim,’ diyorlar. Bu bilim adamları o zamanlar sorun çıkarma lüksüne sahip olduklarını düşünmüyorlardı; güvenilirlikleri ve böylece ödenek istekleri etkilenmiş olacaktı,” dedi.

Backster’ın anlattıklarıyla karşı karşıya kaldığımda seçme hakkına sahiptim. Sanırım bunlar çakallarla olan etkileşimlerimle ilgili olarak okuyucuların karşı karşıya kaldıkları seçme hakkıyla aynıydı. Benzer gözlemleri yapmış olanlar dışında herkesin yaptığı gibi, onun yalan söylediğine inanabilirdim. Söylediklerinin doğru olduğuna inanabilirdim ki bu, yaşamış olduğum her şeyi geçerli kılar, ancak bilimsel metotta bilinç, iletişim, algı ve benzerleri üzerine önyargılı düşüncelerin yanı sıra tüm tekrarlanabilirlik düşüncesinin yeniden çalışılmasını gerektirirdi. Veya onun mekanizme özgü bazı değişmez açıklamaları gözden kaçırdığına inanabilirdim. Tüm bunları ona söyledim. Sonra yalan makinesinde gevşek bir telin olduğu konusunda direten bir bilim adamının yazdığı bir raporu gördüğümden söz ettim.

“Araştırmayla geçen otuz bir yıl içinde tüm gevşek tellerimi buldum. Hayır, mekanizme özgü herhangi bir çözüm göremiyorum. Zihin gücü bilgisi ile uğraşan bazı kişiler katı cisimleri zihin gücü ile hareket ettirebilme sanatını iyi bildiğime – yani kalemi zihnimle hareket ettirdiğime inanıyorlar, ki bu oldukça iyi bir beceri olurdu. Ancak benim, deneylerin birçoğunu otomatik ve gelişigüzel hale getirdiğim, daha sonra çizelgeler ve video bantları üzerinde çalışana dek neler olduğunun fakında olmadığım gerçeğini gözden kaçırıyorlar. Geleneksel açıklamalar oldukça eskidi. Harper’s’da ileri sürülen böylesi bir açıklama statik elektrikti: eğer odanın içinde kavga ederseniz ve bitkiye dokunursanız, bir karşılık alırsınız. Ancak tabii ki gözlem süreleri sırasında bitkiye nadiren dokunurum ve her durumda karşılık tamamen farklı olurdu,” diye yanıtladı.

“Öyleyse, bitki tarafından yakalanan sinyal nedir?”

“Bilmiyorum. Her ne ise, sinyalin uzaklaştıkça yok olduğuna inanmıyorum. Eğer elektromanyetik olguyla uğraşıyor olsaydık, bu gerçekleşirdi. Bir bitkiyi alete bağlar, sonra cebimde gelişigüzel ayarlanmış bir kronometreyle yürüyüşe çıkardım. Saat çaldığında eve dönerdim. Uzaklık ne olursa olsun, bitki daima ters yöne döndüğüm anda karşılık verirdi. Ve Phoenix’ten gelen sinyal Brian O’Leary sanki yan odadaymışçasına güçlüydü.”

“Aynı zamanda kurşun kaplı kaplar ve başka materyaller kullanarak sinyali perdelemeyi denedik, ancak onu gizleyemedik. Bu da bana sinyalin aslında bir yerden başka yere gitmediğini, onun yerine kendisini farklı yerlerde gösterdiğini düşündürdü. Tüm bunlar, tabii ki bizi değişmez bir biçimde metafiziğe, maneviyata ait olan bölgeye ulaştırır. Örneğin, dua üzerine düşünün. Eğer Tanrıya yakarıyorsanız ve Tanrı galaksinin dışında uzaklarda bir yerdeyse ve duanız ışık hızında yol aldıysa, Tanrı’nın karşılık verebilmesinden çok uzun zaman önce kemikleriniz toprak olurdu. Ama eğer Tanrı – Tanrıyı nasıl tanımlarsanız tanımlayın – her yerdeyse duanız yolculuk etmek zorunda kalmazdı.”

Yıldızları ve çocukken onların bana verdikleri cesareti ve benim onlara verdiğim düşünceler ve anıları düşündüğüm kadar Tanrıyı düşünmemiştim. Cleve ve ben, her ikimiz de uzun bir an boyunca sessiz kaldık. İkimizin arasındaki masanın üzerinde duran ses kayıt aletine baktım ve makaraların yavaş yavaş döndüğünü gördüm. Yeniden yıldızların ilgisi üzerine düşündüm ve, “Temel algılama, bilincin köklü bir biçimde yeniden tanımlanmasını öneriyor,” dedim.

“Bilinç düşüncesi gibi insanların tekelinde olan bir şeyin kaldırılacağını mı kastediyorsunuz?” Bir an durakladı, sonra sözlerine devam etti: “Batı bilimi bilinçte beynin rolünü olduğundan fazla büyütür. Bütün kitaplar atomun bilinci üzerine yazılmıştır. Bilinç tamamıyla farklı bir düzeyde varolabilir. Uzaktan izleme, yani uzak bir yerden durumları tanımlama üzerine bazı oldukça iyi araştırmalar yapılmıştı. Bunların tümü bilincin özellikle beyinle bağlantılı olarak düşünülmemesi gerektiği düşüncesinin önemine işaret eder. Bu da kendimizi içine tıkılmaktan kurtarmamız gereken bir başka deli gömleğidir.”

Jeanette’in bana bir keresinde anlattığı başka bir öyküyü düşündüm. Rusya’nın kuzeyinde yaşayan yerli bir gruptan bir şamanla görüşüyormuş. Adam ona önceki yıl Karibu türü geyiklerin oldukça geç kaldığını anlatmış. Avlanmaya çıkanlar et bulamadan geri dönmüşler. Şaman transa girmiş ve sonrasında avcılara nereye gitmeleri gerektiğini söylemiş. Avcılar açıkça belirtilen vadiye gitmişler ve geyikleri bulmuşlar. Jeanette ona bir çevirmen aracılığıyla, “Onların nerede olduklarını nasıl bildiniz?” iye sormuş. Adam ellerini açık bir biçimde önünde tutmuş ve “Siz parmaklarınızın nerede olduklarını nasıl biliyorsunuz?” demiş.

Cleve sözlerine devam etti: “Beynin bellekle ilgilisi olabilir, ancak bu kadar çok anının orada biriktirilip saklanmadığı konusunda güçlü deliller gösterilebilir.”

Uyumada çektiğim güçlüğü, sonra aynı zamanda yüksek atlamayı düşündüm. “Atletizmde antrenman yapmanın bütün amacı kaslarda anılar oluşturmakmış gibi görünüyor,” dedim. Başını salladı ve genelde cansız oldukları düşünülen materyallerle çalışıp çalışmadığını sorarak bilinç üzerindeki sorgulamamı daha ileri götürdüm.

“Bazı şeyleri ufak ufak doğradım ve onları jelâtinimsi bir maddenin içinde asılı tuttum. Elektrik sinyalleri aldım, ama bunlar mutlaka çevrede olan biten herhangi bir şeyle bağlantılı değillerdi. Benim açımdan elektrikle ilgili bir örneği deşifre etmek için fazlasıyla acemice yapılmıştı. Fakat bilincin çok çok daha ileri gittiğinden şüpheleniyorum.”

“1987 yılında Missouri Üniversitesi’nde Dr. Sidney Fox tarafından yapılan bir konuşmayı içeren bir programa katıldım, sonra Miami Üniversitesi’ndeki Molekül ve Hücre Gelişmesi Enstitüsü ile birlikte çalıştım. Foc, canlı hücrelerle çarpıcı biçimde benzerlik gösteren özellikleri olan protein benzeri maddelerden gelen elektrik sinyallerini kaydetmişti. Kullandığı maddenin yalınlığı ve bunun sergilediği kendi kendisini organize etme yeteneği, bende yaşamla ilgili iletişimin bu gezegen üzerinde yaşamın gelişiminin en erken evrelerinde de varolduğu izlenimini uyandırdı. Tabii Gaia varsayımı – dünyanın içindeki bir dolu düzenlemeyle birlikte mükemmel çalışan büyük bir organizma olduğu düşüncesi – bununla hoş bir biçimde uyuşuyor. Varsayımı daha ileri götürmenin ve gezegenin kendisinin zeki olduğunu kabul etmenin, sınırları zorlama olacağını düşünmüyorum,” diye yanıtladı.

Çalışmasının dünyanın başka taraflarında nasıl karşılandığını sordum.

“Ruslar ve diğer Doğu Avrupalılar her zaman oldukça ilgili oldular. Ve ne zaman – Budist veya Hindu – Hintli bilim adamlarıyla karşı karşıya gelsem ve yaptıklarım üzerine konuşsak, bana üzüntülerini bildirmek yerine, ‘Sizi bu kadar zamandır durduran neydi?’ diye soruyorlar. Çalışmam Hinduizm ve Budizm tarafından benimsenen kavramların birçoğuyla oldukça mükemmel bir biçimde uyuşuyor.”

“Bizi bu kadar zamandır ne durduruyor?”

“Eğer gözlemlediğim şeyler kesinlikle doğruysa, yaşamlarımızı üzerine kurmuş olduğumuz teorilerin birçoğu üzerinde tam bir ‘yeniden çalışmak gerektirir’ korkusunu yaşıyoruz. ‘Eğer Backster haklıysa başımız dertte,’ diyen biyologlar tanıyorum. Temel varsayımları böylesine sorgulamaya kalkışmak bile belli bir karakter ve kişiliği gerektiriyor. Batılı bilimsel topluluk ve aslında hepimiz zor bir noktadayız, çünkü varlığımızın şimdiki şeklini sürdürme adına müthiş bir bilgiyi görmezden gelmek zorundayız. Ve tüm bu zaman zarfında daha fazla bilgi toplanıyor. Örneğin, Rupert Sheldrake’in köpeklerle yaptığı çalışmayı duydunuz mu? Hem köpeğin beslendiği eve hem de besleyen kişinin işyerine zamanı da kaydeden bir kamera yerleştiriyor. Keşfettiği şey şu: insanlar işten eve her gün farklı bir saatte de dönseler, kişinin işyerinden ayrıldığı anda, evdeki köpek kapıya yöneliyor.

“Bilim adamları bile yaşamla ilgili iletişim fenomeninde tümden hataya düşüyorlar. Yalnızca uzun bir zaman için bu ‘gevşek tellerin’ neden olduğu bir sonuçmuş gibi yapmaya devam edebiliriz. Böylesine açık bir biçimde orada olan bir şeyi sonsuza kadar yadsıyamayız.”

Bir onayı almak iyiydi, ama Backster’a güvenmek istemiyordum. Yalan söylüyor olabilirdi veya deli olabilirdi. Sadece öykünün tutarlı olması gerçeği, kesinlikle doğru olduğu anlamına gelmez.

Akşam yemeğine gittik ve sonra ben uzun bir yürüyüşe çıktım. Döndüğümde geç olmuştu ve Cleve, üzerinde yatmam için bodrum katındaki yastıkları düzenledi. Huzursuz bir biçimde uyudum. Oda fazlasıyla büyüktü, fazlasıyla yabancıydı ve birçok köşesi ve kapısı vardı. En sonunda uyku tulumumu çekerek yandaki küçük bir odaya götürdüm, bir kapıya sandalyeyle ve diğerine de ayağımla barikat kurdum ve uyuklamaya başladım.

Cleve beni erkenden uyandırdı ve laboratuara geri döndük. “Backster Etkisini” kendim görmek istiyordum. Bir bitkiyi alete bağladı ve ben kağıdın kayıt cihazından uzayıp gitmesini izledim. Hisettiğim herhangi bir şey veya söyleşi ile kalemin hareketi arasında bir ilişki kuramıyordum. Kedilerden biri bitkiyle oynamaya başladı. Kalemin gidip gelirken yaptığı salınım büyüklüğü açısından artmış gibi görünüyordu, ancak ben emin olamadım. Gönülsüz bir biçimde bitkiyi yakmayı önerdim. Bitkiden karşılık gelmedi. Cleve karşılık verdi: “Bunu gerçekten yapmayı istediğini sanmıyorum ve ayrıca bunu yapmana ben izin vermezdim.”

Laboratuarın bir başka bölümüne gittik ve o, steril bir deney tüpünün içine yoğurt koydu, sonra içine bir çift steril altın elektrot batırdı. Yeniden konuşmaya başladık. Kalem aşağı yukarı kıpır kıpır kıpırdanıyordu ve bir kez daha tam Cleve’in söylediği bir düşünceye katılmadığımı söylemek için ağzımı açıp soluğumu içime çektiğimde yeniden hareket eder gibi göründü. Ancak emin olamadım. Bir şey gördüğümüz zaman onun gerçek olup olmadığını nasıl anlarız? Yoksa onu, yalnızca, inanmayı çok istediğimiz için mi görürüz?

Cleve binanın başka bir yerindeki işlerini yapmak üzere ayrıldı. Yoğurdun elektriksel karşılığını gösteren çizgi anında düzleşti. Ormanların ağaçlardan yoksun bırakılmasını ve bunun için yasa koyan politikacıları, kötü muamele ile karşı karşıya kalan çocukları ve onlara bunları yapanları düşünerek öfkemi kabartmayı denedim. Çizgi hâlâ düz. Cleve’in ileri sürdüğü gibi, ya bir duyguyu düşünerek bir şeyler hissetmeye çalışmanın önemi olmuyordu veya bu bir düzmeceydi. Belki de başka bir şeyler korkunç bir şekilde yanlış gidiyordu. Belki yoğurt benimle ilgilenmiyordu. Kendi ilgimi kaybederek laboratuarda dolaşmaya başladım. Gözlerim bir takvime takıldı. Daha yakından inceleyince bunun gerçekte bir gemicilik şirketinin reklâmı olduğunu gördüm. Reklâmcılığın her yerde görülebilirliği karşısında birden kabaran bir öfke duygusu hissettim. Sonra ayrımına vardım – kendi kendine olan bir duyguydu! Çizelgenin yanına koştum ve öfkeyi hissettiğim ânla bağlantılı olarak grafiklerde ani bir sivri uç gördüm. Sonra düz çizgi. Ve daha fazla düz çizgi. Ve daha fazla… Yeniden laboratuarda dolaşmaya başladım ve yeniden bir duyguyu harekete geçiren bir şey gördüm. Bu insanların gen haritasının gösteren bir posterdi. İnsan Geni Değişim Projesini düşündüm. Bu, birçok yerli insanın ve dostlarının soykırımsal çağrışımlarından ötürü nefret ettikleri çok büyük ölçekli bir çalışmaydı (Backster çalışmaya katılmamıştı ya da özellikle programın bir hayranı değildi. Daha sonra keşfettim ki sadece poster hoşuna gidiyor). Hareket etmeye başladığım saniyelerden önce birden kabaran bir başka öfke, çizelgede bir başka hamle ve grafikte bir başka sivri uç…

En sonunda Cleve geri geldi. İçimde saklı olan bilim adamı bile mutluydu. Bu uyum sağlama olayını daha önceden açık arazide yaşamış, bunu çakallarla, köpeklerle, ağaçlarla ve yıldızlarla birlikte hissetmiştim. Ve şimdi bunu laboratuarda görmüştüm.

1 Yorum

  1. Pingback: Bitkiler Karşılık Verir | Türkçe

Bir Cevap Yazın