Editör: A. Erdem Şentürk

Yazı ve Bellek

İsmail Gezgin

Antik Yunan kültürü için bilme hatırlamadır. Bir birikimin-deneyimin hatırlanması, geriye doğru zihinsel bir yolculuk anlamına gelir. Kültürün, geleneğin ve iktidarın başka zamanlara ve insanlara taşınabilmesi hatırlamayla mümkündür. Hatıraların geri getirilmesi, geçmişte kalanların günümüze taşınması, tek tek meydana gelen deneyimlerin birikime dönüşmesi, hatırlama eylemiyle gerçekleşir. Ve hatırlamayı birlikte yaşamaya yazgılı insanın vazgeçilmez, yaşamsal edimi olarak kabul edebiliriz. Yunan mitolojisinin önemli karakterlerinden birisi olan Mnemosyne’nin ilksel varlığı bu ihtiyacın önemini ortaya koymaya yeterlidir. Yerin (Gaia) ve Gök’ün (Uranos) kızı; gökyüzü ve yeryüzü arasındaki tüm yaşananların hafızaya alınmasıyla görevli titanın ismidir Mnemosyne. Zeus’un, tanrılar katının iktidarını elinde tutabilmek ve kendisine saygı gösterecek insanları yaratabilmek için ilk yaptığı şeylerden birisi Mnemosyne ile aşk yaşamak olmuştu. Bu aşk, güç ile hafızanın birliğiydi. Zeus, iktidarını, bilgiyle, hafızayla donatmak istiyordu. Birlikte geçirdikleri dokuz geceden Mnemosyne dokuz kız çocuğu dünyaya getirmişti. Bu çocuklar, dili olmayan birikimin dili olacak, deneyimi, hatıraları, göksel yaratımı insanlara aktaracaklardı.

Devamını okuyun

Yaban Yaşam – “Karayı, Denizi ve İnsan Yaşamını Yeniden Yabanlaştırmak”

Cem Alpan

Yabanlık mizacımızdan silinebilir mi?

Yaban Yaşam, George Monbiot, Çeviri: Muammer Pehlivan, Everest YayınlarıYaban Yaşam, bizi yeniden yerküreye dokunmaya çağırıyor. George Monbiot, bu muhteşem yaradılışın “olağan mucizelerine” dikkatimizi çekerek bu sonsuz devinimde etkin bir rol oynamamız gerektiğini hatırlatıyor.

İşte Bu Her şeyi Değiştirir’in yazarı Naomi Kline gibi Monbiot da yerkürenin geleceği için gerekli çevresel duyarlılığın geçmişten farklı bir ekoloji anlayışı getireceğini düşünüyor ve bunun, doğayla olduğu kadar insanlar ve toplumlar arasında da yeni ve olumlu türde ilişki ağları oluşmasında –ve mizacımıza ait iyi özelliklerin yeniden dirilmesinde– etkili olacağını ileri sürüyor; bu gelişmenin daha adil, daha paylaşımcı ekonomiler yaratma fırsatı da yaratacağına inanıyor.

Devamını okuyun

Tarihin En Büyük Aldatmacası

Yuval Noah Harari

Hayvanlardan Tanrılara – Sapiens: İnsan Türünün Kısa Bir Tarihi

Akademisyenler bir zamanlar, Tarım Devrimi’nin insanlık için ileriye doğru atılmış büyük bir adım olduğunu iddia ettiler. İnsan zekasıyla gerçekleşen bir ilerleme hikayesi anlattılar. Buna göre evrim kademeli olarak giderek daha zeki insanlar yarattı. Sonuçta insanlar o kadar akıllı hâle geldiler ki, doğanın gizemlerini çözdüler ve bu sayede koyunları evcilleştirip buğdayı ekebildiler. Ve çok kısa bir süre sonra da, bir şekilde acımasız, tehlikeli ve savaşçı avcı toplayıcı yaşamlarını memnuniyetle bırakıp, hoş ve dingin çiftçi yaşamına geçtiler.

tarihin en büyük aldatmacası

Devamını okuyun

Bir Medeniyet Miti ve Modern Politikanın Gerçeği Olarak Kaos

Göktuğ Halis

Bir Medeniyet Miti ve Modern Politikanın Gerçeği Olarak Kaos

Tiamat ve Marduk

“Sevdiği erkeği kendisine vermeyen yeryüzü Tanrılarını ölüleri yeryüzüne salmakla tehdit eden Ereşkigal’den, Adem ile eşit olduğunu ve bu nedenle ona itaat etmeyeceğini savunan Lilith’e, yalnızca gürültü yaptıkları için tüm insanları yok edeceği tehditlerini savuran Tiamat’a kadar, öfkeli ve kızgın Tanrıçalardan geçilmez Ortadoğu…”

 

Kaos, insan, kültür…

Yahudi/Hristiyan dizgesinin kutsal kitabının “Yaratılış” (Tekvin) bölümü Tanrı’nın gökyüzünü ve yeryüzünü “yaratma” eyleminden hemen sonraki “evren” halinden bahsetmektedir. Bu bölümlerde iki farklı düzleme yer verilir.

Devamını okuyun

END:CIV

end-civ-2011END:CIV; kültürümüzün sistematik şiddete ve çevresel sömürüye olan bağımlılığını inceliyor ve sonuçta zehirlenen tabiatı ve savaş bunalımındaki ulusları derinlemesine araştırıyor. Derrick Jensen‘in Endgame (Oyun Sonu) adlı kitabına dayanan END:CIV izleyiciye şu soruyu soruyor: “Yaşadığınız topraklar, ormanları kesen, suyu ve havayı kirleten ve besin kaynaklarınızı zehirleyen yaratıklar tarafından işgal edilseydi, direnir miydiniz?”…

Devamını okuyun

Günü Ele Geçirin

John Zerzan

Modern yaşamın süratle artan bedeli hayal edebileceğimizden çok daha kötü. Yaşamın dokusunu ve şeylerin tüm duygusunu değiştirerek, başkalaşım ileriye doğru hücum ediyor. Çok uzak olmayan geçmişte, bu yalnızca kısmi bir değişiklik iken; şimdi Makine, hayatlarımızın merkezine her geçen gün daha da fazla nüfuz ederek, kendi mantığından hiçbir kaçışa izin vermeden üzerimize kapanıyor.

Tek durağan devamlılık, bedenin emsalsiz yollarla korunmasız hale gelen devamlılığı ola gelmiştir. Şu anda, Furedi(1997)’ye göre açıkça panik boyutuna varan bir yüksek kaygı kültüründe yaşıyoruz. Postmodern nutuk, bir yüzü kaçınılmaz olarak sistematik terk edilmişliğe varan çilenin dile getirilişini bastırıyor. Dejeneratif hastalıkların belirginliği, sanayi toplumu içinde hayatı olumlayıcı ve sağlıklı her şeyin kalıcı tahribatı ile dondurucu bir koşutluk yapıyor. Hastalıklar belki sanayi toplumunun ilerleyişi içerisinde yavaşlatılabilir, ancak tamamıyla bir iyileşme -öncelikle koşulları yaratan- bu bağlamda hayal dahi edilemez.

Devamını okuyun

Home

Home DocumentaryDünya çevre gününde 90 ülkede aynı anda yayımlanan, Yann Arthus-Berntrand‘ın yönettiği Home, özellikle görsel açıdan çok zengin, tavsiye edebileceğimiz bir belgesel.

Dünyamızın  hassas ve mükemmel bir sisteme sahip olduğunu ve yaşamın da buna borçlu olduğunu vurgulayan belgesel, insanlığın tarım devriminden bu yana giriştiği mücadelesinin, karbon enerji tüketimi ve sonrasını ele alarak, dünyamız üzerinde neden olduğu ekolojik yıkımlardan ve sonuçlarından söz ediyor. Belgeselin sonunda ise karamsar havayı bozmak adına bizlere, bireysel olarak yapabileceğimiz şeylerin oduğunu hatırlatıyor. Fakat özellikle güneş enerjisi ve tüketicinin bilinçlenmesine yönelik umutlar, belgesel boyunca çizilen karamsar tabloyu ne ölçüde değiştirebilir, hala tartışma konusu.

Devamını okuyun

Dünyaya Orman Denir

Dünyaya Orman Denir“Yazmak çoğunlukla zor ama keyifli bir iştir benim için; bu öyküyü yazması kolaydı ama pek keyifli değildi. Bana hiç seçenek bırakmadı. Ülserli bir patronun sekreterine mektup yazdırması gibi yazdırdı kendini bana. Ben orman ve düş üzerine yazmak istiyordum, yani belirli bir ekolojiyi içeriden bir bakışla betimlemek, biraz da Hadfield’in ve Dement’in uyku düşlerinin işlevleri ve düşün yararları üzerine görüşleriyle oynamak istiyordum. Ama patron ekolojik dengenin tahrip edilmesinden ve duygusal dengenin reddedilmesinden bahsetmek istiyordu. Oyun oynamak istemiyordu. Ahlak dersi vermek istiyordu. Ahlak dersi veren öyküleri pek sevmem, çoğunlukla iyilik duygusundan yoksun olurlar. Umarım bu öykü öyle değildir. Madem bir kere ahlak dersi vermek zorunda kaldım, şunu söyleyebilirm bir tek: Don Davidson olmak Raj Lyubov olmaktan daha da acı vericidir.” (Arka kapaktan)

Ursula K. Le Guin

Devamını okuyun

Savaşların Kökeni Üzerine

John Zerzan

Çeviren: Mustafa Çölkesen – dikine

Savaşlar medeniyetin bir ürünüdür. Uygarlık yayılıp, derinleşirken savaşların çokluğu, rasyonelleştirilmiş, kronik varlığı da o ölçüde arttı. Savaşların ortadan kalkmamasının özel nedenleri arasında kitlesel endüstriyel yaşamın korkusundan kaçma arzusu da bulunmaktadır. Kitlesel toplum elbette yansımasını kitlesel askerlikte bulmaktadır ve bu, erken medeniyetlerden beri bu şekilde gerçekleşti. Savaşlar, hiper-gelişen teknoloji çağında bölünmeler ve düzensizliklerden beslenmektedir.

(Bir çok kişi, önemsiz, sembolik “protesto” eylemlerini onaylarken) ona karşı çıkacak bir sebep veya gerekçe gösterebilecek durumda değiliz. Savaşlar, Homeros’un Odeysseus’unda kendi sözcükleriyle “insana özgü bir iş” haline nasıl geldi ? Örgütlü savaşların, genellikle, erken endüstri ve karmaşık toplumsal kurumlar vasıtasıyla geliştiğini biliyoruz. Ancak köken sorunu Homeros’un erken Demir Çağı’nın bile öncesine işaret etmektedir. Konuyla ilgili arkeolojik/antropolojik eserler ise şaşırtıcı ölçüde az sayıdadır.

Devamını okuyun

Devlete Karşı Toplum

Pierre Clastres

İlkel toplumlar devletsiz toplumlardır: Bir olguya işaret eden ve kendi başına düşünüldüğünde doğru olan bu yargı, aslında siyasal antropolojinin kesin bir bilim olarak oluşmasını güçleştiren bir görüşü, bir değer yargısını gizliyor. Gerçekte burada söylenmek istenen, ilkel toplumların belli bir şeyden -devletten- yoksun oldukları ve bunun diğer bütün toplumlar -örneğin bizim toplumumuz- gibi, onlar için de vazgeçilmez olduğudur.

Devamını okuyun