Mekânın Hikâyeleri
3 Nisan 2010
Şu anda yazılanları okurken ne duyuyorsunuz? Muhtemelen yazdıklarımı içinizden okuyorsunuz – ya da mırıldanarak. Yine de tek başlarına anlamsız görünen bu işaretler siz üzerinde gözlerinizi gezdirirken kafanızın içinde bir yerlerde yankılanıyor ve benim size anlatıyor olduklarımı dinliyorsunuz. Bu işaretlere dökebildiğim kadarıyla anlatımımdaki duyuguyu da belki yakalayabiliyorsunuz. Karşınızda dikilip tüm bunları konuşuyor olsaydık büyük olasılıkla duruşumun, ses tonumun, bedenimin ortaya koyduğu tüm işaretleri ve izleri takip edebilecektiniz. Tıpkı tüm varlıkların sahip olduğu izler gibi benim varlığımın izleri de sizlere şu an farkında olmadığımız bir dünyanın hikâyesini anlatır durur. Görürüz, görülürüz, duyarız, duyuluruz, hissederiz, hissediliriz…
Bir gün, yolculuğu sırasında Uru, kimsenin görmediği, kimsenin konuşmadığı, kimsenin duymadığı, kimsenin bir şey yapmadığı ve kimsenin düşünmediği bir yere geldi. Burası komşuları tarafından Uyuyanlar Vadisi olarak bilinirdi. Dünyanın geri kalanında Uyandırıcı olarak bilinen Uru, Uyuyanlar Vadisi’nde farklı bir isme sahiptir ve bu hikaye bu ismi nasıl aldığı üzerinedir.