Arşiv » Antropoloji

Man from Earth

4 Kasım 2008

Bir insan hayal edin, ilk çağlardan bu güne dek hayatta kalmış bir “Kro-magnon”. Ve bir oda hayal edin, bir antropolog, bir arkeolog, bir biyolog, bir din bilimci ve bir psikolog buluşmuşlar, hepsi dallarında uzman insanlar. Ve hepsi 14 bin yaşında olduğunu iddia eden bu adamın iddiasını çürütmeye çalışıyor. Filmin içinde geçen tartışmalar sizi iyiden iyiye içine çekiyor. Sohbetin başlangıcında, bir yerinde avlanmak için “En güzel vahşi oyun” demesi, kişiyi içten içe bir gizeme sürüklüyor ve hemen arkasından “Doğal olan doğal beslenir” demesi, uygar insanın doğadan uzaklaştığını vurguluyor. Son olarak filmde geçen önemli bir repliği paylaşmak istiyorum:

“Zaman… Göremeyiz, duyamayız, tartamayız, laboratuarda ölçemeyiz. Bir nanosaniye önce olduğumuz ile, şimdiki oluşumuz ve bir nanosaniye sonra ki olacağımız, subjektif var oluş farkındalığı. Hopiler (“Barışcılar”, Amerika Arizona civarında yaşan bir Kızılderili kabilesi.) zamanı bir manzara olarak düşünmüşler. Önümüzde, arkamızda var olan bir manzara. Ve biz onun içinde ilerliyoruz.  Dilim dilim.

-Saatler zamanı ölçer ama.

-Hayır saatler kendilerini ölçer. “Bir saatin referansı yine başka bir saattir.”

Zamanın içinde insanın yolculuğunu anlatan canlı bir tanık. Değerlerinizi sarsmaya başlayan bir kanıt gibi karşınızda. Filmin tek mekanda geçmesi, konuşmaların akıcılığı ve bilimsel sonuçlara dayanması sizi şöminenin etrafında oturan biri yapıyor ve ordan hiç kalkmak istemeyebilirsiniz. Sohbet ilerledikçe, tarih boyu bütün algılarımızın değiştiğini hissedebileceğimiz, 2007 yılında çekilmiş bir film “Man from Earth“.

Kişiliğin Gelişimi

10 Aralık 2007

Yine küçüklük travmalarımın hortlaması üzerine aile, çocuk yetiştirme vs. konuları üzerine okurken, William A. Haviland‘ın Kültürel Antropoloji kitabında aşağıdaki bölüm dikkatimi çekti. Bob Black‘in “Hepimiz ebeveynlerimizin yetişkin çocuklarıyız.” lafını da düşünerek kendimizi hâlâ çocuk sayarak üzerine düşünmek güzel olur. Hatta biraz daha derin düşünerek kendimize şunu soralım: “grup içi ve grup dışında uzmanlaşmış”, “cinsiyete, yaşa, deneyime göre ayrılmış”, “sosyal anlamda değil de fayda bakımından bağımlılık içeren” görev ve ilişkileri ortaya çıkarıp, üstesinden nasıl gelebiliriz ?

Kişiliğin Gelişimi

Bir kimsenin öğrendiği şeylerin kişilik açısından önemli olmasına rağmen, pek çok antropolog, bunu nasıl öğrendiğinin daha az önemli olmayacağını var saymışlardır. Antropologlar psikanalitik teorisyenlerle birlikte yetişkin kişiliğinin ilk çocukluk döneminden büyük oranda etkilendiğini kabul ederler. Çoğu antropolog, psikanaliz teorisinden, farklı şekillerde etkilenmişlerdir. Psikanalitik literatür; kavramlar, spekülasyonlar ve klinik veriler üzerinde uzun uzun durmuş, ama kültür bağımlı çalışmalar üzerine daha az eğilmiştir. Antropologlar kendi açılarından kişilik gelişimini inceleyen alan çalışmalarıyla ilgilenmişlerdir. Örneğin, Batı toplumunda erkeğin güçlü, agresif, baskın, öz güvene sahip ve başarı sarhoşu olması beklenirken; kadının pasif, itaatkar, güvensiz, sadık ve sorumlu olması umulur. Çoğuna göre, cinsiyetlere bağlı bu kişilik farklılıklarının biyolojik temeli olan “doğal” ve bundan dolayı kaçınılmaz, değişmez ve evrensel olması gerekir. Peki gerçekte bu böyle midir? Antropologlar kadın ve erkeğe göre farklılaşan herhangi bir psikolojik veya kişisel karakter tanımı yapabilirler mi?

Yazının devamı »

Pierre Clastres

Devlete Karşı Toplumİlkel toplumlar devletsiz toplumlardır: Bir olguya işaret eden ve kendi başına düşünüldüğünde doğru olan bu yargı, aslında siyasal antropolojinin kesin bir bilim olarak oluşmasını güçleştiren bir görüşü, bir değer yargısını gizliyor. Gerçekte burada söylenmek istenen, ilkel toplumların belli bir şeyden -devletten- yoksun oldukları ve bunun diğer bütün toplumlar -örneğin bizim toplumumuz- gibi, onlar için de vazgeçilmez olduğudur. Demek ki bu toplumlar gelişmelerini tamamlamamış toplumlardır. Gerçek anlamda -yani uygarlaşmış- toplumlar değillerdir; hatta kapatmaya çalıştıkları halde hiçbir zaman kapatamadıkları bir eksikliğin -devlet eksikliğinin- acısını şiddetle hissederler. Gezginlerin kroniklerinden ya da araştırmacıların çalışmalarından da aşağı yukarı böyle bir sonuç çıkıyor: Devletsiz toplum düşünülemez, yani devlet bütün toplumların yazgısıdır. Bu yaklaşımdaki etnosantrist eğilim öylesine yer etmiştir ki, çoğu zaman bunun farkına bile varılmaz. Hiç düşünmeden en yakında olanı örnek göstermek, hakkında en çok bilgi sahibi olunan değilse de en çok başvurulan yoldur. Aslında nasıl inanç mümin kişinin içine işlemişse, toplum devlet içindir yargısı da bizim içimize işlemiştir. Bu durumda ilkel toplumları, dünya tarihinin bir kenara attığı safralar gibi olmasa da, dünyanın her yerinde çoktan aşılmış bir evrenin anakronik kalıntıları olarak tasarlamaktan başka çaremiz kalmıyor. Burada etnosantrizmin öbür yüzünü, yani tarihin tek yönlü olduğu, hiçbir toplumun bu tarihe yönelmekten ve bu tarihin vahşilikten uygarlığa uzanan evrelerini katetmekten kaçamayacağı inancını görmek mümkün. Raynal, “Bütün uygarlaşmış toplumlar bir zamanlar vahşiydiler” der. Oysa ortada kesin bir evrimin olması, uygarlığı keyfi bir biçimde devletin uygarlığına bağlayan ve devleti bütün toplumların kaçınılmaz olarak ulaşacağı nokta sayan bir öğretiyi kesinlikle haklı göstermez. Bu durumda, bugün de vahşi olan son toplumların nasıl ayakta kaldıklarını sorabiliriz.

Yazının devamı »

İsmail‘in yazarı Daniel Quinn‘den, bir başka sosyal-antropoloji başyapıtı… B’nin Öyküsü,

(Arka kapaktan)“…Uzanıp işaret parmağıyla böceklerin izlerini gösterdi. “Şirin’in izi,” dedi, “Böcek ve fare gibi ben de bir zamanlar buradaydım. Ve bu izleri incelemek için biri gelirse, üçü de farklı zamanlarda, hepsi Tanrı’nın eliyle buradaydılar ve hala Tanrı’nın elindeler, ancak artık burada değiller, diyecek.. Her iz Tanrı’nın elinde başlar ve biter ve her iz bir ömür sürer. Karşılaştıklarında avcı ve av kendi izlerinde durur, nasılsa Tanrı’nın elinin ötesinde iz yoktur. Tüm izler sonsuzca örülmüş ağ gibi birlikte durur. Ve seninki ya da benimki, böcek veya farenin izinden üstün değildir. Hepsi bir arada durur. “Yolculuğumuzu başkalarının eşliğinde yaparız. Geyik, tavşan, bizon ve bıldırcın önümüzden gider ve aslan, kartal, kurt, akbaba ve sırtlan arkamızdan gelir. Hepimizin izleri Tanrı’nın elinde bir aradadır ve hiçbiri istisna değildir. Ayağının altından geçen bir solucan da senin kadar Tanrı’nın elindeki yolculuğunu gerçekleştirmektedir. “İzlerinin Tanrı’nın elindeki ağın bir ilmeği olduğunu unutma. Tarladaki fare, dağdaki kartal, kabuğundaki yengeç, kayadaki kertekele ile bağlısın. Binlerce kilometre ötede toprağa düşen bir yaprak, senin hayatına dokunur. Yapraktaki ayak izin, binlerce nesil boyunca hissedilir.”

Kitabın “Halka Açık Öğretiler” bölümünde yer alan makaleler:

Büyük Unutuş
Kaynayan Kurbağa
Değerlerin Çöküşü
Nüfus: Bir Sistemler Yaklaşımı
Büyük Anımsama

kitap“Neden bazı medeniyetler fethetti, diğerleri ise fethedildi?” sorusundan yola çıkarak, medeniyetler arasındaki farklılıkların nedenlerini inceleyen, coğrafi koşullar ile ilişkilendirerek açıklama getiren Jared Diamond‘ın kitabı Tüfek, Mikrop ve Çelik. National Geographic tarafından 3 bölümlük belgesel haline çevrilmiş:

Bölüm 1: Cennette
Birinci bölüm Cennette, Bereketli Hilal’den Yeni Dünya’ya, başarılı tarımın karmaşık uygarlıklarda ani bir artışa sebep olduğunu savunurken Papua Yeni Gine’den Orta Doğu’ya uzanan kanıtlar sunuyor.
Bölüm 2: Fetih
İkinci bölüm Fetih, Yeni Dünya’daki Avrupalı zaferine odaklanıyor. Bu zafer, Avrupalıların gelişmiş silah teknolojisine mi bağlı; yoksa herhangi bir insandan daha ölümcül bir düşmana mı?
Bölüm 3: Tropikal Bölgelerde

Üçüncü bölüm Tropikal Bölgelerde, araştırmayı Afrika’ya doğru genişletiyor ve kıtanın Avrupalılar tarafından kolonileştirilmesinin ilk teşebbüslerini inceliyor. Amerika’nın ele geçmesinde etkili olan Tüfek, Mikrop ve Çelik, Afrika’yı alt etmede neden başarılı olamıyor.
http://www.pbs.org/gunsgermssteel

Ulaş Başar Gezgin‘in kitap eleştirisi için buraya