bol dumanlı yeniHarman‘ın Haziran sayısında yayınlanmıştır.

İncir sepeti hemen hemen dolmuştu. Dalın ucundaki incirleri de alabilmek için ağacın tepesinde küçücük boyumla uğraşıp duruyordum. Derken, elinde sepetiyle dedem belirdi. “Yeterince toplamadın mı?” “Şurada birkaç tane kaldı. Onları da alacağım.” dedim. Dedemin cevabı beni şaşırtmış ve uzun süre düşündürmüştü. “Bırak kuşlar da nasiplensin. Onların da hakkı var bu incirde.”

Yaşım ilerledikçe her yemişin üçte birini toplamaya başladım. Üçte biri diğer canlıların. Kalan üçte biri ise toprağın ve yemişin kendisinindi. Bu, büyüklerimin adalet anlayışıydı. Hepsi insanın rızkı değildi, rızk hepimizindi. Yaşamın tümüne aitti.

Topluluklar, ulaşmak istedikleri ideallerini ortaya koymak ve gücün nasıl uygulanacağını düzenlemek için yazılı olsun ya da olmasın her zaman belirli yasalar kullanmıştır. Yasalar, bu anlamda topluluğun kendisine ait olan ve dünyanın nasıl işlediğine dair temel fikirlerini ortaya koyar. Büyüklerimden öğrendiğim de tam olarak bunu ortaya koyan yazılı olmayan bir kanunun küçük ve kalıntı bir parçasıydı. İnsanı, çok daha geniş bir topluluğun, yaşam topluluğun içerisinde görüyordu.

Yazının devamı »

  • Facebook
  • Twitter
  • FriendFeed
  • Netvibes
  • del.icio.us
  • StumbleUpon

William Arens‘in kitabı The Man-Eating Myth: Anthropology & Anthropophagy, bilinen ilk insan-yiyicilik (yamyamlık) rivayetinin Christopher Columbus ve tayfasının Batı Antillerine yaptığı yolculukla ortaya çıktığını söyler. Arens’e göre kabilenin adının yanlış telafuzu zamanla değişerek İspanyolcada Canibales (gaddar) olarak değişir. Bu da İngilizceye Cannibalism, Yamyamlık, olarak çevrilir. Belki de bu şekilde insan-yiyicilik oldukça gaddar bir pratik olarak anılmaya başlamıştır.

Aynı şekilde Türkçe’de insan-yiyicilik için kullanılan yamyam kelimesinin kökeni de Sudan’ın güneyinde insan eti yediği rivayet edilen bir kabile olan Azande’lere (çok fazla toprağa sahip insanlar anlamında), yabancıların hitap ettiği şekliyle niam-niam’dan gelir. Daha sonra Batılılar tarafından da kabul edilen bu sözcük büyük yiyiciler anlamındadır. Böylece sözde insan-yeme eğilimini ifade eder. Günümüzde küçük düşürücü bir kelime olarak kabul edilir.

Yazının devamı »

  • Facebook
  • Twitter
  • FriendFeed
  • Netvibes
  • del.icio.us
  • StumbleUpon

Dostumuz Urban Scout,  Daniel Quinn’in İsmail adlı romanında  yayınlanmamış bir bölümünü keşfetti – Aslına bakarsanız  yazı Daniel Quinn tarafından yazılmadı. Aşağıda Urban scout’ın yazdığı bir bölümü okuyacaksınız.  Berk Demir’e metnin çevirisi için teşekkür ediyorum.

Bölüm 10

Ertesi gün oraya vardığımda, İsmail uyuyor gibiydi. Sandalyeye oturdum ve bir süre bekledim. Ne yapmam gerektiğini bilmiyordum. Pencereye vurup uyandırmalı mıydım yoksa daha sonra mı gelmeliydim? Uyandırırsam kaba mı olurdu? 450 kiloluk bir gorili ürkütmenin aptalca olduğunu düşünerek daha sonra gelmeye karar verdim. Gitmek için kapıyı açtığım anda İsmail konuşmaya başladı.

Yazının devamı »

  • Facebook
  • Twitter
  • FriendFeed
  • Netvibes
  • del.icio.us
  • StumbleUpon

Mekânın Hikâyeleri

3 Nisan 2010

Şu anda yazılanları okurken ne duyuyorsunuz? Muhtemelen yazdıklarımı içinizden okuyorsunuz – ya da mırıldanarak. Yine de tek başlarına anlamsız görünen bu işaretler siz üzerinde gözlerinizi gezdirirken kafanızın içinde bir yerlerde yankılanıyor ve benim size anlatıyor olduklarımı dinliyorsunuz. Bu işaretlere dökebildiğim kadarıyla anlatımımdaki duyuguyu da belki yakalayabiliyorsunuz. Karşınızda dikilip tüm bunları konuşuyor olsaydık büyük olasılıkla duruşumun, ses tonumun, bedenimin ortaya koyduğu tüm işaretleri ve izleri takip edebilecektiniz. Tıpkı tüm varlıkların sahip olduğu izler gibi benim varlığımın izleri de sizlere şu an farkında olmadığımız bir dünyanın hikâyesini anlatır durur. Görürüz, görülürüz, duyarız, duyuluruz, hissederiz, hissediliriz…

Yazının devamı »

  • Facebook
  • Twitter
  • FriendFeed
  • Netvibes
  • del.icio.us
  • StumbleUpon

İnsan Denen Şey

30 Mart 2010

Çok uzakta, yemyeşil bir ormanda hayvanlar arasında bir tartışmadır başladı. Göç zamanı tesadüfen büyük bir yıkıntının üzerinden geçen leylek herkese gördüklerini anlatıyordu, insanın nasıl bir varlık olduğunu tasvir ediyordu. Hayatlarında hiç insan görmemiş olan iki kuzgun, leyleğin tarif ettiği yıkıntıya uçmaya karar verdi.

Yıkıntıya yaklaştıkça havada bildiklerinden başka birşey vardı. ”Bu koku da ne böyle?” diye sordular birbirlerine.  Ama verecekleri cevapları yoktu.

Yavaş yavaş deniz kıyısına doğru uçtular.Gördüklerine şaşırmışlardı; hayatlarında ilk kez bu kadar balığı suyun dışında “garip şeyler” içinde görüyorlardı. ”Bu da ne böyle ?” diye birbirlerine baktılar ama verecek cevapları yoktu.

Balık yığınları arasında “insanı” gördüler. Tıpkı leyleğin tarif ettiği gibi. Telaşlı ve bir o kadar da hırçın bir hali vardı. O kadar yığın balığa rağmen hala anlam veremedikleri  “birşeyle” denizden balık çıkarıyordu.
”Bu kadar balığı ne yapacak? Karnını doyuracak kadarı yetmiyor mu?” diye düşündüler ama bulabildikleri bir cevap yoktu.

Gördüklerine anlam verememiş bir halde denizden daha iç kesimlere doğru uçtular. Çok büyük alanlarda hep aynı rengi gördüler. Üstelik aralarında anlam veremedikleri “çizgiler” vardı. Sonra insanları gördüler, belli ki yiyecek topluyorlardı. Kasa kasa. ”Bu kadar çok kırmızı meyveyi ne yapacaklar? Çok mu acıkıyor bu insanlar? Hem nasıl oluyor da bu kadar kırmızı meyve bir arada oluyor?” diye baktılar birbirlerine ama yine cevapları yoktu.

Yazının devamı »

  • Facebook
  • Twitter
  • FriendFeed
  • Netvibes
  • del.icio.us
  • StumbleUpon