Uludağ Ziyareti
10 Eylül, 2009
Yaklaşık 2 ay önce Uludağdaydık. Hayat verdiği ovaların bir çocuğu olarak ona karşı her zaman kendimi sorumlu hissetmişimdir. Bu gidişimiz de, minnet duygularımızı sunmak ve dertlerini dinlemek adına tekrarladığımız ziyaretlerden biriydi. Ve her seferinde farklı yönleriyle kendini tanıtan uludağın bu sefer bizlere anlatacak başka hikayeleri vardı.
Yağmurun ardından insanı çocukça heyecanlandıran mantarlara rastladık. Bizleri epey oyaladı. Ordan oraya koştuk. Bir çoğu da haftalar önce domuzların eşelediği topraklarda bitivermişler. Çok çeşitliydiler. Doru renkli şişkin mantar -Boletus Badius olduğunu sandığımız mantarları topladık. -Yine de boletus ailesi birbirine çok benziyor ve mantarları iyi tanımak deneyim gerektiriyor- Topladığımız bazı mantarların koparılınca rengi değişiyordu. Bütün mantarları limonlu suyla iyice yıkadık, rengini suya bıraktı. Sonra yemeğin içine katarak pişirdik. Gayet iyiydi.
Ertesi gün kekik toplamaya gelen köylüler yediğimiz mantarın iki cinsi olduğunu ve moraran mantarların yenmemesi gerektiğini söyledi. Ne kadar doğru bilmiyorum ama biz zehirlenmedik. Belki de limonlu suda yıkadığımız için. Ayrıca bu mantar cinsine çok benzeyen, koparılınca rengi değişmeyen ve daha açık renk olan bir cinsi daha var: Çörek mantarı -Boletus Edulis.
Ertesi gün bu mantarlardan da bulduk. Her ikisinin de tadı gayet iyiydi. Daha sonra köylüler bana güve kovucu olduğundan dolayı topladıkları güveotu -Helichrysum arenarium adı verilen bir bitki gösterdi. Çiçekleri açınca daha da güzel oluyor. Ben de topladım ama bizzat denemedim .Bu bitki koparılıp kıyafetler arasına konuyormuş. Tedavi edici özelliği de varmış. Kamp alanımızdan daha da yukarılara çıktığımızda orman örtüsünün azalmaya başladığı bir yerde de kayaların arasında etli bir bitkiye rastladım. Bitki cazibesiyle aklımda kalmamı sağladı ve aynı bitkiyi bir kitapta gördükten sonra tanıdım. Bu bitkiye ezilip çıkarılan suyu kulak ağrılarına iyi geldiğini için Kulakotu – Sempervivum armenum deniyormuş.
Vadi boyunca da bir çok yerde daha önceden tanıdığım sarı kantaronlara rastladım. Tıbbi açıdan önemli bir bitki. Herzaman Elfun’un hediye ettiği sarı kantaron ve zeytinyağından elde edilen doğal tentür’ü yanımda taşırım. Bir çok kez yaraların üzerinde denedim ve iyi sonuç veriyor…Ve bunun gibi tanıyınca beni heyecanlandıran bir kaç bitki daha oldu. Beni asıl heyecanlandıran bu ziyaret boyunca , kendimi hiç bir yerde hissetmediğim kadar evde hissetmem oldu.
Genelde yaz aylarında uludağa gittiğimiz için bahar aylarında olduğu kadar bitki çeşitliliği yok. Tabi bunda yüksek rakımın da etkisi var. Kuzey yüzünü daha baharda tarayan hayvanlar besin bulmak için güney yüzüne yöneliyorlar. Çobanlardan ayılarla ilgili hikayeler dinliyoruz. Tanık olamasak da Uludağ eteklerinde bir yerlerde var olduklarını bilmek bize bir parça huzur veriyor.
Huzurumuzu bozan şeyler de vardı elbette. Rastladığımız köylülerle oteller hakkında sohbet ettik. Anlattıklarına göre yanımızdan akan dere, 2.oteller bölgesinde faaliyete geçen oteller tarafından kirletiliyordu. Yazları insan ziyaretleri yoğun olduğundan atıkları kendi depolarında saklıyorlarmış. Ne kadar doğru bilmiyorum ama önceki senelere göre daha az alabalığa rastlayışımdan ve yosunların artmasından derenin kirlendiğini anlayabiliyorum. ilk oteller bölgesinin atıklarını saldığı hacivat deresinin de durumunu biliyorum. Ve şimdi de tertemiz akan bir derenin daha yeni oluştuğu yerden itibaren nasıl katledildiğine tanık oluyorum. Bölgenin hukuki sürecini bir yere kadar takip
etmiş olsam da, doğanın bu yollarla korunamayacağını düşünüyorum. Hiç bir durdurma kararının uygulanmadığı bir yerdeyiz. Milli park sınırları içinde yer alan bir alana yasadışı yollarla dikilen binalar yıkılmıyor, yerine daha basit bir çözüm olarak alanın milli park sınırları dışına çıkarılması isteniyordu. Yürütme durduruldu. Yıkılma kararları alındı. Geri durduruldu… alındı…
Tahribatın devam etmesi bir yana Uludağı Davosa dönüştürme talimatıyla da yatırımcılar yüreklendirilerek otel inşaatlarına yenileri ekleniyor. Ardından Kentsel tasarım, peyzaj ve mimari projeleri yarışmaları devreye giriyor. Zaten çoktan gözden çıkarılmış bir alan için en azından insan baskısını en aza indirgeyen bir tasarım anlayışı uygulanabilir mi sorusu bir yana, altyapı ve atık depolama üzerine bile bir çözüm sunulmuyor. İnşaatlar sürüyor. Kararlar alınıyor.
Uludağ görmezden geliniyor.
Bu karamsar tablo bir yana elbette yapılabilecek şeyler vardır. Hukuki mücadeleyi yadsımıyorum ama bu mücadele alanı kanun değişiklikleriyle ve talepleriyle giderek daraltılıyor. Türkiyenin dört bir yanında benzer süreçler yaşandığı bir dönemde “ne yapılabileceği” sorusuna daha ciddi kafa yormak gerekiyor.

11 Eylül, 2009 - 06:34
Çok ciddi kafa yorulması gerektiğine inanmıyorum.
Olay basit, onların kartlarıyla oynarsanız daha fazla otel yapar ve kar marjını düşürürsünüz. Böylece kaymaklı baklava olmazsa itoglu itler çekip giderler.
Tabiki bunun asıl çözüm olduğunu düşünmüyorum.
Olacak olan; herşeyi bu dozerlere bırakmak daha iyi değil, Yarın kendi evlerini yıkmak zorunda kalacaklar.
Biz yabanılda keyif derdinde olmalıyız.
Boş savaşlara yarı çıplak girmek hiçbirşeyi kazandırmaz.
Tut ki gücümüz inanılmaz.
O zaman bu aptallar ordusuna bir bahane yaratırız, geri çekilme ve toparlanma şansı tanırız.
Onlarla savaşmanın en iyi yolu; onları onlarla bırakmaktan başka birşey değildir.
Bırakın kendini yok etmek için herşeye saldırsınlar.
Bizim şu anda yapacağımız en doğru şey; dağ çiçeklerinin kokusunu öğrenmekten başka bir şey değildir.
Yoksa öyle değilmi?
15 Eylül, 2009 - 23:04
Peki dağ çiçekleri yok olma raddesine geldiklerinde biz ne öğreneceğiz?
Doğanın insanlar tarafından kurtarılmaya muhtaç olması şeklinde algılanmasın lütfen. Bunu insanı üstün gören bir düşüncenin yansıması olarak görüyorum. Sözünü ettiğim şey yaşam alanlarımızı ve yaşama bilgisini korumak. Bunun için ne yapabiliriz.? Biz duyarlıyız diye yaşam biçimlerimizden kaynaklanan bir yıkımdan muaf mıyız? Evet durumun keyfinde olabiliriz. Ama gözümüzün önünde bir derenin kirlenmesine tanık olana kadar. Hem de bizzat kendi yaşam biçimlerimiz uğruna. Ne yapılabileceği, benim için hala kafa yormaya değer bir soru.
22 Eylül, 2009 - 16:42
Siz kaç kişisiniz?
Yaşama bilgisi herşeyin içinde zaten vardır. Hani bir laf vardı ya “Yaşam yolunu bulur” diye.
22 Eylül, 2009 - 22:56
Kampı soruyorsan üç kişiydik.
Evet yaşam yolunu bulur katılıyorum.
30 Ekim, 2009 - 12:50
şu sıralar yeniden şehrime, bursaya geldim.Ve hemen Uludağ da yaşanan son durumların neler olduğunu ararştırmaya başladım.Son olarak uludağ gelen kayakçıların kaybolmaması bahanesiyle yapılması istenen set, anıtlar kurulunun onayından geçtiğini öğrendim. 4m. yük. 700m uzun. Sanki orası koruma alanı değilde ticeri bir işletme. şahine katılıyorum, yaşam yolunu bulur elbette. Biz ne kadar yok edebiliriz ki zaten varlığın ve yaşamın özünü. Ama en azından koruma alanı olarak belirlenmiş, hayvan ve bitki türlerinin son yaşam alanları olan bu yerleri korumak için (boktan sistemin boktan hukukunu kullanarak belkide) mücadele edilmesinin gerekliliğine inanıyorum. bıraktım metropollerdeki kargaşanın ve yok oluşun ortasında onları, ama bırakamam daha doyamadığım o dağ çiçeğinin kokusunu, ve onun yaşattığı o soyu tükenme tehlikesinde kalmış mahlukatları. Elfunun dediği gibi, biz doğayı kurtarmakla yükümlü değiliz, onu yok etmemekle yükümlüyüz,
8 Kasım, 2009 - 18:39
Mantarları tanımak yazıda da belirttiğim gibi oldukça deneyim gerektiren bir iş. Daha sonradan öğrendiğim kadarıyla boletus ailesinden mantarları tanımlamak oldukça zormuş.
Mantarları tanımlamak ve daha fazlası için
http://groups.google.com.tr/group/mantardostu
Grubuna üye olabilirsiniz.