Herşeye Rağmen Yaban Uludağ
19 Temmuz 2006
Eminim bir çoğumuz 96′sı ülke çapında nadir, 31′ i endemik, toplam 791 türden oluşan olağanüstü bir floraya sahip Uludağ hakkında biraz bilgiye sahibizdir(*): teleferiği, kayak merkezleri, otelleri, üniversitesi, gazozu, kaplıcaları(*)… Tüm bunları, uygarlığımızın bir avuç toprağı bile paraya dönüştürme kabiliyetinin sıradan bir kanıtı olarak görebilirsiniz…
Konunun sarsıcı olan yanı, Bursa ovasına “hayat veren” bu dağın markalaştırılıp, bir kazanç sahası haline getirilmesi bir yana, tüm bunlara karşılık olarak ona teşekkür etme biçimidir: Varlığı tehlike altında olan onlarca önemli bitki türü, otellerin kirlettiği dereler, hala bitmeyen yapılaşmanın neden olduğu tahribat… En kötüsü de yılda bir milyona yakın ziyaretçinin beraberinde getirdiği “uygarlık” ve onun yıkıcı etkisi…
Ovaya ve bizlere can veren Uludağımıza karşı kendimizi sorumlu hissettiğimiz için sürekli kendimizi ona affettirmeye çalıştık. Onun derdine ortak olduk. Ve bu kampın içeriği de Uludağımızın dertlerini dinlemek oldu. Uludağın derdini duyabilirsiniz. Gürültülü trafiğe, boğucu ışıklara rağmen…
-Yaklaşık bir buçuk haftalık kamp süresince bir milli parkta karşılaşmamamız gereken her şeyle karşılaştık: Hemen hemen her gece silah sesleri duyduk. Av mevzusu ihtimallerin en kötüsüydü ama sanıyorum sesler çok sevdiğimiz sakallı-tesbihli kampçıların mağrifetiydi.
Dağda “sakal-tesbih” kampçı karakteri size oldukça fantastik gelebilir. Ama göt-göbek görmek istemeyen fakat tatil yapmak isteyen bu insanlar, tatillerini dağda geçirerek harika bir çözüm üretmişler. İlginç yanı dağı o kadar benimsemişler ki altı üstü 3-4 aylık bir sezon içinde konakladıkları kamp alanına fiyakalı bir cami inşa ettirmişler ve dağda rastladıkları bizim gibi koca çantalı insanlara da uzaylı gözüyle bakıyorlar. Biz de bu ilgiden şımarmış olduğumuzdan dolayı üstümüzü başımızı çıkarıp yarı çıplak vaziyette aralarından süzülerek kamp alanımıza gidiyoruz…
-Oteller bölgesinden atılan havai fişeklere de değinmek istiyorum. Çıkardığı ses ve ışıktan dolayı hayvanları kaçırmasını bir kenara bırakın… “Milli park” ve dolayısıyla “doğal sit alanı” ilan edilen “koruma alanları” içinde “yangın tehlikesi teşkil eden davranışların zevk için sergilenmesi” olayına rastlayabileceğim hiç aklıma gelmemişti…
-Çobankaya-Sarıalan patikasının ortalarında bir vadi var. Küçük bir dere akıyor. Dereye yaklaştıkça burnunuza gelen koku uygarlığın kokusu… Otellerin hiç düşünmeden doğaya saldığı atıklar… Bu konu hakkında fazla bir şey yazmak istemiyorum çünkü günün birinde bu kokuyu duyan başka biri otelleri dinamitle patlatırsa zanlı olarak aranmak istemiyorum.
-Zenginlerin kış aylarında canı sıkılmasın diye inşa edilmiş onlarca otel yetmedi elbette. 1995 yılından sonra Çobankaya girişini ikinci oteller bölgesi ilan ettiler. Şu anda üç tane otel dikildi bile. Molozlarını, inşaat atıklarını salıverdiler çobankayaya… Hem de öyle üstesinden gelinecek gibi değil! Rüzgarın, karın etkisiyle bir hayli bölgeye yayılmış. Aşağılarda araba tekerleğinden tutun da kayak pistlerinde bulunan şu bayraklı sopalara kadar her türlü pislik var. O bölgede kapsamlı temizlik yapmak isteyen arkadaşlarımız yanlarında torba götürmesinler. Orda zaten yeterince var başıboş uçuşan…
-Elbette insanların günübirlik konakladığı, kamp yaptığı bölgelerde kirlilik tahmin ettiğimiz gibi fazla. Fakat herkes şaşılacak derecede rahat. Şu sakallı-tesbihli insanlar özellikle(zaten en fazla bu kesimden insanlar)… İmkanımız olsaydı “Temizlik İmandan Gelir” diye tabela asacaktık. Fakat yapabildiğimiz tek eylem, büyük bir poşetle, çöplerini toplayarak aralarından geçmek oldu. Sessizce tek kelime etmeden… Bir kaçıyla gözgöze geldim, utandıklarını hissettim emin olun…
Faaliyetimiz boyunca gerçekleşen tüm bu rahatsızlık verici durumlar elbette bizim oradaki neşemizi bastırmaya yetmedi. Yeterince yaban değildik ama bu deneyim, hissettiğimiz en derin özgürlük hissini yaşattı bizlere…
Daha önce hiç bu kadar evde hissetmedim kendimi…
Daha önce hiç bu kadar bir yere ait hissetmedim kendimi…
19 Temmuz, 2006 - 12:35
Bende Uludağa arazi çalışması yapmak için ilk gittiğimde büyük önyargılar içindeydim.Ancak daha sonra gördüm ki aslında gazetelerin ve televizyonların gösterdiği magazinsel Uludağdan daha farklı bir yermiş.
Özellikle kışın gidildiğinde yer yer görülen Cervus Elaphus(Ulu Geyik)ler,yayladaki üretme istasyonu çevresinde daha sık görülüyorlardı. Ayrıca Emberiza citrinella (Sarı Çinte)ler çokça rastlanan kuş türlerinden.Türkiyede çok az görülen bir tür olan Dryocopus martius (Kara Ağaçkakan)ın da yaşadığı ve ürediği yerlerden birisi olduğu biliniyor.
Bunun dışında eskiden gösteri amaçlı oynatılan Ursus arctos(Boz ayı)lar da toplanarak buradaki bir rehabilitasyon merkezinde hayatlarına devam ediyorlar.Milli Park olduğu için avlanmak yasak olduğu için çevredeki ava açık alanlardan birçok hayvan da Uludağın doğal korunma olanaklarından faydalanmak için buraya yerleşmiş durumda.
4 Ağustos, 2006 - 16:14
Merhaba,
Uludağ konusundaki görüşlerinizi ilgi ile okudum. Biz DOĞADER olarak, yalnızca yerel boyutta değil, ulusal ve hatta küresel çapta doğa ve çevre sorunlarına engel olmak için çeşitli çalışmalar yürüten bir derneğiz.
Uludağ, Milli Parklar bünyesinde ele aldığımız konulardan biridir. Eğitim amaçlı düzenlediğimiz seminerlerin yanında, gerek hukuksal gerekse eylemsel açıdan çalışmalar yapmaktayız.
Uludağ’da ve yurdumuzdaki diğer milli parklarda, yasa gereklerinin uygulanmadığı ortadadır.
Siyaset-ticaret ortaklığının bir sonucu olarak ortaya çıkan bu duruma karşı, sizin de yapabileceğiniz birçok şey olduğuna inanıyoruz.
Derneğimize gelerek çalışmalarımıza katılabilir, bizlere katkınızı sunabilirsiniz.
Sizin gibi doğa dostlarını,DOĞADER’e bekliyoruz.
Caner GÖKBAYRAK
DOĞADER
Doğayı ve Çevreyi Koruma Derneği
Hocaalizade Cad. No:2 Heykel – BURSA
Tel: 0224 222 96 01 – 0533 815 16 54