Mucizeler Kesiti – 1
21 Aralık 2008
Gurbet acısını yaşamayan bilmez. Öyle birkaç haftalığına evden uzakta kalmaya benzemez, dönüşü bilinmeyen gurbet. An gelir, kemiklerine işler adamın bu acı. Sırf dokunabilmek için Anadolu’nun bir karış toprağına ve el etek sürebilmek için ana ocağına, bütün dünyayı yakabileceğini düşünmeye başlarsın. Ağacından kuşuna, insanından şehrine, tarlasından ormanına kadar etrafındaki her şeyin yabancı geldiği o çıkmaz anda, içindeki acı saklanamaz olur artık. Ben buralı değilim demek istersin gördüğün her şeye. Ben oralıyım, ben Anadoluluyum, burası gurbettir bana.
İşte böyle çıkmaz anlarda, sadık dostlarım Hikmet Birand ve alıç ağacı yetişir imdadıma. Anadolu doğası hakkında ateşli bir sohbete dalıp, gerçekten daha gerçek bir hayal yaşatırlar bana.
- Ooo! Kimleri görüyorum. Hoş geldin. Nicedir gözükmedin, ben seni artık toprakla yekvücut oldun sanıyordum.
- Hoş bulduk. Sizinle yeniden buluşmak sevinçlerin en büyüğü. Hakkımda söylediğiniz doğrudur. Aslında ben de sizi çok yıllar önce kestiler sanıyordum. Sanırım öyle de oldu. Şu anda ise bizim hakkımızda yazdıklarımı okuyan birisinin hayalinde yeniden buluşmuş olmalıyız. Bu beraberlik ne kadar sürer bilinmez. Hazır size kavuşmuşken, derhal sorulara geçmek istiyorum. Size anlatmak ve sormak istediğim o kadar çok şey var ki.
- Her zamanki gibi çok acelecisin. Biraz sakinleş hele. Önce söyle bakalım, bizim hakkımızda ne yazdın?
- Sizinle olan sohbetlerimizi bir kitap haline getirdim. Kitap bittiğinde bu güzel havadisi size vermek üzere bu tepeye gelmiştim. Sizin şöyle güzel bir fotoğrafınızı çekmek ve kitaba kapak yapmak istiyordum. Ama olmadı. Anlaşılan, bu tepenin başındaki tarifsiz yalnızlığı dahi size çok görüp birkaç balta darbesine kurban etmişlerdi.
- Öyle mi? Ben hiç fark etmedim oysa ki. Biz seninle konuşurken doğanın dilini kullanırız. Demek hiç üşenmedin, bütün sohbetlerimizi insanların diline çevirdin. Bu yaptığın için sana ne kadar teşekkür etsem azdır. Çünkü yazdıklarının kıymeti er ya da geç anlaşılacak ve onlar sayesinde daha çok insan doğanın dilini hatırlayacak. Belki de gün gelecek bütün dünya, bir zamanlar Çal Dağı’nın tepesinde bir alıç ağacının yaşadığını konuşacak.
- Beni şımartıyorsunuz. Umarım her şey dediğiniz gibi olur. Peki şimdi sorularıma geçebilir miyim? Merak ettiğim ne kadar çok şey var bir bilseniz.
- Evet, sorulara geçebilirsin.
Dünya Kazan, Ben Kepçe
- Hani bir gün size nasıl olup da böyle yalnız başınıza kaldığınızı sormuştum hatırlıyor musunuz? Siz de bana hiç beklemediğim bir yanıt vermiştiniz. Daha doğrusu yanıt vermemiş, merak ettiklerimi öğrenmem için Anadolu’yu baştan aşağı gezmemi öğütlemiştiniz.
- Nasıl unuturum? Anadolu sadece bir coğrafya değil, akıp giden zamanın da bir bölümüdür sanki. Ne yana baksan, ne yöne gitsen adım attığın her yer, bir yükselişin, bir alçalış, yıkılış ve yeniden yükselişin izlerini yansıtır. Gezerken görülecek, görünce şaşılacak, sevinecek, övünecek ve dövünecek neler var Anadolu’da. Anadolu’yu gezerken, alıcı, benimseyici gözlerle bakarsan sadece dağ taş değil, çok şeyler görürsün. Hem geçmişi, hem de geleceği görürsün. Hep gezmelisin dostum! Ne kadar uyanık gezip etrafını ne kadar dinlersen, o kadar iyi anlarsın yaşamın sırlarını.
- Ben de öyle yaptım. Dünya işlerinden bütünüyle el etek çektikten sonra, dünya kazan, ben kepçe, vurdum kendimi yeni baştan yollara.
- Demek Anadolu’yla kalmadın, dünyayı gezdin?
- Evet. Ama bu sayede Anadolu’nun kıymetini ve zenginliğini daha da iyi kavradım. Ancak pek çok konunun da içinden çıkamadım.
- Nihayet sorulara geliyoruz galiba.
Karadeniz’den Dağlara Doğru
- Haklısınız. Fazla lafa daldık. Artık sorulara geçiyorum. Anadolu’yu ilk gezdiğimde bölgeleri tek tek ziyaret etmiştim, hatırlarsınız. Bu sefer Karadeniz kıyısından çıkıp yola, Akdeniz’e doğru dümdüz ilerledim. Yolum üzerinde bir yüz kilometre geçmedi ki, etrafımdaki dünya değişmesin. Sanki her attığım adımla birlikte değişen bir mucizeler kesitinin içinde yol alıyordum. Oysa aynı mesafeyi dünyanın diğer yerlerinde, Avrupa’da, Asya’da ve hatta Afrika’da yürürken böylesine hızlı bir değişime rastlamadım. Anadolu’daki bu tuhaf değişimin nedenini size sorsam?
- Demek bunu kendi kedine çözemedin. Peki öyleyse, sana yardım etmeye çalışacağım. Ama öyle hazırcılık yok. Sana soracağım sorulara eksiksiz yanıt verirsen, sonunda bu bahsettiğin mucizenin sırrını sen kendin çözeceksin. Şimdi Karadeniz Bölgesi’nden başlayarak yolculuğun sırasında neler gördüğünü anlat bakalım.
- Önce bulanık, koyu renkli bir deniz gördüm. Denizin kıyıları kayalıklar, yer yer de sarp yarlarla kaplıydı. Nehir ağızlarının denize ulaştığı noktalarda kumullar uzanıyordu. Kumulların üzerinde cılız, narin bitkiler büyüyordu. Arkadan yemyeşil ve gür ormanların uzandığını gördüm. Ormanlar daha çok kayın ve meşe ağaçlarından oluşuyordu. El değmemiş yerlerde karacalar, ulu geyikler ve vaşaklar vardı.
- Burada dur bakalım. Dünyayı gezdim dedin değil mi? Etrafında gördüklerin dünyanın başka nerelerine benziyordu?
- Sanki Orta Avrupa, yani Almanya, Belçika ve Fransa gibiydi. Hoş böyle ormanlara İran’ın kuzeyinde de rastlamıştım. Ancak yüksekliğin kısa sürede artmasıyla birlikte ağaçlar ve onlarla beraber diğer bütün canlılar da değişmeye başladı. Göknar ve ladin gibi iğneyapraklı ağaçlar ormanlara hâkim oldular. Böyle ormanlara Avrupa ve Asya’nın kuzeyinde ve başka dağlık alanlarda rastlamıştım.
- Sonra ne oldu?
- Sonra ben iyice yükseldim dağların doruklarına doğru. Hava hızla soğumaya başladı. Ağaçlar seyreldi ve derken hiç ağaçsız sarp kayalıklar kaplamaya başladı etrafımı. Bereket ki yola çıktığımda yazdı ve karlar epeyce erimişti. Eriyen kar suları kâh dere olup akıyor, kâh bir düzlük bulup birikiyordu. Suların biriktiği düzlükler Sibirya ve Kanada’nın tundralarını andırıyordu. Hatta oralarda gördüğüm bazı kuşların, çok daha güneydeki Karadeniz ve Doğu Anadolu dağlarında da yaşadığını gördüm. Buna da bir anlam veremedim elbet.
- Merak etme, hepsine anlam vereceksin. Sen devam et hele bir.
Devam Edecek…
Güven Eken
Yorum yaz
Yorum eklemeniz için önce "giriş" yapmalısınız.