<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?>
<rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Y A B A N I L</title>
	<atom:link href="http://yabanil.net/?feed=rss2" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>http://yabanil.net</link>
	<description></description>
	<lastBuildDate>Fri, 30 Jul 2010 19:22:33 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>hourly</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>1</sy:updateFrequency>
	<generator>http://wordpress.org/?v=3.0</generator>
		<item>
		<title>Doğanın Hakları Olsaydı?</title>
		<link>http://yabanil.net/?p=1164</link>
		<comments>http://yabanil.net/?p=1164#comments</comments>
		<pubDate>Sat, 05 Jun 2010 12:16:07 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Serhat Elfun Demirkol</dc:creator>
				<category><![CDATA[Yazı - Makale]]></category>
		<category><![CDATA[Doğa hakkı]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://yabanil.net/?p=1164</guid>
		<description><![CDATA[bol dumanlı yeniHarman&#8216;ın Haziran sayısında yayınlanmıştır. İncir sepeti hemen hemen dolmuştu. Dalın ucundaki incirleri de alabilmek için ağacın tepesinde küçücük boyumla uğraşıp duruyordum. Derken, elinde sepetiyle dedem belirdi. &#8220;Yeterince toplamadın mı?&#8221; &#8220;Şurada birkaç tane kaldı. Onları da alacağım.&#8221; dedim. Dedemin cevabı beni şaşırtmış ve uzun süre düşündürmüştü. &#8220;Bırak kuşlar da nasiplensin. Onların da hakkı var bu [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<div>
<div>
<div style="text-align: center;"><a href="http://sphotos.ak.fbcdn.net/hphotos-ak-ash1/hs329.ash1/28623_394503087636_660382636_4233070_3339899_n.jpg"><img class="alignleft" src="http://sphotos.ak.fbcdn.net/hphotos-ak-ash1/hs329.ash1/28623_394503087636_660382636_4233070_3339899_n.jpg" alt="" width="350" height="232" /></a></div>
</div>
<p><em>bol dumanlı <a href="http://yeni-harman.blogspot.com/" target="_blank">yeniHarman</a>&#8216;ın Haziran sayısında yayınlanmıştır.</em></p>
<p>İncir sepeti hemen hemen dolmuştu. Dalın ucundaki incirleri de alabilmek için ağacın tepesinde küçücük boyumla uğraşıp duruyordum. Derken, elinde sepetiyle dedem belirdi. &#8220;Yeterince toplamadın mı?&#8221; &#8220;Şurada birkaç tane kaldı. Onları da alacağım.&#8221; dedim. Dedemin cevabı beni şaşırtmış ve uzun süre düşündürmüştü. &#8220;Bırak kuşlar da nasiplensin. Onların da hakkı var bu incirde.&#8221;</p>
<p>Yaşım ilerledikçe her yemişin üçte birini toplamaya başladım. Üçte biri diğer canlıların. Kalan üçte biri ise toprağın ve yemişin kendisinindi. Bu, büyüklerimin adalet anlayışıydı. Hepsi insanın rızkı değildi, rızk hepimizindi. Yaşamın tümüne aitti.</p>
<p>Topluluklar, ulaşmak istedikleri ideallerini ortaya koymak ve gücün nasıl uygulanacağını düzenlemek için yazılı olsun ya da olmasın her zaman belirli yasalar kullanmıştır. Yasalar, bu anlamda topluluğun kendisine ait olan ve dünyanın nasıl işlediğine dair temel fikirlerini ortaya koyar. Büyüklerimden öğrendiğim de tam olarak bunu ortaya koyan yazılı olmayan bir kanunun küçük ve kalıntı bir parçasıydı. İnsanı, çok daha geniş bir topluluğun, yaşam topluluğun içerisinde görüyordu.</p>
<p><span id="more-1164"></span></p>
<p>Günümüz modern yasaları ise doğayı ve canlıları bir mülk, sömürülecek doğal kaynaklar olarak görür. Doğa sahiplenilen bir mülkiyettir. Alınıp satılabilir. Eğer bir hidroelektrik santral şirketinin doğa üzerindeki yıkıcı faaliyetlerine karşı mücadele ediyorsanız, büyük bir olasılıkla başkalarının mülkiyet haklarını ihlal etmekle suçlanırsınız. Çünkü, şirketler kanunen yasal haklara sahip. Yaşamın bağlı olduğu doğal süreçlerin zarar görmesini engellemeye çalışan eylemleriniz sizleri yasalar karşısında suçlu duruma düşürebilir. Yine de kamu vicdanına dokunan eylemleriniz &#8211; başkalarının mülkiyet haklarını ihlal etmediği sürece &#8211; başarıya ulaşabilir. Yasalarımız, doğanın yok edilmesini engellemese de bir noktaya kadar mülk sahiplerine kısıtlamalar getirir. Çünkü süreç iyi yönetilmezse, insanın doğa üzerindeki yıkıcı faaliyetleri bir noktaya kadar düzenlenmezse ortaya çıkabilecek etkiler otorite üzerinde yıkıcı sonuçlar doğurabilir.</p>
<p>Peki, mülk sahibinin sahiplendiği doğa üzerindeki otoritesini ortadan kaldırarak, doğanın kanunlar karşısında bir mülk olarak görülmesini engelleyip doğaya belirli haklar vermek mümkün olabilir mi? Eylül 2006&#8242;da Amerika Birleşik Devletleri&#8217;nin Pensilvanya eyaletindeki Tamaqua Kasabası, yeni bir kanalizasyon atık yönetmeliğini onayladı. Buna göre, kasaba içersindeki yerel topluluklar ve ekosistemler sivil haklara sahip olacaktı. Kasaba ya da herhangi bir kasaba sakini, kanalizasyon atıklarının neden olduğu hasarın iyileştirilmesi için bir ekosistem adına dava açabilecekti. Zararlar kasabaya ödenecek, ekosistem ve yerel toplulukların iyileştirilmesinde kullanılacaktı. Belediyecilik tarihinde bir ilk sayılan bu yönetmelik, doğaya belirli sivil haklar veren ilk yasal düzenlemelerden biri.</p>
<p><a href="http://yabanil.net/wp-content/uploads/2076767788_2044bd73b1_z.jpg" target="_blank"><img class="size-medium wp-image-1198 alignright" title="texaco" src="http://yabanil.net/wp-content/uploads/2076767788_2044bd73b1_z-300x225.jpg" alt="" width="300" height="225" /></a>Bundan tam iki yıl sonra, nüfusunun yaklaşık yüzde 40&#8242;ı yerli olan Ekvador halkı ise doğaya yasal haklar veren ve bireylerin Doğa adına mahkemelere başvurabilmelerine imkan sağlayan dünyadaki ilk anayasayı kabul etti. Daha öncesinde, Ekvador, Dünya Bankası ve Uluslararası Para Fonu (IMF) tarafından borçlarını kapatması için yağmur ormanlarını yabancı petrol şirketlerine açmayı zorlanmıştı. Chevron, önceden bilindiği adıyla Texaco, 1964 ile 1992 yılları arasında Ekvador Amazonlarının kuzey bölgesinde hemen hemen dört milyar litre petrol çıkardı. Sonunda, tahminlere göre 1 milyon hektar yağmur ormanı zarar gördü, 600 zehirli atık kuyusu oluştu ve yaklaşık 30 bin insanın yaşam kaynağı olan nehir ve dereleri kirletti. Ekvador halkı benzer felaketlerden sakınmak için doğanın haklarını tanıyan ilk devlet oldu. Böylece Ekvador sınırları içerisinde, doğa, insanların kendilerine mal ettikleri ve sömürdükleri bir nesne değil yasalara göre eşit davranılması gereken ve belirli sivil haklara sahip bir varlık haline geldi. Görünen o ki Ekvador&#8217;un peşinden başka ülkeler de bu konuda çalışmalar yapmaya başlamış durumda. Ekvador Anayasasının yazılmasında katkı sağlayan CELDF (Community Environment Legal Defense Fund), Güney Afrika, İtalya, Avusturalya ve kendi anayasasını oluşturmaya çalışan Nepal&#8217;den bu konuda çağrı aldığını açıkladı. Türkiye&#8217;de ise doğa hakkı kavramı oldukça yeni. Ocak 2010&#8242;da kurulun <a href="http://www.turkiyesumeclisi.net/" target="_blank">Türkiye Su Meclisi</a>, &#8220;doğa hakkını anayasal güvence altına alarak; suyun kamu tarafından sahiplenilmesini sağlayan bir su politikasının oluşturulmasını ve suyla ilgili yanlış uygulamaların süratle ve kararlılıkla düzeltilmesini sağlamak&#8221; amacıyla çalışmalar yürütüyor.</p>
<p>İnsanın yalnızca bir bileşeni olduğu bağımsız bir sistem içerisinde, yani doğada, herhangi bir dengesizliğe yol açmadan sadece insanlara hak tanımak mümkün değil. Doğa gibi hak da bir bütün ve parçalanamaz. İnsan haklarının garanti altına alınması ve doğa ile uyumun yeniden sağlanması doğanın bir bütün olarak haklarını sağlamakla olabilir. İşte bu nedenle Bolivya, Koçabamba&#8217;da bir araya gelen yaklaşık 30 bin kişi, 22 Nisan&#8217;daki İklim Değişikliği ve Doğa Ana Hakları Dünya Halkları Konferansı&#8217;nda tüm dünyaya Doğa Ana Hakları Evrensel Beyannamesinin kabul edilmesini önerdi ve bir taslak sundu. Buna göre Doğa;</p>
<p>-Yaşama ve var olma hakkı;<br />
-Saygı duyulma hakkı;<br />
-Yaşamsal döngülerini ve süreçlerini insan tarafından bozulmadan devam ettirme ve biyolojik kapasitesini yeniden oluşturma hakkı;<br />
-Kendi kimliklerini ve bütünlüklerini ayrı, öz-düzenlemeli ve birbiriyle ilişkili varlıklar olarak sürdürme hakkı;<br />
-Yaşam kaynağı olarak su hakkı;<br />
-Temiz hava hakkı;<br />
-Kapsamlı sağlık hakkı;<br />
-Kirlenmeden, zehirli ve radyoaktif atıklardan muaf olma hakkı;<br />
-Bütünlüğünü ya da yaşamsal ve sağlıklı işleyişini tehdit edecek şekilde genetik yapısındaki bozulma ve değişikliklerden muaf olma hakkı;<br />
-Bu Beyannamede kabul edilmiş hakların insan faaliyetleri nedeniyle ihlal edilmesi durumunda bunların gecikmeden ve tam olarak iyileştirilmesi hakkına sahip olmalı.</p>
<div>
<p>Yasalarımız tüm varlıkların ve doğal döngülerin haklarını garantine alacak şekilde yeniden düzenlendiğinde insan faaliyetlerinin yaşamın unsurlarına yönelik sorumlulukları düzenlenmiş olacak. Doğanın hakları olduğunda, doğa ile olan ilişkimizin bir zaman sonra değişeceği ve yeniden tanımlanmış olacağı aşikar. Ancak bekleyip görmektense, dünyanın dört bir yanında mücadele eden doğa hakkı savunucularına destek olmalıyız.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
</div>
<div><strong>EKVADOR ANAYASASI<br />
BÖLÜM 7<br />
</strong> <strong>Doğa Hakkı</strong></p>
<p><strong>Md. 71.</strong> Yaşamı yeniden üreten ve gerçekleştiren Doğa yahut Pacha Mama, var olma, hayati döngüsü, yapısı, fonksiyonları ve evrimsel süreçlerini sürdürme, koruma ve yenileme hakkına sahiptir.<br />
Her birey, topluluk, halk yahut milliyetten insan doğa hakkının yerine getirilmesini kamu kurumlarından talep edebilir. Bu hakların uygulanması ve değerlendirilmesi Anayasada belirlenen prensiplere uygun olarak yerine getirilecektir.<br />
Devlet, toplulukları, tüzel ve yerli insanları doğanın korunması için teşvik edecek ve bir ekosistemi oluşturan tüm unsurlara saygı duyulmasına ön ayak olacaktır.</p>
<p><strong>Md.72.</strong> Doğa, iyileşme hakkına sahiptir. Bu iyileşme, Devlet ve tüzel yahut yerli insanların sahip olduğu, etki altındaki doğal sistemlere bağımlı olan bireyler ve toplulukların zararlarını ödeme yükümlülüklerinden bağımsızdır.<br />
Yenilenemeyen doğal kaynakların sömürülmesi sonucu da oluşabilen, ciddi yahut kalıcı çevresel etki durumunda, Devlet, iyileşmenin sağlanması için en etkili mekanizmaları kuracak ve zararlı çevresel etkileri gidermek yahut azaltmak için en uygun önlemleri benimseyecektir.</p>
<p><strong>Md. 73.</strong> Devlet, türlerin nesillerinin tükenmesine, ekosistemlerin yok olmasına yahut doğal döngülerin kalıcı değişimine neden olabilen tüm etkinlikler için tedbir ve kısıtlama önlemleri uygulayacaktır.<br />
Milli genetik mirasta belirli bir şekilde değişiklik yapabilen organizmaların, organik yahut inorganik maddelerin ülkeye girişi yasaklanmıştır.</p>
<p><strong>Md. 74.</strong> Bireyler, topluluklar, halklar ve milliyetler, kendilerine iyi bir yaşam olanağı sunan doğal zenginliklerden ve çevreden yararlanma hakkına sahip olacaklardır.<br />
Çevre hizmetleri özelleştirilemez, bu hizmetlerin üretimi, sağlanması, kullanımı ve işletilmeleri Devlet tarafından düzenlenecektir.</p>
</div>
</div>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://yabanil.net/?feed=rss2&amp;p=1164</wfw:commentRss>
		<slash:comments>1</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>İnsan-yiyicilik Üzerine</title>
		<link>http://yabanil.net/?p=1168</link>
		<comments>http://yabanil.net/?p=1168#comments</comments>
		<pubDate>Fri, 30 Apr 2010 13:34:35 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Serhat Elfun Demirkol</dc:creator>
				<category><![CDATA[Yazı - Makale]]></category>
		<category><![CDATA[Kültür]]></category>
		<category><![CDATA[Yamyamlık]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://yabanil.net/?p=1168</guid>
		<description><![CDATA[William Arens&#8216;in kitabı The Man-Eating Myth: Anthropology &#38; Anthropophagy, bilinen ilk insan-yiyicilik (yamyamlık) rivayetinin Christopher Columbus ve tayfasının Batı Antillerine yaptığı yolculukla ortaya çıktığını söyler. Arens&#8217;e göre kabilenin adının yanlış telafuzu zamanla değişerek İspanyolcada Canibales (gaddar) olarak değişir. Bu da İngilizceye Cannibalism, Yamyamlık, olarak çevrilir. Belki de bu şekilde insan-yiyicilik oldukça gaddar bir pratik olarak [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://www.stonybrook.edu/anthro/staff/warens.shtml" target="_blank">William Arens</a>&#8216;in kitabı <a href="http://books.google.com.tr/books?id=XsHB69txxdEC&amp;lpg=PP1&amp;dq=The%20Man-Eating%20Myth%3A%20Anthropology%20%26%20Anthropophagy&amp;pg=PA5#v=onepage&amp;q&amp;f=false" target="_blank"><em>The Man-Eating Myth: Anthropology &amp; Anthropophagy</em></a>, bilinen ilk insan-yiyicilik (yamyamlık) rivayetinin Christopher Columbus ve tayfasının Batı Antillerine yaptığı yolculukla ortaya çıktığını söyler. Arens&#8217;e göre kabilenin adının yanlış telafuzu zamanla değişerek İspanyolcada <em>Canibales</em> (gaddar) olarak değişir. Bu da İngilizceye <em>Cannibalism</em>, Yamyamlık, olarak çevrilir. Belki de bu şekilde insan-yiyicilik oldukça gaddar bir pratik olarak anılmaya başlamıştır.</p>
<p>Aynı şekilde Türkçe&#8217;de insan-yiyicilik için kullanılan <em>yamyam</em> kelimesinin kökeni de Sudan&#8217;ın güneyinde insan eti yediği rivayet edilen bir kabile olan Azande&#8217;lere (<em>çok fazla toprağa sahip insanlar</em> anlamında), yabancıların hitap ettiği şekliyle <em>niam-niam&#8217;</em>dan gelir. Daha sonra Batılılar tarafından da kabul edilen bu sözcük <em>büyük yiyiciler </em>anlamındadır. Böylece sözde insan-yeme eğilimini ifade eder. Günümüzde küçük düşürücü bir kelime olarak kabul edilir.</p>
<p><span id="more-1168"></span>Kabilelerin adları bu şekilde yanlış telaffuz edilmeseydi bu pratiğin içeriği konusunda daha ılımlı düşüncelerle karşılaşabilir miydik? Hiç sanmıyorum. 15. yüzyıldan başlayarak Avrupalılar insan-yiyiciliği vahşet olarak saymaya başladılar. 16. yüzyılda Papa IV. Innocent insan-yiyiciliği Hıristiyanlarca silah kuvvetiyle cezalandırılması gereken bir günah olduğunu açıkladı. İspanya Kraliçesi Isabella ise İspanyol kolonilerinde yaşayan sömürgecilere sadece insan-yiyici olan yerlileri kanunen köleleştirebileceklerini emretti. Böylelikle sömürgeciler yerli kabileler hakkında bu tarz iddialarda bulunarak maddi menfaatler sağlıyorlardı.</p>
<p>İnsan-yiyicilik ithamları, sömürgecilik politikalarında, yerli insanları aşağılamak için kullanılmıştır. Sömürgecilerin ahlâki üstünlüğünü öne sürmüş ve yerli insanların yaşamlarını ve topraklarını ele geçirmeyi meşru hale getirmiştir. Sömürgecilik propagandalarıyla birlikte yerli insanların topraklarının ve bedenlerinin sömürülmesi son hızla ilerlemeye devam etti. Günümüzde varlığını hâlâ sürdürebilen yerli topluluk sayısı oldukça azalmış ve bu kültürler neredeyse yeryüzünden yok olmak üzeredir. Çünkü medeniyet dediğimiz tek kültür, diğer kültürleri ehlileştirerek kendi içerisine dâhil etmeye çalışır.</p>
<p>Günümüzde ise insan-yiyiciliği Batı uygarlığı için bir mecaz olarak kullanma eğilimi vardır. Küreselleşme, tüketim kültürü, kapitalizm vs, insan-yiyicilik biçimleri olarak tasvir edilir. Ancak insan-yiyicilik bu şekilde hâlâ gerçek bir deneyim ve somut kültürel bir pratik olarak değersizleştirilmeyi sürdürür. Toplumsal ve tarihsel bağlamda özgün anlamından uzaklaşma devam eder. Sömürgecilik politikalarının kullandığı olguyu aynı şekilde bir propaganda malzemesi olarak kullanmak ne yazık ki aynı yaklaşımın devam ettiğini gösterir.</p>
<p>Düzenli olarak insan eti tükettiği bilinen topluluklar bulunmamaktadır. Aşırı kıtlık veya açlık zamanlarında ya da delilik veya sosyal sapkınlık nedeniyle gerçekleşen insan-yiyicilik dışında – ki bu tarz insan-yiyicilik çoğunlukla modern toplumda gerçekleşir – bu pratik büyük ölçüde kültürel olarak ortaya çıkmıştır. Ancak kurumsallaşmış ve sosyal olarak kabul edilmiş insan-yiyicilik pratikleri sömürgecilik ve daha sonrasında modernizmin etkisi altında büyük ölçüde ortadan kaybolmuştur. Yine de, kültürel bir sosyal pratik olarak insan-yiyiciliği antropolog Richard E. Leakey ve Lewin&#8217;in yaptığı gibi içe dönük ve dışa dönük olarak ikiye ayırabiliriz.</p>
<p>İçe dönük insan-yiyicilikte, sadece akrabalar ve aynı kabileye ait olan ölülerin bedenleri veya belirli organları tüketilir. Böylece ölüyle ilişkinin devamı sağlanır. Ölüye olan saygı bu şekilde ifade edilir. Dışa dönük insan-yiyicilikte ise düşmanların bedenleri veya belirli organları tüketilir. Düşmana olan nefret, tiksinti veya korkunun bu şekilde ifade edildiği söylenir.</p>
<p>İster içe ister dışa dönük olsun, insan-yiyicilik o yerli insanların kültürünün ve dolayısıyla dünya görüşünün bir parçasıdır. Amazon yağmur ormanlarında yaşayan Wari&#8217; topluluğu, misyonerler ve hükümet görevlileri tarafından insan-yiyiciliğe son vermeye ve ölülerini toprağa gömmeyi benimsemeye zorlandılar. Bugün cenazelerini toprağa gömüyorlar. Ancak medeniyetle temasa geçmeden önceki dönemi hatırlayan yaşlı insanlara göre, bu yöntem sevdikleri insanlara karşı saygısız ve teselli etmeyen bir yol.</p>
<p>Beth A. Conklin, Waji&#8217;lere göre sevdiğiniz birini toprakta bırakmanın ve çürümesine izin vermenin tıpkı bizim için insan eti yeme fikri gibi tiksindirici olduğunu söylüyor. “Wari&#8217; insanları, bedeni kişiliğin ve ferdiyetin ikamet ettiği bir yer olarak görür, bu nedenle ölüleri hatırlatan en güçlü şey bedenleridir. Hayatta kalanların ölü akrabalarının anılarını dönüştürmeye yardımcı olmak için bedenin dönüştürülmesi önemlidir.” Böylece Waji&#8217;ler yas ve kederle başa çıkma yolu olarak insan-yiyiciliği pratik ederler.</p>
<p>“Fijililer nasıl yamyam oldu” söylencesini inceleyen Marshall Sahlins, Fijililerin insan-yeme pratiğini sosyal düzenin temelinde ele alır. Sahlins&#8217;e göre mit, kültüre dönüştürülen doğa ilişkileriyle başlar. Kaos kültürel olarak denetim altına alınır.</p>
<p>Her ne kadar bu tarz insan-yeme pratikleri bir şekilde evcilleşmeye (evcilleştirme medeniyetin temelidir) bulaşmış topluluklarda görülse de; onları evcilleşmeyen topluluklarla, dolayısıyla Norbeck&#8217;in belirttiği şekliyle insan-yiyicilik ve insan kurban etme faaliyetlerine yabancı olan topluluklarla kıyaslayarak derecelendirmek istemem.</p>
<p>Tek bir doğru yol yoktur. Kültürler anlatılan bu kısa örneklerdeki gibi doğal ya da değil karşılaştıkları sorunları çözmek için kendi özgün çözümlerini ortaya koyarlar. Her kültür en az diğerleri kadar değerlidir. Medeniyet adını verdiğimiz bu tek kültür ise kendisini her şeyden ayırarak kendi üstünlüğünü kibirle ilan etmeyi sürdürür. Kültürel hegemonyasını dünyanın en uç köşelerine kadar yayar. Oysa o da yok ettiği tüm yerli topluluklar gibi başlangıçta “yerli” bir kültürden ibaretti. Ama o yeryüzünde hâkimiyetini sürmesi için kutsandığına inanarak, diğer tüm yerli kültürlerin cesetlerini yiyerek büyümeye devam ediyor.</p>
<p>Kaynaklar:</p>
<p><a href="http://yabanil.net/?tag=john-zerzan" target="_blank">John Zerzan</a>, 	<em><a href="http://yabanil.net/?p=280" target="_blank">Gelecekteki İlkel</a> </em>(Kaos Yayınları, 2000)<br />
Cannibalism – 	Bibliography; <a href="http://science.jrank.org/pages/7538/Cannibalism.html">http://science.jrank.org/pages/7538/Cannibalism.html</a><br />
Wikipedia 	“Cannibalism” maddesi; <a href="http://en.wikipedia.org/wiki/Cannibalism">http://en.wikipedia.org/wiki/Cannibalism</a><br />
Wikipedia “Azande” maddesi; 	<a href="http://en.wikipedia.org/wiki/Azande">http://en.wikipedia.org/wiki/Azande</a><br />
Giving cannibalism a human face; 	<a href="http://www.vanderbilt.edu/exploration/news/news_cannibalism.htm">http://www.vanderbilt.edu/exploration/news/news_cannibalism.htm</a><br />
Peggy Reeves Sanday, <em>Divine 	Hunger </em>(Cambridge University Press)</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://yabanil.net/?feed=rss2&amp;p=1168</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>İsmail&#8217;in Yayınlanmamış Bölümü</title>
		<link>http://yabanil.net/?p=1151</link>
		<comments>http://yabanil.net/?p=1151#comments</comments>
		<pubDate>Thu, 15 Apr 2010 12:55:48 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Serhat Elfun Demirkol</dc:creator>
				<category><![CDATA[Yazı - Makale]]></category>
		<category><![CDATA[Daniel Quinn]]></category>
		<category><![CDATA[Urban Scout]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://yabanil.net/?p=1151</guid>
		<description><![CDATA[Dostumuz Urban Scout,  Daniel Quinn&#8217;in İsmail adlı romanında  yayınlanmamış bir bölümünü keşfetti &#8211; Aslına bakarsanız  yazı Daniel Quinn tarafından yazılmadı. Aşağıda Urban scout&#8217;ın yazdığı bir bölümü okuyacaksınız.  Berk Demir&#8217;e metnin çevirisi için teşekkür ediyorum. &#8212; Bölüm 10 Ertesi gün oraya vardığımda, İsmail uyuyor gibiydi. Sandalyeye oturdum ve bir süre bekledim. Ne yapmam gerektiğini bilmiyordum. Pencereye [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Dostumuz <a href="http://www.urbanscout.org/urban-scout-discovers-lost-ishmael-chapter/" target="_blank">Urban Scout</a>,  Daniel Quinn&#8217;in <a href="http://yabanil.net/?p=89" target="_blank">İsmail</a> adlı romanında  yayınlanmamış bir bölümünü keşfetti &#8211; Aslına bakarsanız  yazı Daniel Quinn tarafından yazılmadı. Aşağıda Urban scout&#8217;ın yazdığı bir bölümü okuyacaksınız.  <em>Berk Demir&#8217;e metnin çevirisi için teşekkür ediyorum.</em></p>
<p>&#8212;</p>
<p><strong>Bölüm 10</strong></p>
<p>Ertesi gün oraya vardığımda, İsmail uyuyor gibiydi. Sandalyeye oturdum ve bir süre bekledim. Ne yapmam gerektiğini bilmiyordum. Pencereye vurup uyandırmalı mıydım yoksa daha sonra mı gelmeliydim? Uyandırırsam kaba mı olurdu? 450 kiloluk bir gorili ürkütmenin aptalca olduğunu düşünerek daha sonra gelmeye karar verdim. Gitmek için kapıyı açtığım anda İsmail konuşmaya başladı.</p>
<p><span id="more-1151"></span>Sanki konuşmaya başından beri hazırmış gibi sakin bir sesle “Günaydın” dedi.</p>
<p>Şaşırmış gibi yaparak “Oh, merhaba” diye cevapladım. Konuşmaya başladığında tam da daha fazla uyumak isteyip istemeyeceğini soracaktım.</p>
<p>“Ana Kültür&#8217;ün kültürünüz insanlarını esaret altında tutmak için anlattığı hikâyeler üzerine yaptığımız konuşmayı hatırlıyor musun?”</p>
<p>“Tabi ki” dedim.</p>
<p>“Bugün daha detaya ineceğiz. Genelde, öğrencilerim bunu ilk seferde idrak etmekte zorluk çekiyorlar ama eğer dönüp 2. Dünya Savaşı örneğine bakarsak, bahsettiğim noktayı aydınlatmak daha kolay olacak. Daha önce Nazilerin Alman halkını esaret altına almasını tartışmıştık. Nazileri, dünyayı ele geçirmekten alıkoyan şey tam olarak neydi?”</p>
<p>“Sanırım,” bir müddet düşündüm, “müttefik kuvvetlerdi.”</p>
<p>“Bundan daha fazla ayrıntıya inmeni istiyorum. Müttefik kuvvetler, Nazileri durdurmak için ne yaptı?”</p>
<p>“Aylarca süren büyük ölçekli operasyonlar yaptı. Sonunda çabaları işe yaradı. Tüm askeri stratejileri ve savaşları bilmiyorum.”</p>
<p>“Olacak” dedi. “Şimdi, dünyadaki herkesin Hitler&#8217;in hikâyesine inandığını varsayalım. Eğer durdurulmamış olsalardı, Ari ırkı dışındaki tüm insanları yok etmeleri sence ne kadar zaman alırdı?”</p>
<p>Anlamaya çalıştığımız şeyin bu olmadığını fark etmeden önce birkaç matematik hesabı yapmaya çalıştım. “Bilmiyorum. Yüz yıl? İki yüz yıl?”</p>
<p>“Şu anda günde iki yüz canlı türün yok olduğunu düşünürsek kültürünüzün yeryüzündeki tüm diğer canlıları yok etmesi ne kadar sürer?”</p>
<p>İsmail&#8217;in bunlarla nereye varmaya çalıştığını fark etmeye başlamıştım ve bu hoşuma gitmedi. “Uygarlığa karşı bir savaş başlatmamız gerektiğini mi söylüyorsun?”</p>
<p>“Şiddet kullanılan direnişler ya da “geniş çaplı operasyonlar” olmasaydı, Hitler Ari ırkından olmayan insanları yok etmeyi durdurur muydu?”</p>
<p>“Sanırım, bunu gerçekten bilebilmenin bir yolu yok. Olmuş olaylar üzerinden tahminler yürütemezsin.”</p>
<p>İsmail, bana camın arkasından sert bir bakış attı. “Geçmişini ve inanışlarını düşünürsen, Hitler diğer türleri yok etmek konusundaki düşüncesini değiştirir miydi?”</p>
<p>Tereddüt ettim. “Hayır. Muhtemelen değiştirmezdi. Ama yapabilirdi.”</p>
<p>“Daha az önce, olmuş olaylar üzerinden tahminler yürütemeyeceğimizi söylemedin mi?”</p>
<p>İsmail bakışlarını çekti ve başka taraflara baktı. “Evet, değiştirebilirdi ve kesinlikle tüm Almanlar Hitler&#8217;in hikâyesine inanmıyordu. Birçok Alman direniş hareketi vardı. Bazıları Hitler&#8217;i öldürmeye çok yaklaşmıştı. Ama karşı güçler direnen Almanların, diğer Almanların bakış açılarını değiştirmesini  mi bekledi?”</p>
<p>“Hayır” dedim. Gerçekten de söylediğini düşündüğüm şeyi mi söylüyordu?</p>
<p>“Nazilerin güçlerini korudukları her an, başka bir insan gaz odasına gidiyordu. Benzer şekilde, insanlığınızın gücünü koruduğu her an, yaşam topluluğunun yüzlerce üyesi daha öldürülüyor ya da yok ediliyor.”</p>
<p>Söylediğini düşündüğüm şeyi söylüyordu. “Üzgünüm,” dedim ve gitmek için kalktım. “Geri döneceğimi sanmıyorum.”</p>
<p>“Benim analizlerime katılmadığın için mi?”</p>
<p>Duraksamadan, “Evet” dedim. “Uygarlığa karşı bir savaşa çağırıyorsun. Bu nasıl Nazilerin yaptıklarından farklı olabilir ki? İnsanlığın çoğunu öldürmemiz gerektiğini söylüyorsun.”</p>
<p>“Ben böyle bir şey söylemedim. Sana sadece içinde bulunduğunuz durumu görmenin başka bir yolunu gösteriyorum.”</p>
<p>Tereddüt ettim ancak tekrar oturdum. Tabi ki İsmail ile tamamen zıt değildim. Sadece bu benim için çok fazlaydı.</p>
<p>“Sence tüm Almanların bakış açılarını değiştirmek ne kadar zaman alır?”</p>
<p>“Bir fikrim yok. Uzun bir zaman?”</p>
<p>“Diyelim ki bakış açılarını değiştirdin. Ya sonra?”</p>
<p>“Bilmiyorum. Hitler&#8217;i koltuğundan indirmek için oy verirler diye düşünüyorum.”</p>
<p>“Nazilere karşı direnenlerin yaşama şansının direnmeyenlerden daha yüksek olduğunu duymak seni şaşırtır mıydı?”</p>
<p>“Evet, şaşırtır.”</p>
<p>“Seni şaşırtanın ne olduğunu düşünüyorsun?”</p>
<p>Gerçekten de bilmiyordum. “Sanırım bana hep şiddetin asla işe yaramayacağı söylendiğinden.”</p>
<p>“Kesinlikle” dedi. “Bakış açısını değiştirmenin işe yaramayacağını söylediğimi düşünmeni istemiyorum. Tabi ki Almanlar için diğer Almanların bakış açılarını değiştirmek önemliydi. Hitler diğer tüm türleri yok etmeden önce onu ve hikâyesini durdurmak isteyen Almanlar için diğer Almanların bakış açılarını değiştirmek tabi ki önemli. Yeni bir bakış açısına sahip önemli sayıda insan böyle bir direniş hareketi için kesinlikle gerekli olacaktı.”</p>
<p>Çorbaya dönmem için biraz bekledi.</p>
<p>“Nazilerin hikâyesi kesinlikle eski ama nispeten bir ölçüde yeni ve yüzeysel; bu onların tüm kültürel inanç sistemi değildi. Kültürünüzün insanlarının Nazilerinkine göre daha derinlere inen bir hikâyesi var. Tüm dünyanız bu hikâyeye göre şekillendi. Bunu değiştirmek büyük bir başarı gerektirir. Birkaç insan hikâyeyi değiştirebilse de, Hitler gibi, iktidardakiler bu hikâyeden fayda  sağlar ve çıkarlarını koruyan askeri gücü kontrol eder. Yeniden soruyorum, dünyadaki herkes Nazilerin hikâyesine inanmış olsaydı diğer tüm ırkları yok etmeleri ne kadar zaman alırdı? Günde iki yüz türün yok olduğunu düşünürsek, sence yaşam topluluğunu kurtarmak için geniş çaplı bir bakış açısı değişikliği yapmaya zaman kaldı mı?”</p>
<p>“Bilmiyorum. Sanırım, kalmadı.”</p>
<p>“Şimdi yeni bir bakış açısının gerekliliğini ama büyük ölçekte olmasının saçmalığını görüyor musun? Yeni bir bakış açısı insanların hareketlerini değiştirmek açısından önemli.”</p>
<p>“Evet” dedim. “Ama bununla mutlu değilim.”</p>
<p>“Neden?”</p>
<p>“Bu..,” göğsümü zorlayan kalbimi hissedebiliyordum. “Korkuyorum.”</p>
<p>“Bu her ikimiz için de iyi. Çünkü esaret altında eğitilirken, hiyerarşi hakkında çok az şey biliyordum. Direniş hareketleri hakkında ise daha da az. Sana göstermeye çalıştığım şey yaşanabilecek başka bir hikâye daha olduğu. Bunun ötesinde, sana oraya nasıl ulaşacağını söyleyemem. Bu senin kendi başına bulabileceğin bir şey.”</p>
<p>Çeviren: Berk Demir</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://yabanil.net/?feed=rss2&amp;p=1151</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Mekânın Hikâyeleri</title>
		<link>http://yabanil.net/?p=1138</link>
		<comments>http://yabanil.net/?p=1138#comments</comments>
		<pubDate>Sat, 03 Apr 2010 12:39:30 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Serhat Elfun Demirkol</dc:creator>
				<category><![CDATA[Yazı - Makale]]></category>
		<category><![CDATA[Dil]]></category>
		<category><![CDATA[Hikaye]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://yabanil.net/?p=1138</guid>
		<description><![CDATA[Şu anda yazılanları okurken ne duyuyorsunuz? Muhtemelen yazdıklarımı içinizden okuyorsunuz &#8211; ya da mırıldanarak. Yine de tek başlarına anlamsız görünen bu işaretler siz üzerinde gözlerinizi gezdirirken kafanızın içinde bir yerlerde yankılanıyor ve benim size anlatıyor olduklarımı dinliyorsunuz. Bu işaretlere dökebildiğim kadarıyla anlatımımdaki duyuguyu da belki yakalayabiliyorsunuz. Karşınızda dikilip tüm bunları konuşuyor olsaydık büyük olasılıkla duruşumun, [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<div>
<p>Şu anda yazılanları okurken ne duyuyorsunuz? Muhtemelen yazdıklarımı içinizden okuyorsunuz &#8211; ya da mırıldanarak. Yine de tek başlarına anlamsız görünen bu işaretler siz üzerinde gözlerinizi gezdirirken kafanızın içinde bir yerlerde yankılanıyor ve benim size anlatıyor olduklarımı dinliyorsunuz. Bu işaretlere dökebildiğim kadarıyla anlatımımdaki duyuguyu da belki yakalayabiliyorsunuz. Karşınızda dikilip tüm bunları konuşuyor olsaydık büyük olasılıkla duruşumun, ses tonumun, bedenimin ortaya koyduğu tüm işaretleri ve izleri takip edebilecektiniz. Tıpkı tüm varlıkların sahip olduğu izler gibi benim varlığımın izleri de sizlere şu an farkında olmadığımız bir dünyanın hikâyesini anlatır durur. Görürüz, görülürüz, duyarız, duyuluruz, hissederiz, hissediliriz&#8230;</p>
<p><span id="more-1138"></span>İnsan ilişki kurmak üzere donatılmıştır. Gözlerimiz, kulaklarımız, tenimiz, hepsi bizim dışımızdaki varlıklarla ilişki kurar. Tıpkı onların da bizimle ilişki kurmak üzere donatıldığı gibi&#8230; Onlarla sıkı bağlar kurarız, mücadele ederiz, karşı karşıya geliriz, birbirimize yardımcı olur ya da engelleriz. Ama her ne olursa olsun aynı mekân içerisinde sürekli olarak birbirlerimizle temas ve ilişki halindeyiz. Bir aile gibi, bir beden, vücut gibi.</p>
<p>Parmağınızla burnunuza dokunduğunuzda hissettiğiniz nedir? Parmağınız? Burnunuz? Bir vadiden aşağıya doğru akan su bir kaya ile karşılaştığında hisseden kim? Su? Kaya? Tıpkı parmağınız ve burnunuzda olduğu gibi ilişki karşılıklıdır ve yaşayan, hisseden tüm parçalarınızdır. Su ve kaya gibi, yaşayan bir vadinin tüm parçaları.</p>
<p>Herşey konuşur ve bir hikâyesi vardır. Herşey hareketiyle, çıkardığı seslerle ya da duruşuyla konuşur. Tek yapmanız gereken izlerini takip etmektir. İzler sizleri anlatılan hikâyeye götüren kılavuzdur. Ancak tam da burada söylemek gerekirse, hikâyeler mekana özgüdür. Bir ağacın hikâyesi, tıpkı bir çıt kuşunun şarkısı gibi orada, mekân içerisinde yankılanır durur. Tüm bu hikâyeler, o mekânın bilgisini barındırır. Mekânın tüm parçaları, ekolojisi, canlılar, var olan döngülerin tüm ritmi ve hepsinin arasındaki ilişkiyi anlatır. O mekândaki yaşamın nasıl işlediğini anlatır.  Böylece her mekân, her varlık gibi kendi hikâyesine, işleyişine sahip olur.</p>
<p>Peki, yazarken neler oluyor? Hikâyeler, gözlerinizi üzerinde gezdirdiğiniz harf denilen işaretlere hapsedilir. Meydana geldikleri mekândan bir kağıt parçasının üzerine ya da bu durumda ekrana yerleştirilir. Her tuş darbesi varlıkların izleriyle yer değiştirmeye başlar. Mekânın sahip olduğu hikâyeler kendisinden koparılır ve taşınabilir kılınır. Artık ağaçları, bulutları, rüzgarı, tepeleri, vadileri ve büyüklerinizin anlattığı masalları dinlemenize gerek yoktur. Artık hikâyeleri istediğiniz yere taşıyabilir ve fiziksel mekanı istediğiniz gibi şekillendirebilirsiniz.</p>
<p>&#8220;Harfler konuştuğunda, ağaçlar susar. Ağaçlar sustuğunda, hepsini kesip yok ederiz.&#8221;</p>
</div>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://yabanil.net/?feed=rss2&amp;p=1138</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>İnsan Denen Şey</title>
		<link>http://yabanil.net/?p=1133</link>
		<comments>http://yabanil.net/?p=1133#comments</comments>
		<pubDate>Mon, 29 Mar 2010 21:26:49 +0000</pubDate>
		<dc:creator>nunnajiina</dc:creator>
				<category><![CDATA[Yazı - Makale]]></category>
		<category><![CDATA[Öykü]]></category>
		<category><![CDATA[İnsan]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://yabanil.net/?p=1133</guid>
		<description><![CDATA[Çok uzakta, yemyeşil bir ormanda hayvanlar arasında bir tartışmadır başladı. Göç zamanı tesadüfen büyük bir yıkıntının üzerinden geçen leylek herkese gördüklerini anlatıyordu, insanın nasıl bir varlık olduğunu tasvir ediyordu. Hayatlarında hiç insan görmemiş olan iki kuzgun, leyleğin tarif ettiği yıkıntıya uçmaya karar verdi. Yıkıntıya yaklaştıkça havada bildiklerinden başka birşey vardı. &#8221;Bu koku da ne böyle?&#8221; [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Çok uzakta, yemyeşil bir ormanda hayvanlar arasında bir tartışmadır başladı. Göç zamanı tesadüfen büyük bir yıkıntının üzerinden geçen leylek herkese gördüklerini anlatıyordu, insanın nasıl bir varlık olduğunu tasvir ediyordu. Hayatlarında  hiç insan görmemiş olan iki kuzgun, leyleğin tarif ettiği yıkıntıya uçmaya karar verdi.</p>
<p>Yıkıntıya yaklaştıkça havada bildiklerinden başka birşey vardı. &#8221;Bu koku da ne böyle?&#8221; diye sordular birbirlerine.  Ama verecekleri cevapları yoktu.</p>
<p>Yavaş yavaş deniz kıyısına doğru uçtular.Gördüklerine şaşırmışlardı; hayatlarında ilk kez bu kadar balığı suyun dışında &#8220;garip şeyler&#8221; içinde görüyorlardı. &#8221;Bu da ne böyle ?&#8221; diye birbirlerine baktılar ama verecek cevapları yoktu.</p>
<p>Balık yığınları arasında &#8220;insanı&#8221; gördüler. Tıpkı leyleğin tarif ettiği gibi. Telaşlı ve bir o kadar da hırçın bir hali vardı. O kadar yığın balığa rağmen hala anlam veremedikleri  &#8220;birşeyle&#8221; denizden balık çıkarıyordu.<br />
&#8221;Bu kadar balığı ne yapacak? Karnını doyuracak kadarı yetmiyor mu?&#8221; diye düşündüler ama bulabildikleri bir cevap yoktu.</p>
<p>Gördüklerine anlam verememiş bir halde denizden daha iç kesimlere doğru uçtular. Çok büyük alanlarda hep aynı rengi gördüler. Üstelik aralarında anlam veremedikleri &#8220;çizgiler&#8221; vardı. Sonra insanları gördüler, belli ki yiyecek topluyorlardı. Kasa kasa. &#8221;Bu kadar çok kırmızı meyveyi ne yapacaklar? Çok mu acıkıyor bu insanlar? Hem nasıl oluyor da bu kadar kırmızı meyve bir arada oluyor?&#8221; diye baktılar birbirlerine ama yine cevapları yoktu.</p>
<p><span id="more-1133"></span></p>
<p>Daha ne kadar şaşırabileceklerini düşünerek uçmaya devam ettiler. Altlarında leyleğin bahsettiği yıkıntıyı gördüler. Toprak rengini kaybetmiş, gri olmuştu. Ağaç da yoktu. Evet evet, leyleğin bahsettiği yıkıntı bu olmalıydı.  Burada o kadar çok insan gördüler ki, nasıl olup da bu kadar üreyebildiklerine şaşırdılar. &#8221;İnsanla beslenen bir canlı yok muydu?&#8221; Denge.</p>
<p>Kafalarını aşağıdaki karmaşadan bir an olsun kaldırdıklarında gökyüzüne uzanan simsiyah bulutları gördüler. Sonra alevleri. Karşılarındaki orman yanıyordu. Dehşete kapılmış bir halde o yöne doğru uçtular. Gördükleri şimdiye kadar görmüş oldukları arasında son noktaydı. Aşağıda dehşet içinde koşuşturan hayvanların arasında bir geyiğin yanına sokuldular. &#8221;Neler oldu burada?&#8221;  Geyik cevapladı: &#8221;Bunu insan yaptı!&#8221;</p>
<p>İki arkadaş bir kez daha birbirlerine baktılar. Bu kez soru sormadılar. Çünkü biliyorlardı; bunun bir cevabı yoktu.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://yabanil.net/?feed=rss2&amp;p=1133</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Köksap, İletişim ve Tek Atımlık Şansımız</title>
		<link>http://yabanil.net/?p=1031</link>
		<comments>http://yabanil.net/?p=1031#comments</comments>
		<pubDate>Mon, 22 Feb 2010 07:17:36 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Serhat Elfun Demirkol</dc:creator>
				<category><![CDATA[Yazı - Makale]]></category>
		<category><![CDATA[Hiyerarşi]]></category>
		<category><![CDATA[Jeff Vail]]></category>
		<category><![CDATA[Köksap]]></category>
		<category><![CDATA[İletişim]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://yabanil.net/?p=1031</guid>
		<description><![CDATA[Jeff Vail Genel Açıklama Bu yazı ile amacım, hiyerarşik güç merkezileşmesi sonucu gelişen modern devlet sisteminin yapısal evrimine yol açan tarihsel koşulları örneklemek, günümüzde gerçekleşen olayların modern devlet sisteminin temelini nasıl geçersiz kıldığını açıklamak, ve bunun yerine gücün dağıtıldığı geçerli ve cazip bir köksap modeli sunmak. Ek olarak, köksapın, büyümek ve gelişmek için hiyerarşinin iletişim [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://www.jeffvail.net/2005/08/rhizome-communication-and-our-one-time.html" target="_blank">Jeff Vail</a><br />
<strong> </strong></p>
<p><strong>Genel Açıklama</strong></p>
<p>Bu yazı ile amacım, hiyerarşik güç merkezileşmesi sonucu gelişen modern devlet sisteminin yapısal evrimine yol açan tarihsel koşulları örneklemek, günümüzde gerçekleşen olayların modern devlet sisteminin temelini nasıl geçersiz kıldığını açıklamak, ve bunun yerine gücün dağıtıldığı geçerli ve cazip bir <a href="http://yabanil.net/?p=594" target="_blank">köksap</a> modeli sunmak. Ek olarak, köksapın, büyümek ve gelişmek için hiyerarşinin iletişim altyapısını kullanmadan kendi organik altyapısını kurmak zorunda olduğunu göstermeye çalışacağım. Ümit ediyorum ki bu yazı, hiyerarşiye alternatif olarak köksapın gelişimini desteklemeyi arzu edenler için  kuramsal bir iskelet görevi görecek. ESAS KONU: Köksap üstün nitelikli, organik bir iletişim kuramı geliştirmek zorunda aksi halde başlamadan biter.</p>
<p><span id="more-1031"></span><br />
<strong>Hiyerarşik Güç Merkezileştirme Sistemlerinin Modern Gelişimi</strong></p>
<p>Machiavelli İtalya kent-devletleriyle başa çıkmak için bilinçli bir şekilde Floransa devlet yapısını şekillendirdi: kuşatma toplarının saldırı üstünlüğü, Condottieri ordularının güvenilmezliği, şahsi meşruiyet kazanmanın savunmalara yatırım yapmak için bir devlet yapısını kullanma ihtiyacıyla çelişmesi. Bu bilinçli eylemler çoğu kez birleşmiş hiyerarşik modern devlet yapısına geçişte bir dönüm noktası olarak belirtilir (bkz. Philip Bobbitt&#8217;in &#8216;Shield of Achilles&#8217; kitabı). Çünkü bu eylemler feodalizmin sahip olduğu kilise-devlet sisteminin birbiriyle rekabet eden hiyerarşilerini değiştirdi.  Belki de Machiavelli&#8217;nin yaptığı en önemli şey, akran yönetim biçimlerinin yer aldığı dünyada rekabet etmek için bir devletin hiyerarşik yapısını kasten kuvvetlendirecek kurumlar yaratma gereksinimini bilinçli bir şekilde saptamasıydı. Ayrıca, kendinden sonraki devlet adamlarını etkileyerek kendisini takip etmelerini sağladı.</p>
<p>Bu sistem ardarda bağımlılıkların yaratılmasına dayanır: dünyanın akran yönetim biçimleri arasındaki rekabetle yaratılmış sürekli büyüme ve hiyerarşileri kuvvetlendirme gereksinimi, büyük çapta optimize edilmiş sistemlerin kullanımını mecbur kıldı. Büyük çapta optimize edilmiş sistemler &#8216;<a href="http://en.wikipedia.org/wiki/Highly_optimized_tolerance" target="_blank">büyük çapta optimize edilmiş tolerans</a>&#8216; (HOT) olarak bilinen teknik bir probleme sahip. Sürekli büyüme ve merkezileşme gereksinimi, sistemi azalan marjinal gelir noktasından azalan toplam gelir sınırına doğru zorlar. HOT sistemleri önemli, ardarda gelen başarısızlıklara neden olan ikincil karışıklıklara açıklar. HOT sistemlerin kaçınılmaz çöküşünü erken davranıp önlemek için, devletler bir &#8220;<a href="http://en.wikipedia.org/wiki/Tragedy_of_the_commons" target="_blank">ortakların trajedisi</a>&#8221; senaryosu yaratır: sınırlı kaynakları akran yönetim biçimine sahip rakiplerinden çok daha hızlı (ve daha sürdürülemez biçimde) sömürerek azalan toplam gelir noktasından uzaklaşmaya çalışırlar. Sürdürülebilir olmayan kaynak kullanımının faydasız olduğunu kabul eden devletler bu politikayı takip etmeyi reddederlerse süratle bu oyundan çıkarılır. Çünkü sınırlı kaynakları daha hızlı sömüren bir devlet, bu oyuna katılmayan devleti kendi bünyesine katar ve bu ek, geçici sübvansiyonun faydalarından yararlanır.</p>
<p><strong>Merkezi Güç Çağının Sonu</strong></p>
<p>Geçmişte, bu tarz akran yönetim biçimlerinin kaynak yarışları periyodik bölgesel çöküşlere neden oldu. Bugün bu tarz bir çöküş mümkün değil &#8212; &#8216;Haritanın Kapanışı&#8217; ile, ilerleme, teknoloji ve &#8220;uygarlık&#8221; dünyanın bir bölgesinde devam ederken başka bir bölgenin çökmesi artık imkansız, tıpkı salgın hastalıklar gibi. Aksine, küresel uygarlığımız uygulayıcı olmayanları yutar veya bölgesel çöküş yaşar ve bu bölgeleri hemen küresel sistem içerisine yeniden katar. Örneğin, 1990&#8242;lardaki Rusya&#8217;yı ele alalım. &#8216;Kapalı olmayan harita&#8217; dünyasında, kaynaklar üzerindeki yükün azaltılması ileride başka bir çöküşü getiren yeni bir yarışı körükleyecek şekilde kaynakların ve ekosistemlerin yeniden kurulmasına izin verirken, Rusya yıllarca, hatta yüzyıllarca zayıf düşebilirdi. Bugünün sistemi içerisinde böyle bir iyileşme süresi yok &#8212; &#8220;Batılı&#8221; ve batı-etkili dahili güçler derhal Rusya&#8217;nın hem doğal hem de insani kaynaklarını sömürmeye koyuldu. Bugünün dünyasında, bölgesel çöküş ve yeniden yenilenme yeteneği olmadan, tüm dünya bütüncül bir sistem olarak işler. Artan enerji sübvansiyonu (kömür, nükleer, petrol, petrol temelli gübre, vs.) ve küreselleşme (her zaman daha yeni ve daha ucuz emek grubu, daha yeni ve daha ucuz kaynak) süreçleriyle beslenen olağanüstü bir ilerlemeye sahibiz. Fakat bu ilerleme yakında sona erecek. Bölgesel çöküş olmadan hiçbir şekilde iyileşemeyen yenilenebilir kaynakların (ormanlar, toprak üstü tabakası, temiz su) giderek daha hızlı tükenmesiyle de birleştiğinde, bağımlı olduğumuz kaynakların (fosil yakıtlar, uranyum, metaller) sonlu doğası, bizleri kaçınılmaz bir küresel çöküşe doğru götürüyor.</p>
<p><strong>Ekonomideki Temel Değişim</strong></p>
<p>Bir noktada küresel bir çöküş yaşanacak. Küresel uygarlığın ne kadar uzağa sürükleneceği belirsiz olduğu gibi, ardarda gelen başarısızlık zincirini tam olarak hangi kaynağın tetikleyeceği de belirsiz. Belki 2006 yılında petrol doruğu yaşanacak? Belki 2005&#8242;de doğal gaz doruğu? Yahut belki de toprak üstü tabakası tükenmeden ya da küresel salgınlar birkaç on yıl içerisinde bir katalizör sağlamadan çöküş gerçekleşmeyecek. Her şekilde, kendimizi uçurumun kenarında bulana kadar uygarlığımızın karşı konulmaz bir şekilde yalnızca ilermeyi sürdüreceği kesin. Hangi kaynak katalizör olursa olsun, küresel ekonomimizde temel bir kıvılcım ânı olacak. Mevcut sistemimiz gücü merkezileştirme ve bağımlılık yaratma gereksinimine dayanır. Hiyerarşi büyümek ve yayılmak zorunda. Kapalı bir sistem içerisinde, bu yalnızca daha küçük, daha az hiyerarşik varlıkları bularak ve onları daha büyük, daha hiyerarşik sistemler içerisine katarak mümkün. Gücü, zenginliği ve kontrolü merkezileştir, bağımlılıklar ve güç ilişkileri yarat &#8212; hiyerarşinin doğal ilerleyişi bu. Sistemimiz kaynak sıkıntılarının yalnızca devamlı bir yayılma ve kuvvetlendirmenin önüne geçmeyeceğinin aksine gerçekte devamlı bir hiyerarşi daralması ve bozulmasını talep edeceğini fark ettiğinde, sistemik kıvılcım ânına ulaşılacak.</p>
<p><strong>Sözleşme Ekonomisinde Gücün Dağıtımının Gerekliliği</strong></p>
<p>Doruk sonrası dünyada, yapısal sistemlerin ilerleyişi tersine dönmek zorunda. Bağımlılıklar yaratmak, gücü merkezileştirmek, bir sözleşme ekonomisinde, azalan nüfus ve kaynak ortamında artık savunulabilir olmayacak. Bu faktörler birleştikçe, bağımlılık yaratan her girişim (örn. &#8220;burada yeni bir ürün var ve buna ihtiyaç duyuyorsunuz&#8221;, ya da &#8220;oldukça ucuz ve verimli bir şekilde hububat yetiştiriyorum, böylece ülkeniz bizden ithal edebilir&#8221;) merkezileşme maliyeti eldeki insan emeğiyle ilişkili olarak artacağından artan zorluklarla karşılaşacak. Örneğin, kahve ihracatına dayanan bir ekonomi geliştirerek başarılı olmak, Uganda için giderek zorlaşacak. Çünkü kahveyi dünyanın dört bir yanındaki tüketicilere ulaştırmak ve uzman bir kahve üreticisi sınıf yaratmak için gerekli hammaddeyi ithal etmek giderek daha masraflı olacak. Katrina kasırgasının akîbetine uğrayan New Orleans, ardarda gelen başarıszlıkların modern dünyamızın yapısını nasıl parçaladığını gösteren etkli bir örnek.</p>
<p>Kısacası, insan tarihi boyunca ekonomik büyümeyi yönlendiren mekân ekonomisi ve ölçek ekonomisinin ekonomik prensipleri doruk sonrası sözleşme dünyasında işlemez. Dünyamızın işleyişi esas itibariyle tersine dönecek. Yerelleşme, doruk sonrası dünya düzeninin yeni ekonomik prensibi olacak. Haddizatında, yeni Machiavelli güvenlik ve başarımızın bilinçli bir şekilde yerel olmayan bağımlılığın azaltılması ve gücün dağıtılmasına bağlı olacağını söyleyecek.</p>
<p>Hiyerarşik olmayan, ağ örgülü bir güç dağıtım modeli ve ekonomik örgütlenme olan köksap bizi bir seçime götürür. Köksap, fakirleşmiş ve kaba bir dünyayı ifade etmez. Yine de, doruk sonrası bir gerileme, köksapın bilinçli bir şekilde uygulanması olmadan, tam olarak böyle bir dünyayla sonuçlanacak. Köksap olmadan, kademeli olarak savaş, feodal şeflikler ve yerel güçlü adamların hakim olduğu bir dünyaya doğru geri döneceğiz. Köksap, insanların gereksinimleriyle daha uygun olan bir tarzda, hiyerarşinin verimlilik yaratan süreçlerinin yerini alabilecek yeni bir bağlanabilirlik ve ekonomik etkileşim araçlarını temin eder. Ancak köksap etkin ve verimli iletişim temelleri üzerine kurulur ve o temelin gelişimi gelecekte ortaya çıkacak bir konu.</p>
<p><strong>Köksapın Can Damarı İletişim</strong></p>
<p>Köksap, bilgiyi hiyerarşiden tümüyle farklı işler. Köksap, geniş ve farklı ilişki grubuna sahip ara sıra meydana gelen, uzak ve zayıf ilişkiler ile birlikte akranlar arasındaki düzenli bir yerel bağlantı ağının birleştirilmesine bağlı. Bu &#8220;zayıf ağ&#8221; kuramı, ve köksapın bilgiyi hiyerarşiden daha etkin bir şekilde işlemek için bunu nasıl kullanabileceği, klasik iş arama örneğiyle çok iyi anlatılır: geleneksel bir iletişim modelinde (hiyerarşinin kullandığı gibi), iş ararken on yakın arkadaşınıza sorarsınız, ve her biri kendi on yakın arkadaşına sorar. Sonuç &#8212; iş arayışınız çok geniş bir sosyal ağa yayılmaz. &#8220;Zayıf ağ&#8221; modelinde uzaktan tanıdığınız on arkadaşınıza sorarsınız, ve her biri uzaktan tanıdığı on arkadaşına sorar. Böyle bir yöntemle iş arayışınız çok daha geniş bir sosyal ağa yayılır ve iş bulma ihtimaliniz artar. Köksap, akranlar arsındaki hiyerarşik olmayan iş birliğiyle tanımlanır ve bu iş birliği &#8212; köksaptaki temel ekonomik faaliyet &#8212; tümüyle bu tarz etkili iletişim şekillerine bağlı.</p>
<p>Eğer köksap doruk sonrası dünya için yapısal bir model sağlayacaksa, o halde kendi iletişim metodolojisini ve altyapısını güvence altına almak ve ilerletmek zorunda.</p>
<p><strong>İletişim Devrimini Yaratan Hiyerarşi</strong></p>
<p>Hiyerarşi, köksapın şu anda bağlı olduğu iletişim teknolojisi ve metodolojisinde bir devrim yarattı. Hiyerarşinin faydalarını sağlayan telefon, internet, televizyon, cep telefonu ve bilgisayar mevcut iletişim devrimini tanımlar. Benzer şekilde, dosyalar, iletişim listeleri, telefon defterleri ve it-çek kuramları hiyerarşik sistemlerin yayılmasını kolaylaştırdı. Köksap esas itibariyle parazit bir kuram olarak gelişti &#8212; küresel, hiyerarşik sisteme bir alternatif sağlama vaadiyle birlikte modern yapısına bakıldığında, hiyerarşinin iletişim altyapısındaki bir parazit olduğu görülür. Köksap iletişim cephesindekiler &#8212; bloglar, internet, cep telefonları, tartışma panoları &#8212; hiyerarşik olmasalar da hiyerarşinin teknolojileri. Hiyerarşinin yokluğunda devam edemeyecekler, çünkü bu tarz kişisel elektronik aletleri kitlelerin erişimine sunan süreçler hiyerarşik sisteminizin bir sonucu.</p>
<p><strong>Hiyerarşi İkilemi</strong></p>
<p>Hiyerarşi derinleşen bir ikilimle karşı karşıya kalacak: azalan marjinal gelire karşı koymaya katkıda bulunan iletişim özgürlüğü ayrıca algılanan kâr ve gücün yerini alan alternatif bir sistemi besliyor. Belli bir noktada, hiyerarşi yeniden kontrolü sağlamayı deneyecek. Aslında, şu anda olan şey bu. DSL ve kablolu internet daha yüksek bant genişliği sağlamanın çok ötesinde &#8212; ayrıca internet erişimini daha açık telefon sistemlerinin elinden alıp tekil dağıtıcılarave coğrafi tekellere veriyorlar. Microsoft Passport, güvenilir sertifikalar, medya birleştirme yasası<a class="sdfootnoteanc" name="sdfootnote1anc" href="#sdfootnote1sym"><sup>*</sup></a>, ve diğer gelişmeler iletişimimizin kontrolünü almak için yapılan savaşın ilk dalgası. Köksap ve onun sürekli yaşama kabiliyeti hiyerarşinin iletişim omurgasında parazit olarak varlığını sürdürür. Ancak ev sahibi ölüyor.</p>
<p><strong>Parazit İletişim Altyapısından Organik İletişim Altyapısına Geçiş</strong></p>
<p>Bağımlılıktan sakınarak kendi kendine hayatta kalmak için, köksap kendi organik iletişim donanım ve yazılımını geliştirmek zorundadır. Tarih ve antropoloji faydalı örnekler sağlar, ancak hiçbiri hiyerarşiye dönmeyi engelleyecek tarihsel yeterliliğe sahip değil &#8212; özellikle kaynakça zengin ve yoğun nüfuslu çevrelerde. Neyse ki tam da böyle bir sistemi geliştirmemize katkı sağlayabilecek hiyerarşik sistemimizden edinilmiş bilgi ve tecrübenin verdiği avantaj ve geçici artı değere sahibiz.</p>
<p><strong>&#8220;Tek Atım&#8221;</strong></p>
<p>Olduvai kuramı, insanlığın sürdürülebilir enerji bağımsızlığı geliştirmesi için tek şansı olduğunu söyler. Bunun olması için insanlığın sahip olduğu ihtiyaç fazlası fosil yakıtları kullanmak gerekir. İnsanlık bu şansı boşa harcamış gibi görünüyor &#8212; parmaklarımızı şıklatıp soğuk fizyonu icat etsek bile en iyi olası sonuç gerçekleşmeyebilir. İhtiyaç fazlası enerjinin sürekli artması sadece hiyerarşinin, hiyerarşi ve ontogenezimiz arasındaki uyumsuzluğun artmasına yol açar. Ütopik bir hiyerarşi geliştirme şansı bir fantazi; aslında hiç şans yok. Gerçekte, tek bir fırsata sahibiz. Bu fırsat, hiyerarşik sistemiz tarafından bize sağlanan tek seferlik kaynak ve alt yapıyı köksapın kullanabileceği bir iletişim sistemi yaratmak için kullanmak &#8212; köksap dünyasına geçişi kolaylaştıracak organik bir sistem.</p>
<p><strong>Festival</strong></p>
<p>Köksap iletişim için temel kuramsal model panayır veya festival. Bu model &#8212; yemek partileri, barbekü ve okuma grupları şeklinde &#8212; yerel olarak ve sıkça tekrarlanabilir ve ayrıca mevsimsel panayırlar, festivaller, vb. şeklindeki zayıf ve dinamik bağlantıların kurulmasını ve devamlılığını sağlayabilir. Ek olarak, geleneksel arazi kullanım modelleri bu amaçlarla yeniden canlandırılabilinir. Avusturya kırsalında yaşayan çiftçiler geleneksel olarak küçük köylerde yaşar. Böylece kısa mesafedeki tarlalarına her gün yürüyerek giden çiftçilerin birbirleriyle sık sık etkileşmesi ve değiş tokuşta bulunmaları kolaylaşır. Aborjinler mevsimsel olarak geçici kaynak fazlalıklarından istifade etmek için büyük kamplarda toplanır ve çoğu zaman bu belirli alanı birkaç yıl süreyle tekrar ziyaret etmez. Bu geçici kamptan sonra, küçük gruplara ayrılır ve kaynakça daha az zengin olan bölgelere geri çekilir. Tarih, gelecekteki bir köksap iletişim sisteminin yapısına bu şekilde katkıda bulunabilir. Ancak bu da yeterli değil. Daha fazlası gerekir. Tarih, köksapın hiyerarşik yapıların kanserli yayılışına yenik düşeceğini bize gösterdi. Bu tarz ek gelişimleri nerede bulacağız? Buna bir cevabım yok, en azından şimdilik. Bu makaleyi gelişmekte olan fikirler ve beyin fırtınasıyla gölgelemek istemiyorum &#8212; bu yazının amacı bu değil. Bu, bir eyleme geçme çağrısı &#8212; bir amaca doğru çalışma çağrısı. Az da olsa hâlâ bir cevap bulmak için zamanımız var, ancak muhtemelen kısa bir zaman&#8230;</p>
<div id="sdfootnote1" style="text-align: left;">
<p class="sdfootnote"><a class="sdfootnotesym" name="sdfootnote1sym" href="#sdfootnote1anc">*</a>e.n. 	2003 yılında <span style="font-family: Arial;"><span style="font-size: x-small;">ABD&#8217;de Federal 	İletişim Komisyonu tarafından onaylanan yeni düzenleme.<br />
</span></span></p>
<p class="sdfootnote">
<p class="sdfootnote"><span style="font-family: Arial;"><span style="font-size: x-small;">Çeviren: Serhat &#8216;Elfun&#8217; Demirkol<br />
</span></span></p>
</div>
<div class="zemanta-pixie" style="text-align: left;">
<p><img class="zemanta-pixie-img" src="http://img.zemanta.com/pixy.gif?x-id=ea3f0d32-b6bb-8281-9968-6f79374edd49" alt="" /></p>
</div>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://yabanil.net/?feed=rss2&amp;p=1031</wfw:commentRss>
		<slash:comments>4</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Uygarlığın Ötesinde</title>
		<link>http://yabanil.net/?p=988</link>
		<comments>http://yabanil.net/?p=988#comments</comments>
		<pubDate>Tue, 02 Feb 2010 21:05:41 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Serhat Elfun Demirkol</dc:creator>
				<category><![CDATA[Yazı - Makale]]></category>
		<category><![CDATA[Daniel Quinn]]></category>
		<category><![CDATA[Kabile]]></category>
		<category><![CDATA[Uygarlık]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://yabanil.net/?p=988</guid>
		<description><![CDATA[Daniel Quinn&#8216;in &#8220;Beyond Civilization&#8221; kitabından&#8230; Bir zamanlar dünya denen bir gezegende yaşam ortaya çıkmıştı. Kurtlar, balıklar, kuşlar , orangutanlar, keçiler, aslanlar, hepsi kendine özgü pek çok farklı sosyal yapıya sahiplerdi. Yaşam ağının üyelerinden olan bir tür ise kabile denilen eşsiz bir sosyal yapı geliştirdi. Kabile milyonlarca yıl boyunca insan için işe yaramıştı, ancak bir zaman [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://yabanil.net/wp-content/uploads/2010/02/9518_135933947636_660382636_2568583_8265008_n.jpg"><img class="alignleft size-medium wp-image-1027" title="Kabile, insanlar için işe yaradığı evrimle kanıtlanmış bir yaşam biçimidir." src="http://yabanil.net/wp-content/uploads/2010/02/9518_135933947636_660382636_2568583_8265008_n-240x300.jpg" alt="" width="212" height="268" align="left" /></a><a href="http://yabanil.net/?tag=daniel-quinn" target="_blank">Daniel Quinn</a>&#8216;in &#8220;<a href="../?p=88" target="_blank"><em>Beyond Civilization</em></a>&#8221;  kitabından&#8230;</p>
<p>Bir zamanlar dünya denen bir gezegende yaşam ortaya çıkmıştı. Kurtlar, balıklar, kuşlar , orangutanlar, keçiler, aslanlar, hepsi kendine özgü pek çok farklı sosyal yapıya sahiplerdi. Yaşam ağının üyelerinden olan bir tür ise kabile denilen eşsiz bir sosyal yapı geliştirdi. Kabile milyonlarca yıl boyunca insan için işe yaramıştı, ancak bir zaman geldiğinde kabileye göre daha hiyerarşik olan (uygarlık denilen) yeni bir sosyal yapıyı denemeye karar verdiler. Çok geçmeden, hiyerarşinin en tepesindekiler büyük bir lüks içerisinde yaşamaya başladı, boş zamanlarının tadını çıkarıp her şeyin en iyisine sahip oldu. Onların altındaki daha geniş bir sınıf insan ise oldukça iyi yaşıyordu ve bundan şikayetleri yoktu. Ancak hiyerarşinin en altında yaşayan kalabalık bundan hiç de hoşlanmadı. Hayatta kalmak için mücadele ediyorlardı. Çalışıyor ve hayvan sürüleri gibi yaşıyorlardı.</p>
<p>&#8220;Bu işe yaramıyor,&#8221; dedi kalabalık. &#8220;Kabile tarzı daha iyiydi. O tarza geri dönmeliyiz.&#8221; Ama hiyerarşiyi yönetenler &#8220;O ilkel yaşamı sonsuza kadar arkamızda bıraktık. Ona geri dönemeyiz.&#8221; dediler.</p>
<p><span id="more-988"></span>&#8220;Geri dönemiyorsak,&#8221; dedi kalabalık, &#8220;o halde ileri gidelim &#8211; farklı bir şey geliştirelim.&#8221;</p>
<p>Yöneticiler &#8220;Olamaz,&#8221; dediler, &#8220;çünkü daha farklı bir şey mümkün değil. Uygarlığın ötesinde hiçbir şey olamaz. Uygarlık, son, aşılmaz bir keşif.&#8221;</p>
<p>&#8220;Ama hiçbir keşif asla aşılmaz değil. Buhar makinesi gaz motoruyla aşıldı. Radyo televizyonla aşıldı. Hesap makinesi bilgisayarla aşıldı. Uygarlık neden farklı olsun?&#8221;</p>
<p>&#8220;Neden farklı olduğunu bilmiyorum,&#8221; dedi yönetici, &#8220;Sadece öyle.&#8221;</p>
<p>Ama kalabalık buna inanmadı &#8211; tabi ben de inanmadım.</p>
<p><small>Çeviren: Serhat &#8216;Elfun&#8217; Demirkol</small></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://yabanil.net/?feed=rss2&amp;p=988</wfw:commentRss>
		<slash:comments>2</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Kopenhag: Çevreci İntihar</title>
		<link>http://yabanil.net/?p=970</link>
		<comments>http://yabanil.net/?p=970#comments</comments>
		<pubDate>Sun, 13 Dec 2009 09:30:36 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Serhat Elfun Demirkol</dc:creator>
				<category><![CDATA[Yazı - Makale]]></category>
		<category><![CDATA[Doğa hakkı]]></category>
		<category><![CDATA[Güven Eken]]></category>
		<category><![CDATA[İklim değişimi]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://yabanil.net/?p=970</guid>
		<description><![CDATA[Yeryüzündeki tüm haksızlıkların odağı, en çok ezilene, yani doğaya yapılan haksızlıktır. Bu haksızlığı ortadan kaldırmadan ne iklimi korumak, ne açlıkla mücadele etmek, ne de bir canlıyı kurtarmak mümkün olabilir. Hak parçalanmaz, bütündür. Güven Eken Bir kış sabahı, Fas’ta, Atlas Okyanusu kıyısındayım. Denizden karaya doğru yürüyorum. Adımladığım yolda tek bir bitki yok. Her yer kum. Derken, [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><em>Yeryüzündeki  tüm haksızlıkların odağı, en çok ezilene, yani doğaya yapılan  haksızlıktır. Bu haksızlığı ortadan kaldırmadan ne iklimi korumak, ne  açlıkla mücadele etmek, ne de bir canlıyı kurtarmak mümkün olabilir. Hak  parçalanmaz, bütündür.</em></p>
<p><strong>Güven  Eken</strong></p>
<p><a href="http://yabanil.net/wp-content/uploads/2009/12/4178686146_05fe892c52.jpg" target="_blank"><img class="alignleft" src="http://yabanil.net/wp-content/uploads/2009/12/4178686146_05fe892c52.jpg" alt="4178686146_05fe892c52" width="272" height="189" align="left" /></a></p>
<p>Bir kış  sabahı, Fas’ta, Atlas Okyanusu kıyısındayım. Denizden karaya doğru  yürüyorum. Adımladığım yolda tek bir bitki yok. Her yer kum.</p>
<p>Derken,  gözüme yeşil bir leke ilişiyor. Bir kum bitkisi. Karadaki hayatın ilk  izi. Kumun içinden fışkıran deniz şebboyu, etli yaprakları ile bu tuzlu  ve kuru dünyada yaşama tutunuyor. Başımı yerden kaldırıp ileri  baktığımda önce şebboyların sıklaştığını, sonra aralarına başka  bitkilerin karıştığını ve en arkada boylu çalıların uzandığını  görüyorum. Ayağımın ucundaki küçük kum bitkisinin toprağı  geliştirmesiyle, zaman içinde bulunduğum noktada da başka bitkiler ve  sonra boylu çalılar yeşerecek, biliyorum.</p>
<p>O kum  bitkisi ile karşılaştığım anda, dünyanın başka bir noktasında,  Kopenhag’da 15 bin insan “dünyayı kurtarmak” niyetiyle bir araya  geliyor. Amaçları, dünyanın ısınmasını iki derecede tutarak atmosferdeki  karbondioksit “CO2” oranını 1990’ların altında düşürmek. Bu hedefe  ulaşabilmek için, yenilenebilir enerji gibi teknolojileri  yaygınlaştırmak. Böylece, dünyanın daha fazla ısınmasına engel olmak.</p>
<p><span id="more-970"></span></p>
<p>Durup  düşünüyorum. Atmosferdeki karbondioksit oranında 1990’a geri döner ve  dünyanın ısınmasını iki derecede sabit tutarsak, dünya kurtulmuş olur  mu? Ayağımın ucundaki o kum bitkisi, bu sorunun en doğru yanıtını  veriyor.</p>
<p><img title="Daha fazla..." src="http://yabanil.net/wp-includes/js/tinymce/plugins/wordpress/img/trans.gif" alt="" /></p>
<p>Yanıt  kesin ve net: Hayır. Çünkü dünyanın asıl derdi “CO2” adlı molekül değil,  insanın ele geçirme hırsı. Bu hırs, uzun yıllardır tıpkı atmosferdeki  “CO2” oranı gibi geometrik olarak artıyor ve insanın dünyadaki ayak  izini büyütüyor. Çok yakın zamana kadar kendi kadim düzenini koruyan  doğa; ormanlar, bozkırlar, akarsular, dağlar, kumsallar ve nihayetinde  atmoster, adım adım insanın eline geçiyor.</p>
<p>Bu  nedenle, ayağımın ucundaki şu kum bitkisi için “CO2” oranının gelecekte  1990’ların altına düşmesinin hiçbir önemi yok. Çünkü o, gözümün sol  ucunda silüeti giderek belirginleşen beton blokların gölgesi altında  büyüyor. Onun için dünya, 20 yıl sonra değil, en çok bir yıl içinde yok  olacak. Betondan yazlık evler, 1990’lardan çok önce bu kumsalı işgal  etmeye başlamış. Adım adım, kumsalın tüm bakir noktalarına doğru  ilerliyorlar. Bir yıl sonra buraya geldiğimde, bu bitkinin olduğu yerde  bir beton yığınının yükseleceğini şimdiden görebiliyorum.</p>
<p><strong>13  dakikada bir canlı türü yok oluyor</strong></p>
<p>Yukarıdaki  kısa hikaye, şu saniyede, ben bu satırları yazarken ve siz onları  okurken dünyanın milyarlarca farklı noktasında tekrar ediyor. Bu  nedenle, yaşadığımız dünyada her 13 dakikada bir canlı türünün nesli  tükeniyor. Yaşam alanları hızla ele geçirilen sayısız canlının 20 yıl  daha bekleme şansı yok. Onlar için felaket günü, bugün. Kökteki sorun  ise atmosferin karbon emisyonu değil, insanlığın hırs emisyonu.</p>
<p><strong>Yarım  dünyaya daha ihtiyacımız var </strong></p>
<p>Kopenhag  tartışmaları her ne kadar sadece karbon emisyonu ve ticareti üzerinde  odaklansa da, insanlığın hırs emisyonunu tam olarak ölçmenin başka  bilimsel yolları var. Bu yöntemlerden belki de en önemlisi “doğada ayak  izi” kavramı. “Doğadaki ayak izi” insanın sadece atmosterdeki değil,  kara ve suda bıraktığı izleri de dikkate alıyor ve insanlığın  yerküredeki toplam olumusuz etkisini küçültmesi gerektiğini belgeliyor.  Doğadaki ayak izimiz, ormanlardan şehirlere kadar isanlığın tüm kullanım  alanları dikkate alınarak ölçülüyor.</p>
<p>Bu  kavramı dünyada ilk olarak ortaya atan Mathis  Wackernagel’ın başkanı olduğu Küresel Ayakizi Platformu, içinde  bulunduğumuz durum hakkında şu bilgileri veriyor: “En son veriler,  insanlığın dünyanın sahip olduğundan yüzde 44 daha fazla doğal kaynak  kullandığını ortaya koyuyor. Bu aşırı yük, insanlığın yaklaşık yarım  dünyaya daha ihtiyacı olduğunu gösteriyor. ABD gibi ülkelerin ise açığı  çok daha fazla. Eğer herkes ABD’deki gibi yaşasaydı, dört dünyaya daha  ihtiyacımız olacaktı”.</p>
<p><a href="../wp-content/uploads/2009/12/Deficit_Earths.gif" target="_blank"><img class="alignleft" title="Deficit_Earths" src="../wp-content/uploads/2009/12/Deficit_Earths.gif" alt="Deficit_Earths" width="375" height="500" /></a></p>
<p>Kaynak: Global  Footprint Network</p>
<p>Türkiye’deki  durum ise dünya ortalamasının biraz üstünde. Küresel Ayakizi  Platformu’nun raporlarına göre Türkiye’de yaşayanlar “bir buçuk dünyadan  fazla” bir alan kullanıyor. Başka bir değişle, eğer dünyada herkes  bizim gibi yaşasaydı, iki dünyaya ancak sığacaktık. Oysa elimizde sadece  bir dünya var.</p>
<p>Küresel  Ayakizi Platformu’nun verdiği bilgilerin mesajı çok net: Dünya insana  dar geliyor. Yerküreyi hak ettiğimizden daha çok kullanmanın bedelini  henüz zengin toplumlar ödemese de, diğer canlılar ve fakir toplumlar  çoktan ödemeye başladı bile. Dünyanın dört bir yanında nesli tükenen  canlılar ve açlıktan ölen insanlar bu gerçeğin en somut kanıtları. Bu  nedenle, faleket zengin toplumları vurana kadar beklemenin, ahlaki  açıdan hiçbir dayanağı yok. Yenilebilir enerji başlığı altında üretilen  çevreci teknolojilerin ise tek başına insanın dünyadaki ayak izini  külçültemeyeceği kesin.</p>
<p><strong>Çevreciliğin  intiharı</strong></p>
<p>Kopenhag’da  dünyayı kurtarmak söylemiyle yola çıkan çevre hareketi, popüler olmanın  bedelini kendi özünü yok ederek ödüyor. Kopenhag’ı kısa süreliğine  birinci sayfalara taşırken, aslında intihar ediyor. Şu anda yaşadığımız  felaket, henüz zengin toplumları vurmadığı için yarına mal ediliyor.  Böylece, küresel çevre hareketi, doğaya ve fakir toplumlara yapılan  haksızlığa göz yumarak büyüyor.</p>
<p>Günümüzün  çevreci söylemleri, yeri bir yana bırakıp göğe odaklanıyor. Konuya ilgi  duyan milyonlarca dünya vatandaşının dikkatini göğe ve geleceğe  yöneltiyor. Böylece, yerküre kabuğunda şu anda olup biten felaketin  önüne perde çekiyor. Sonucu, sorunmuş gibi gösteriyor ve insanlık için  “karbondioksit” adında yeni bir düşman yaratıyor. Bunu yaparken, iklim  değişikliğinin asıl nedeni olan topraktan kopuk şehir yaşamını, sorunun  ta kendisini, özenle koruyor. Yerküre üzerindeki fiziki ayak izimizin  hızla büyümesi karşısında tepkisiz kalıyor. Tüm alternatiflerini,  dünyayı bu hale getiren küresel ekonominin kuralları içinde arıyor.  Dünyayı yok eden ekonomik teoriye karşı, ayağa kalkmıyor. Tam tersine,  onu destekliyor.</p>
<p>Ortaya  atılan çözüm önerilerinin bir kısmı, sorunu çözmek şöyle dursun, doğanın  yaralarını daha da derinleştiriyor. Örneğin, yenilenebilir enerji  kaynağı olduğu iddia edilen baraj ve hidroelektrik santraller, suyun  doğadaki döngüsünü yok ederek insanın doğadaki ayakizini daha da  artırıyor.</p>
<p>Yaşadığımız  çağın çevreci hareketi, bilerek veya bilmeyerek, doğanın yok oluşu  karşısında her gün biraz daha sessizleşiyor. Kendi var oluş  mücadelesini, doğanın önüne koyuyor. İşte tam da bu nedenle, kendi  kendini yok ediyor, ancak bunu yaparken, yeni bir ticari alanın  temellerini atıyor.</p>
<p><strong>Karbon  ticareti</strong></p>
<p>Küresel  çevre hareketi, tüm bunları yaparken “CO2 emisyonunu” doğaseverliğin tek  kriteri olarak ilan etti. Böylece, doğanın canına okuyan devlet ve  şirketlerin yörüngesine girdi. Eğer emisyonunuzu karbon ticareti  marifetiyle dengeliyorsanız, sorun yok. Artık siz de çevrecisiniz. Bir  yandan dünyanın yer altı ve yer üstü zenginliklerini kirletebilir,  nehirleri ve ormanları yok edebilir, diğer yandan kendinizi çevreci ilan  edebilirsiniz. Nasıl olsa gürültü ve patırtının içinde kimsenin sizi  sorgulama şansı yok. The Economist dergisinin Kopenhag kapak konulu 5  Aralık 2009 sayısı, baraj ve nükleer santral inşa eden, su kaynaklarını  sonuna kadar tüketen “düşük karbonlu” şirketlerin reklamlarıyla dolu.</p>
<p>Dünyanın  en kirli ekonomilerinden birine sahip olan Çin ise 2020 yılına kadar  karbon emisyonunu yüzde 40-45 oranında düşüreceğini söyledi ve  Kopenhag’ın sıkı çevrecileri arasına katıldı. Karbon senaryosuna göre  Çin’in bunu başarmak için kirli projelerinin tek birinden bile  vazgeçmesi gerekli değil. Kopenhag’ın tartıştığı sahte çözümlerden  birkaçını uygulaması yeterli. Bunu tüm seyirciler biliyor. Ancak çoğu  sessiz kalıyor ve alkışlıyor. Çevreciliğin ölüm sahnesi…</p>
<p>Türkiye  gündemi işgal eden Kopenhag tartışmaları içinde en anlamlı bireysel  hareketi bana göre Greenpeace Akdeniz Direktörü Uygar Özesmi yaptı.  İklim için oruç tutmaya başladı. Bunu yaparken, gelecek değil, bugün  açlıktan ölen insanlar hakkında mesaj verdi. Hepimiz, haksızlıklar  çağının ekmeğini yiyoruz. Bunu hatırlattı.</p>
<p><strong>Doğa  hakkı</strong></p>
<p>Ayağımın  altındaki küçük kum bitkisi, bir yandan sessizce onu yok edecek beton  yığınlarını beklerken, diğer yandan bana gerçek çözümü fısıldıyor:  İnsanlığın doğa hakkını tanıması. İnsan haklarını tanımakla  evrenselleştiriği ahlaki değerleri, yaşayan tüm varlıklar ve gezegenin  bütünüyle paylaşması. Böylece, birey, toplum ve diğer canlılar  arasındaki parçalanmışlığa son vermesi. Çevreci hareketin, tümüyle  intihar etmeden, enerjisini doğaya yapılan haksızlıkla mücadeleye  odaklaması. Sokaklara bunun için dökülmesi.</p>
<p>Çünkü  yeryüzündeki tüm haksızlıkların odağı, en çok ezilene, yani doğaya  yapılan haksızlıktır. Bu haksızlığı ortadan kaldırmadan ne iklimi  korumak, ne açlıkla mücadele etmek, ne de o kum bitkisini kurtarmak  mümkün olabilir. Kadın, çocuk, azınlık, güçsüz, yetim, doğa veya o kum  bitkisi. Hiç fark etmez. Hak parçalanmaz, bütündür.</p>
<p><em>Bu  yazının kısa hali 13 Aralık 2009 Radikal İki&#8217;de yayınlanmıştır.</em></p>
<p>﻿</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://yabanil.net/?feed=rss2&amp;p=970</wfw:commentRss>
		<slash:comments>5</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Önermeler</title>
		<link>http://yabanil.net/?p=961</link>
		<comments>http://yabanil.net/?p=961#comments</comments>
		<pubDate>Sat, 14 Nov 2009 22:56:38 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Serhat Elfun Demirkol</dc:creator>
				<category><![CDATA[Yazı - Makale]]></category>
		<category><![CDATA[Derrick Jensen]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://yabanil.net/?p=961</guid>
		<description><![CDATA[Endgame&#8216;in Önermeleri Birinci Önerme: Uygarlık sürdürülebilir değildir ve asla sürdürülebilir olamaz. Bu aynı şekilde endüstriyel uygarlık için de geçerlidir. İkinci Önerme: Geleneksel topluluklar, yok edilmedikleri sürece topluluklarının dayandığı kaynakları çoğu kez gönüllü bir şekilde satmaz veya terk etmezler. Ayrıca diğer kaynakların – altın, petrol, vs. – çıkartılabilmesi için topraklarına zarar verilmesine isteyerek izin vermezler. Bu [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: left;"><strong><a href="http://www.endgamethebook.org/excerpts.html" target="_blank"><em>Endgame</em></a>&#8216;in Önermeleri</strong></p>
<p><strong>Birinci Önerme: </strong>Uygarlık sürdürülebilir değildir ve asla sürdürülebilir olamaz. Bu aynı şekilde endüstriyel uygarlık için de geçerlidir.</p>
<p><strong>İkinci Önerme:</strong> Geleneksel topluluklar, yok edilmedikleri sürece topluluklarının dayandığı kaynakları çoğu kez gönüllü bir şekilde satmaz veya terk etmezler. Ayrıca diğer kaynakların – altın, petrol, vs. – çıkartılabilmesi için topraklarına zarar verilmesine isteyerek izin vermezler. Bu kaynakların çıkartılmasını isteyenler, bu nedenle, geleneksel toplulukları yok etmek için ellerinden gelebilecek her şeyi yaparlar.</p>
<p><strong>Üçüncü Önerme:</strong> Yaşam tarzımız – endüstriyel uygarlık – ihtiyaçlara dayanır. Devamlı ve yaygın şiddet olmadan çok hızlı bir şekilde çökecektir.</p>
<p><span id="more-961"></span></p>
<p><strong>Dördüncü Önerme:</strong> Uygarlık açık bir şekilde tanımlanmış ve yaygın olarak kabul edilmiş ancak çoğu kez dile getirilmeyen hiyerarşiye dayanır. Hiyerarşide üstte olanların alttakilere uyguladığı şiddet hemen hemen her zaman görünmez, yani, fark edilmezdir. Fark edildiğinde ise, tümüyle rasyonelleştirilir. Hiyerarşinin altında yer alanların üsttekilere uyguladığı şiddet düşünülemez. Bu şiddet gerçekleştiğinde ise şok, korku ve kurbanların fetişleştirilmesiyle ilişkilendirilir.</p>
<p><strong>Beşinci Önerme:</strong> Hiyerarşide üstte olanların mülkiyeti alttakilerin yaşamlarından daha değerlidir. Hiyerarşinin üstündekilerin, hiyerarşinin altındakileri yok ederek veya hayatlarını ellerinden alarak kontrol ettikleri mülkiyet miktarını arttırmaları – alışılmış dilde, para kazanmaları – kabul edilebilir. Buna üretim denir. Alttakiler üsttekilerin mülkiyetine zarar verirse, üsttekiler alttakileri öldürebilir veya hayatlarını yok edebilir. Buna adalet denir.</p>
<p><strong>Altıncı Önerme:</strong> Uygarlık ıslah edilemez. Bu kültür makul ve sürdürülebilir bir yaşam tarzına doğru gönüllü bir şekilde dönüşüme uğramayacaktır. Eğer onu durduramazsak, uygarlık insanların büyük çoğunluğunu perişan hale getirecek ve (uygarlık, ve de muhtemelen gezegen) çökene kadar gezegenin dengesini bozmaya devam edecektir. Bu bozulmanın etkileri uzun bir süre insanlara ve insan olmayan varlıklara zarar vermeye devam edecektir.</p>
<p><strong>Yedinci Önerme:</strong> Uygarlığın çökmesini ne kadar çok beklersek – veya uygarlığı kendimiz alaşağı etmeden önce ne kadar çok beklersek – çöküş o kadar daha savruk olacaktır. Bu sürede ve daha sonrasında yaşayan insanlar ve insan olmayan varlıklar için her şey çok daha kötü olacaktır.</p>
<p><strong>Sekizinci Önerme:</strong> Doğal dünyanın gereksinimleri ekonomik sistemin gereksinimlerinden çok daha önemlidir.</p>
<p><strong>Sekizinci Önermenin başka bir şekli:</strong> Dayandırıldığı doğal topluluklardan yararlanmayan tüm ekonomik veya sosyal sistemler sürdürülemez, ahlâksız ve aptalcadır. Sürdürülebilirlik, ahlâk ve akıl (ve de adalet) bu tarz ekonomik ve sosyal sistemlerin parçalanmasını, ya da en azından topraklarınıza zarar verilmesine engel olunmasını gerektirir.</p>
<p><strong>Dokuzuncu Önerme:</strong> Açıkçası her ne kadar bir gün günümüzdekinden çok daha az insan olacaksa da, nüfustaki bu azalmanın meydana gelebileceği (ya da bu dönüşüme başvurmayı seçtiğimiz dirençsizlik veya eyleme bağlı olarak elde edilebileceği) pek çok yol vardır. Bu yollardan bazıları aşırı şiddet ve yoksunlukla tanımlanacaktır: nükleer kıyamet, örneğin, hem nüfusu hem de tüketimi düşürecektir, ancak bunu korkunç bir şekilde yapacaktır; aynı şey çöküşü takip edecek aşırılığın devamı için de geçerlidir. Daha az şiddetle tanımlanabilen başka yollar da vardır. Bununla beraber, bu kültürün hem insanlara hem de doğal dünyaya karşı uyguladığı günümüzdeki şiddet seviyeleri dikkate alındığında, nüfus ve tüketimdeki düşüşler ister istemez şiddet içereceklerinden değil de şiddet ve yoksunluk olağan hale geldiğinden, nüfus ve tüketimde şiddet ve yoksunluğu içermeyen düşüşlerden bahsetmek mümkün değildir. Yine de nüfus ve tüketimi düşürmenin bazı yolları, hâlâ şiddetli olsalar da, kaynakların fakirden zengine doğru (çoğu kez zorla) akışının sebep olduğu ve gerekli kıldığı günümüzdeki şiddet seviyelerini azaltmayı kapsayacaktır. Elbette doğal dünyaya karşı uygulanan günümüzdeki şiddette de bir azalmayla işaret edilecektir. Kişisel ve kolektif olarak devam eden ve belki de uzun dönem dönüşüm süresince meydana gelen bu şiddetin hem miktarını azaltabilir hem de karakterini yumuşatabiliriz. Veya belki de yapamayız. Ancak şu kesindir ki: bu konuya aktif bir şekilde yaklaşmazsak – kötü durumumuz ve bu durumla ilgili ne yapacağımız hakkında konuşmazsak – şiddet hiç şüphesiz çok daha şiddetli, yoksunluk çok daha aşırı olacaktır.</p>
<p><strong>Onuncu Önerme:</strong> Bir bütün olarak kültür ve onun çoğu üyesi çıldırmıştır. Kültür bir ölüm dürtüsüyle, hayatı yok etme dürtüsüyle güdülüyor.</p>
<p><strong>On birinci Önerme:</strong> Başından beri, bu kültür – uygarlık – bir işgal kültürü olmuştur.</p>
<p><strong>On ikinci Önerme<strong>:</strong></strong> Dünya üzerinde zengin insan yoktur, fakir insan da yoktur. Sadece insanlar vardır. Zenginler bir değeri olduğu iddiasında bulundukları çok fazla yeşil kâğıt parçalarına sahip olabilirler – ya da farz edilen zenginlikleri çok daha soyut olabilir: banka bilgisayarlarındaki sayılar – ve fakirler bu kâğıt parçalarına sahip olmayabilirler. Bu “zenginler” toprağın sahibi olduklarını iddia ederler ve “fakirler” çoğu kez aynı iddiada bulunma hakkından mahrum edilir. Polisin asıl amacı çokça yeşil kâğıt parçalarına sahip olanların kuruntularını yerine getirmektir. Yeşil kâğıtları olmayanlar genelde hemen hemen yeşil kâğıtlara sahip olanlar gibi hızla ve tümüyle bu kuruntulara sahip olurlar. Bu kuruntular gerçek dünyada beraberinde çok büyük sonuçlar getirirler.</p>
<p><strong>On üçüncü Önerme<strong>: </strong></strong>Gücü elinde tutanlar zor ile yönetirler, ve illüzyonlarla ilişkimizi ne kadar erken kesersek, en azından ne zaman ve nerede direnip direnmeyeceğimiz hakkında makul kararlar almaya başlayabiliriz.</p>
<p><strong>On dördüncü Önerme:</strong> Doğumdan itibaren – ve muhtemelen ana rahminden itibaren; ancak bununla ilgili nasıl delil göstereceğimden emin değilim – bireysel ve kolektif olarak hayattan, doğal dünyadan, yabanıldan, vahşi hayvanlardan, kadınlardan, çocuklardan, bedenlerimizden, duygularımızdan, kendimizden nefret edecek şekilde kültürlendik. Eğer dünyadan nefret etmediysek, onun gözlerimizin önünde yok edilmesine izin veremezdik. Eğer kendimizden nefret etmediysek, evlerimizin – ve bedenlerimizin – zehirlenmesine izin veremezdik.</p>
<p><strong>On beşinci Önerme<strong>:</strong></strong> Sevgi, pasifizm demek değildir.</p>
<p><strong>On altıncı Önerme<strong>:</strong></strong> Aslolan maddi dünyadır. Bu, ruhun var olmadığı anlamına gelmez, ne de maddi dünyanın her yerde olduğu anlamına gelir. Ruh bedenle birbirine karışıktır. Ayrıca gerçek eylemlerin gerçek sonuçları vardır. Bizleri bu karışıklıktan çıkarması için İsa&#8217;ya, Noel Baba&#8217;ya, Büyük Anne&#8217;ye veya Paskalya Tavşanı’na itimat edemeyiz. Bu karmaşıklık tanrının kaşlarını oynatması değil gerçekten bir karmaşıklıktır. Bu karışıklıkla kendi başımıza yüzleşmek zorundayız. Dünyada olduğumuz zaman boyunca – öldükten sonra başka bir yere gidip gitmesek de, ve burada yaşamaya mahkum edilip edilmesek de – Dünya esas gayedir. Önceliklidir. Evimizdir. Her şeydir. Bu dünya gerçek ve öncelikli değilmiş gibi düşünmek veya hareket etmek ahmakçadır. Hayatlarımızı gerçekmiş gibi yaşamamak aptalca ve acınası bir durumdur.</p>
<p><strong>On yedinci<strong> Önerme:</strong></strong> Kararlarımızı, eylemlerin bu iradeden ortaya çıkıp çıkmadığına, tarafsız gözlemcileri veya Amerikan halkını korkutup korkutmayacağına dayandırmak bir hatadır (veya belki de inkârdır).<br />
<strong><br />
On sekizinci Önerme<strong>:</strong></strong> Günümüzdeki benlik duygumuz günümüzdeki enerji ve teknoloji kullanımımızdan daha sürdürülebilir değildir.</p>
<p><strong>On dokuzuncu Önerme:</strong> Kültürün problemi her şeyden önemlisi doğal dünyanın kontrolünün ve suistimal edilmesinin savunulabilir olduğu inancında yatar.</p>
<p><strong>Yirminci Önerme<strong>:</strong></strong> Bu kültür içerisinde ekonomi – topluluğun refahı, ahlâk, etik, adalet, hayatın kendisi değil – sosyal kararları yönlendirir.</p>
<p><strong>Yirminci Önermenin düzenlenmiş hali: </strong> Sosyal kararlar ilkin (ve çoğu kez yalnızca) bu kararların karar alıcıların ve onlara hizmet edenlerin mali servetlerini arttırıp arttırmayacağı temelinde belirlenir.<br />
<strong><br />
<strong>Yirminci Önermenin yeniden düzenlenmiş hali: </strong></strong> Sosyal kararlar ilkin (ve çoğu kez yalnızca) bu kararların karar alıcıların ve onlara hizmet edenlerin gücünü arttırıp attırmayacağı temelinde belirlenir.</p>
<p><strong>Yirminci Önermenin yeniden düzenlenmiş hali:</strong> Sosyal kararlar ilkin (ve çoğu kez yalnızca) hemen hemen tümüyle karar alıcıların ve onlara hizmet edenlerin hiyerarşinin altındakiler pahasına güçlerini ve/veya maddi servetlerini büyütmelerine yetkileri olduğu inancı üzerine kurulur.</p>
<p><strong>Yirminci Önermenin yeniden düzenlenmiş hali:</strong> Eğer esas anlamını kavrarsanız – eğer geride bir anlam kaldıysa – sosyal kararlar ilkin bu kararların vahşi doğayı kontrol etmenin veya yok etmenin sonuçlarına ne derece iyi hizmet ettiği temelinde belirlenir.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://yabanil.net/?feed=rss2&amp;p=961</wfw:commentRss>
		<slash:comments>10</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Yıldız Savaşları&#8217;nı Çevreciler Yazsaydı</title>
		<link>http://yabanil.net/?p=937</link>
		<comments>http://yabanil.net/?p=937#comments</comments>
		<pubDate>Fri, 06 Nov 2009 14:14:35 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Serhat Elfun Demirkol</dc:creator>
				<category><![CDATA[Video - Belgesel]]></category>
		<category><![CDATA[Derrick Jensen]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://yabanil.net/?p=937</guid>
		<description><![CDATA[Derrick Jensen , Bir radyo programı için Yıldız Savaşları filminin çevreciler tarafından yazılsaydı nasıl olabileceğini hayal ediyor. (Türkçe altyazılı)]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: left;">Derrick Jensen , Bir radyo programı için Yıldız Savaşları filminin çevreciler tarafından yazılsaydı nasıl olabileceğini hayal ediyor. (Türkçe altyazılı)</p>
<p style="text-align: center;"><object classid="clsid:d27cdb6e-ae6d-11cf-96b8-444553540000" width="550" height="455" codebase="http://download.macromedia.com/pub/shockwave/cabs/flash/swflash.cab#version=6,0,40,0"><param name="allowFullScreen" value="true" /><param name="allowscriptaccess" value="always" /><param name="src" value="http://dotsub.com/static/players/portalplayer.swf?plugins=dotsub&amp;uuid=42a94c14-1fd2-4d98-bb3b-1c37dab4696f&amp;type=video&amp;lang=tur" /><param name="allowfullscreen" value="true" /><embed type="application/x-shockwave-flash" width="550" height="455" src="http://dotsub.com/static/players/portalplayer.swf?plugins=dotsub&amp;uuid=42a94c14-1fd2-4d98-bb3b-1c37dab4696f&amp;type=video&amp;lang=tur" allowscriptaccess="always" allowfullscreen="true"></embed></object></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://yabanil.net/?feed=rss2&amp;p=937</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
	</channel>
</rss>
