<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?>
<rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Y A B A N I L</title>
	<atom:link href="http://yabanil.net/?feed=rss2" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>http://yabanil.net</link>
	<description></description>
	<lastBuildDate>Wed, 03 Feb 2010 13:57:23 +0000</lastBuildDate>
	<generator>http://wordpress.org/?v=2.8.4</generator>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>hourly</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>1</sy:updateFrequency>
			<item>
		<title>Uygarlığın Ötesinde</title>
		<link>http://yabanil.net/?p=988</link>
		<comments>http://yabanil.net/?p=988#comments</comments>
		<pubDate>Tue, 02 Feb 2010 21:05:41 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Serhat &#39;Elfun&#39; Demirkol</dc:creator>
				<category><![CDATA[Yazı - Makale]]></category>
		<category><![CDATA[Daniel Quinn]]></category>
		<category><![CDATA[Kabile]]></category>
		<category><![CDATA[Uygarlık]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://yabanil.net/?p=988</guid>
		<description><![CDATA[Bir zamanlar dünya denen bir gezegende yaşam ortaya çıkmıştı. Kurtlar, balıklar, kuşlar , orangutanlar, keçiler, aslanlar, hepsi kendine özgü pek çok farklı sosyal yapıya sahiplerdi. Yaşam ağının üyelerinden olan bir tür ise kabile denilen eşsiz bir sosyal yapı geliştirdi. Kabile milyonlarca yıl boyunca insan için işe yaramıştı, ancak bir zaman geldiğinde kabileye göre daha hiyerarşik [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://yabanil.net/wp-content/uploads/2010/02/9518_135933947636_660382636_2568583_8265008_n.jpg" target="_blank"><img class="alignleft size-medium wp-image-1027" title="Kabile, insanlar için işe yaradığı evrimle kanıtlanmış bir yaşam biçimidir." src="http://yabanil.net/wp-content/uploads/2010/02/9518_135933947636_660382636_2568583_8265008_n-240x300.jpg" alt="Kabile, insanlar için işe yaradığı evrimle kanıtlanmış bir yaşam biçimidir." width="288" height="359" /></a>Bir zamanlar dünya denen bir gezegende yaşam ortaya çıkmıştı. Kurtlar, balıklar, kuşlar , orangutanlar, keçiler, aslanlar, hepsi kendine özgü pek çok farklı sosyal yapıya sahiplerdi. Yaşam ağının üyelerinden olan bir tür ise kabile denilen eşsiz bir sosyal yapı geliştirdi. Kabile milyonlarca yıl boyunca insan için işe yaramıştı, ancak bir zaman geldiğinde kabileye göre daha hiyerarşik olan (uygarlık denilen) yeni bir sosyal yapıyı denemeye karar verdiler. Çok geçmeden, hiyerarşinin en tepesindekiler büyük bir lüks içerisinde yaşamaya başladı, boş zamanlarının tadını çıkarıp her şeyin en iyisine sahip oldu. Onların altındaki daha geniş bir sınıf insan ise oldukça iyi yaşıyordu ve bundan şikayetleri yoktu. Ancak hiyerarşinin en altında yaşayan kalabalık bundan hiç de hoşlanmadı. Hayatta kalmak için mücadele ediyorlardı. Çalışıyor ve hayvan sürüleri gibi yaşıyorlardı.</p>
<p>&#8220;Bu işe yaramıyor,&#8221; dedi kalabalık. &#8220;Kabile tarzı daha iyiydi. O tarza geri dönmeliyiz.&#8221; Ama hiyerarşiyi yönetenler &#8220;O ilkel yaşamı sonsuza kadar arkamızda bıraktık. Ona geri dönemeyiz.&#8221; dediler.</p>
<p><span id="more-988"></span>&#8220;Geri dönemiyorsak,&#8221; dedi kalabalık, &#8220;o halde ileri gidelim &#8211; farklı bir şey geliştirelim.&#8221;</p>
<p>Yöneticiler &#8220;Olamaz,&#8221; dediler, &#8220;çünkü daha farklı bir şey mümkün değil. Uygarlığın ötesinde hiçbir şey olamaz. Uygarlık, son, aşılmaz bir keşif.&#8221;</p>
<p>&#8220;Ama hiçbir keşif asla aşılmaz değil. Buhar makinesi gaz motoruyla aşıldı. Radyo televizyonla aşıldı. Hesap makinesi bilgisayarla aşıldı. Uygarlık neden farklı olsun?&#8221;</p>
<p>&#8220;Neden farklı olduğunu bilmiyorum,&#8221; dedi yönetici, &#8220;Sadece öyle.&#8221;</p>
<p>Ama kalabalık buna inanmadı &#8211; tabi ben de inanmadım.</p>
<p style="text-align: left;">Daniel Quinn&#8217;in &#8220;<em>Beyond Civilization</em>&#8221; kitabından&#8230;</p>
<p style="text-align: left;">Çeviren: Serhat &#8216;Elfun&#8217; Demirkol</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://yabanil.net/?feed=rss2&amp;p=988</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Kopenhag: Çevreci İntihar</title>
		<link>http://yabanil.net/?p=970</link>
		<comments>http://yabanil.net/?p=970#comments</comments>
		<pubDate>Sun, 13 Dec 2009 09:30:36 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Serhat &#39;Elfun&#39; Demirkol</dc:creator>
				<category><![CDATA[Yazı - Makale]]></category>
		<category><![CDATA[Doğa hakkı]]></category>
		<category><![CDATA[Güven Eken]]></category>
		<category><![CDATA[İklim değişimi]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://yabanil.net/?p=970</guid>
		<description><![CDATA[
Yeryüzündeki tüm haksızlıkların odağı, en çok ezilene, yani doğaya yapılan haksızlıktır. Bu haksızlığı ortadan kaldırmadan ne iklimi korumak, ne açlıkla mücadele etmek, ne de bir canlıyı kurtarmak mümkün olabilir. Hak parçalanmaz, bütündür.
Güven Eken

Bir kış sabahı, Fas’ta, Atlas Okyanusu kıyısındayım. Denizden karaya doğru yürüyorum. Adımladığım yolda tek bir bitki yok. Her yer kum.
Derken, gözüme yeşil bir [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><!-- 		@page { margin: 0.79in } 		P { margin-bottom: 0.08in } --></p>
<p style="margin-bottom: 0in;"><em>Yeryüzündeki tüm haksızlıkların odağı, en çok ezilene, yani doğaya yapılan haksızlıktır. Bu haksızlığı ortadan kaldırmadan ne iklimi korumak, ne açlıkla mücadele etmek, ne de bir canlıyı kurtarmak mümkün olabilir. Hak parçalanmaz, bütündür.</em></p>
<p style="margin-bottom: 0in;"><strong>Güven Eken</strong></p>
<p style="margin-bottom: 0in; text-align: center;"><a href="http://yabanil.net/wp-content/uploads/2009/12/4178686146_05fe892c52.jpg"><img class="aligncenter size-full wp-image-972" title="4178686146_05fe892c52" src="http://yabanil.net/wp-content/uploads/2009/12/4178686146_05fe892c52.jpg" alt="4178686146_05fe892c52" width="500" height="333" /></a></p>
<p style="margin-bottom: 0in;">Bir kış sabahı, Fas’ta, Atlas Okyanusu kıyısındayım. Denizden karaya doğru yürüyorum. Adımladığım yolda tek bir bitki yok. Her yer kum.</p>
<p style="margin-bottom: 0in;">Derken, gözüme yeşil bir leke ilişiyor. Bir kum bitkisi. Karadaki hayatın ilk izi. Kumun içinden fışkıran deniz şebboyu, etli yaprakları ile bu tuzlu ve kuru dünyada yaşama tutunuyor. Başımı yerden kaldırıp ileri baktığımda önce şebboyların sıklaştığını, sonra aralarına başka bitkilerin karıştığını ve en arkada boylu çalıların uzandığını görüyorum. Ayağımın ucundaki küçük kum bitkisinin toprağı geliştirmesiyle, zaman içinde bulunduğum noktada da başka bitkiler ve sonra boylu çalılar yeşerecek, biliyorum.</p>
<p style="margin-bottom: 0in;">O kum bitkisi ile karşılaştığım anda, dünyanın başka bir noktasında, Kopenhag’da 15 bin insan “dünyayı kurtarmak” niyetiyle bir araya geliyor. Amaçları, dünyanın ısınmasını iki derecede tutarak atmosferdeki karbondioksit “CO2” oranını 1990’ların altında düşürmek. Bu hedefe ulaşabilmek için, yenilenebilir enerji gibi teknolojileri yaygınlaştırmak. Böylece, dünyanın daha fazla ısınmasına engel olmak.</p>
<p style="margin-bottom: 0in;">Durup düşünüyorum. Atmosferdeki karbondioksit oranında 1990’a geri döner ve dünyanın ısınmasını iki derecede sabit tutarsak, dünya kurtulmuş olur mu? Ayağımın ucundaki o kum bitkisi, bu sorunun en doğru yanıtını veriyor.</p>
<p style="margin-bottom: 0in;"><span id="more-970"></span></p>
<p style="margin-bottom: 0in;">Yanıt kesin ve net: Hayır. Çünkü dünyanın asıl derdi “CO2” adlı molekül değil, insanın ele geçirme hırsı. Bu hırs, uzun yıllardır tıpkı atmosferdeki “CO2” oranı gibi geometrik olarak artıyor ve insanın dünyadaki ayak izini büyütüyor. Çok yakın zamana kadar kendi kadim düzenini koruyan doğa; ormanlar, bozkırlar, akarsular, dağlar, kumsallar ve nihayetinde atmoster, adım adım insanın eline geçiyor.</p>
<p style="margin-bottom: 0in;">Bu nedenle, ayağımın ucundaki şu kum bitkisi için “CO2” oranının gelecekte 1990’ların altına düşmesinin hiçbir önemi yok. Çünkü o, gözümün sol ucunda silüeti giderek belirginleşen beton blokların gölgesi altında büyüyor. Onun için dünya, 20 yıl sonra değil, en çok bir yıl içinde yok olacak. Betondan yazlık evler, 1990’lardan çok önce bu kumsalı işgal etmeye başlamış. Adım adım, kumsalın tüm bakir noktalarına doğru ilerliyorlar. Bir yıl sonra buraya geldiğimde, bu bitkinin olduğu yerde bir beton yığınının yükseleceğini şimdiden görebiliyorum.</p>
<p style="margin-bottom: 0in;">
<p style="margin-bottom: 0in;"><strong>13 dakikada bir canlı türü yok oluyor</strong></p>
<p style="margin-bottom: 0in;">Yukarıdaki kısa hikaye, şu saniyede, ben bu satırları yazarken ve siz onları okurken dünyanın milyarlarca farklı noktasında tekrar ediyor. Bu nedenle, yaşadığımız dünyada her 13 dakikada bir canlı türünün nesli tükeniyor. Yaşam alanları hızla ele geçirilen sayısız canlının 20 yıl daha bekleme şansı yok. Onlar için felaket günü, bugün. Kökteki sorun ise atmosferin karbon emisyonu değil, insanlığın hırs emisyonu.</p>
<p style="margin-bottom: 0in;">
<p style="margin-bottom: 0in;"><strong>Yarım dünyaya daha ihtiyacımız var </strong></p>
<p style="margin-bottom: 0in;">Kopenhag tartışmaları her ne kadar sadece karbon emisyonu ve ticareti üzerinde odaklansa da, insanlığın hırs emisyonunu tam olarak ölçmenin başka bilimsel yolları var. Bu yöntemlerden belki de en önemlisi “doğada ayak izi” kavramı. “Doğadaki ayak izi” insanın sadece atmosterdeki değil, kara ve suda bıraktığı izleri de dikkate alıyor ve insanlığın yerküredeki toplam olumusuz etkisini küçültmesi gerektiğini belgeliyor. Doğadaki ayak izimiz, ormanlardan şehirlere kadar isanlığın tüm kullanım alanları dikkate alınarak ölçülüyor.</p>
<p style="margin-bottom: 0in;">Bu kavramı dünyada ilk olarak ortaya atan <span lang="en">Mathis Wackernagel</span>’ın başkanı olduğu Küresel Ayakizi Platformu, içinde bulunduğumuz durum hakkında şu bilgileri veriyor: “En son veriler, insanlığın dünyanın sahip olduğundan yüzde 44 daha fazla doğal kaynak kullandığını ortaya koyuyor. Bu aşırı yük, insanlığın yaklaşık yarım dünyaya daha ihtiyacı olduğunu gösteriyor. ABD gibi ülkelerin ise açığı çok daha fazla. Eğer herkes ABD’deki gibi yaşasaydı, dört dünyaya daha ihtiyacımız olacaktı”.</p>
<p style="margin-bottom: 0in;">
<p style="margin-bottom: 0in;"><a href="../wp-content/uploads/2009/12/Deficit_Earths.gif"><img class="alignleft" title="Deficit_Earths" src="../wp-content/uploads/2009/12/Deficit_Earths.gif" alt="Deficit_Earths" width="375" height="500" /></a></p>
<p style="margin-bottom: 0in; text-align: left;">Kaynak: Global Footprint Network</p>
<p style="margin-bottom: 0in;">Türkiye’deki durum ise dünya ortalamasının biraz üstünde. Küresel Ayakizi Platformu’nun raporlarına göre Türkiye’de yaşayanlar “bir buçuk dünyadan fazla” bir alan kullanıyor. Başka bir değişle, eğer dünyada herkes bizim gibi yaşasaydı, iki dünyaya ancak sığacaktık. Oysa elimizde sadece bir dünya var.</p>
<p style="margin-bottom: 0in;">Küresel Ayakizi Platformu’nun verdiği bilgilerin mesajı çok net: Dünya insana dar geliyor. Yerküreyi hak ettiğimizden daha çok kullanmanın bedelini henüz zengin toplumlar ödemese de, diğer canlılar ve fakir toplumlar çoktan ödemeye başladı bile. Dünyanın dört bir yanında nesli tükenen canlılar ve açlıktan ölen insanlar bu gerçeğin en somut kanıtları. Bu nedenle, faleket zengin toplumları vurana kadar beklemenin, ahlaki açıdan hiçbir dayanağı yok. Yenilebilir enerji başlığı altında üretilen çevreci teknolojilerin ise tek başına insanın dünyadaki ayak izini külçültemeyeceği kesin.</p>
<p style="margin-bottom: 0in;">
<p style="margin-bottom: 0in;"><strong>Çevreciliğin intiharı</strong></p>
<p style="margin-bottom: 0in;">Kopenhag’da dünyayı kurtarmak söylemiyle yola çıkan çevre hareketi, popüler olmanın bedelini kendi özünü yok ederek ödüyor. Kopenhag’ı kısa süreliğine birinci sayfalara taşırken, aslında intihar ediyor. Şu anda yaşadığımız felaket, henüz zengin toplumları vurmadığı için yarına mal ediliyor. Böylece, küresel çevre hareketi, doğaya ve fakir toplumlara yapılan haksızlığa göz yumarak büyüyor.</p>
<p style="margin-bottom: 0in;">Günümüzün çevreci söylemleri, yeri bir yana bırakıp göğe odaklanıyor. Konuya ilgi duyan milyonlarca dünya vatandaşının dikkatini göğe ve geleceğe yöneltiyor. Böylece, yerküre kabuğunda şu anda olup biten felaketin önüne perde çekiyor. Sonucu, sorunmuş gibi gösteriyor ve insanlık için “karbondioksit” adında yeni bir düşman yaratıyor. Bunu yaparken, iklim değişikliğinin asıl nedeni olan topraktan kopuk şehir yaşamını, sorunun ta kendisini, özenle koruyor. Yerküre üzerindeki fiziki ayak izimizin hızla büyümesi karşısında tepkisiz kalıyor. Tüm alternatiflerini, dünyayı bu hale getiren küresel ekonominin kuralları içinde arıyor. Dünyayı yok eden ekonomik teoriye karşı, ayağa kalkmıyor. Tam tersine, onu destekliyor.</p>
<p style="margin-bottom: 0in;">Ortaya atılan çözüm önerilerinin bir kısmı, sorunu çözmek şöyle dursun, doğanın yaralarını daha da derinleştiriyor. Örneğin, yenilenebilir enerji kaynağı olduğu iddia edilen baraj ve hidroelektrik santraller, suyun doğadaki döngüsünü yok ederek insanın doğadaki ayakizini daha da artırıyor.</p>
<p style="margin-bottom: 0in;">Yaşadığımız çağın çevreci hareketi, bilerek veya bilmeyerek, doğanın yok oluşu karşısında her gün biraz daha sessizleşiyor. Kendi var oluş mücadelesini, doğanın önüne koyuyor. İşte tam da bu nedenle, kendi kendini yok ediyor, ancak bunu yaparken, yeni bir ticari alanın temellerini atıyor.</p>
<p style="margin-bottom: 0in;">
<p style="margin-bottom: 0in;"><strong>Karbon ticareti</strong></p>
<p style="margin-bottom: 0in;">Küresel çevre hareketi, tüm bunları yaparken “CO2 emisyonunu” doğaseverliğin tek kriteri olarak ilan etti. Böylece, doğanın canına okuyan devlet ve şirketlerin yörüngesine girdi. Eğer emisyonunuzu karbon ticareti marifetiyle dengeliyorsanız, sorun yok. Artık siz de çevrecisiniz. Bir yandan dünyanın yer altı ve yer üstü zenginliklerini kirletebilir, nehirleri ve ormanları yok edebilir, diğer yandan kendinizi çevreci ilan edebilirsiniz. Nasıl olsa gürültü ve patırtının içinde kimsenin sizi sorgulama şansı yok. The Economist dergisinin Kopenhag kapak konulu 5 Aralık 2009 sayısı, baraj ve nükleer santral inşa eden, su kaynaklarını sonuna kadar tüketen “düşük karbonlu” şirketlerin reklamlarıyla dolu.</p>
<p style="margin-bottom: 0in;">Dünyanın en kirli ekonomilerinden birine sahip olan Çin ise 2020 yılına kadar karbon emisyonunu yüzde 40-45 oranında düşüreceğini söyledi ve Kopenhag’ın sıkı çevrecileri arasına katıldı. Karbon senaryosuna göre Çin’in bunu başarmak için kirli projelerinin tek birinden bile vazgeçmesi gerekli değil. Kopenhag’ın tartıştığı sahte çözümlerden birkaçını uygulaması yeterli. Bunu tüm seyirciler biliyor. Ancak çoğu sessiz kalıyor ve alkışlıyor. Çevreciliğin ölüm sahnesi…</p>
<p style="margin-bottom: 0in;">Türkiye gündemi işgal eden Kopenhag tartışmaları içinde en anlamlı bireysel hareketi bana göre Greenpeace Akdeniz Direktörü Uygar Özesmi yaptı. İklim için oruç tutmaya başladı. Bunu yaparken, gelecek değil, bugün açlıktan ölen insanlar hakkında mesaj verdi. Hepimiz, haksızlıklar çağının ekmeğini yiyoruz. Bunu hatırlattı.</p>
<p style="margin-bottom: 0in;">
<p style="margin-bottom: 0in;"><strong>Doğa hakkı</strong></p>
<p style="margin-bottom: 0in;">Ayağımın altındaki küçük kum bitkisi, bir yandan sessizce onu yok edecek beton yığınlarını beklerken, diğer yandan bana gerçek çözümü fısıldıyor: İnsanlığın doğa hakkını tanıması. İnsan haklarını tanımakla evrenselleştiriği ahlaki değerleri, yaşayan tüm varlıklar ve gezegenin bütünüyle paylaşması. Böylece, birey, toplum ve diğer canlılar arasındaki parçalanmışlığa son vermesi. Çevreci hareketin, tümüyle intihar etmeden, enerjisini doğaya yapılan haksızlıkla mücadeleye odaklaması. Sokaklara bunun için dökülmesi.</p>
<p style="margin-bottom: 0in;">Çünkü yeryüzündeki tüm haksızlıkların odağı, en çok ezilene, yani doğaya yapılan haksızlıktır. Bu haksızlığı ortadan kaldırmadan ne iklimi korumak, ne açlıkla mücadele etmek, ne de o kum bitkisini kurtarmak mümkün olabilir. Kadın, çocuk, azınlık, güçsüz, yetim, doğa veya o kum bitkisi. Hiç fark etmez. Hak parçalanmaz, bütündür.</p>
<p style="margin-bottom: 0in;"><em>Bu yazının kısa hali 13 Aralık 2009 Radikal İki&#8217;de yayınlanmıştır.</em></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://yabanil.net/?feed=rss2&amp;p=970</wfw:commentRss>
		<slash:comments>5</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Önermeler (Endgame)</title>
		<link>http://yabanil.net/?p=961</link>
		<comments>http://yabanil.net/?p=961#comments</comments>
		<pubDate>Sat, 14 Nov 2009 22:56:38 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Serhat &#39;Elfun&#39; Demirkol</dc:creator>
				<category><![CDATA[Yazı - Makale]]></category>
		<category><![CDATA[Derrick Jensen]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://yabanil.net/?p=961</guid>
		<description><![CDATA[Endgame&#8216;in Önermeleri
Birinci Önerme: Uygarlık sürdürülebilir değildir ve asla sürdürülebilir olamaz. Bu aynı şekilde endüstriyel uygarlık için de geçerlidir.
İkinci Önerme: Geleneksel topluluklar, yok edilmedikleri sürece topluluklarının dayandığı kaynakları çoğu kez gönüllü bir şekilde satmaz veya terk etmezler. Ayrıca diğer kaynakların – altın, petrol, vs. – çıkartılabilmesi için topraklarına zarar verilmesine isteyerek izin vermezler. Bu kaynakların çıkartılmasını [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p align="center"><strong><a href="http://www.endgamethebook.org/excerpts.html" target="_blank"><em>Endgame</em></a>&#8216;in Önermeleri</strong></p>
<p><strong>Birinci Önerme: </strong>Uygarlık sürdürülebilir değildir ve asla sürdürülebilir olamaz. Bu aynı şekilde endüstriyel uygarlık için de geçerlidir.</p>
<p><strong>İkinci Önerme:</strong> Geleneksel topluluklar, yok edilmedikleri sürece topluluklarının dayandığı kaynakları çoğu kez gönüllü bir şekilde satmaz veya terk etmezler. Ayrıca diğer kaynakların – altın, petrol, vs. – çıkartılabilmesi için topraklarına zarar verilmesine isteyerek izin vermezler. Bu kaynakların çıkartılmasını isteyenler, bu nedenle, geleneksel toplulukları yok etmek için ellerinden gelebilecek her şeyi yaparlar.</p>
<p><strong>Üçüncü Önerme:</strong> Yaşam tarzımız – endüstriyel uygarlık – ihtiyaçlara dayanır. Devamlı ve yaygın şiddet olmadan çok hızlı bir şekilde çökecektir.</p>
<p><span id="more-961"></span></p>
<p><strong>Dördüncü Önerme:</strong> Uygarlık açık bir şekilde tanımlanmış ve yaygın olarak kabul edilmiş ancak çoğu kez dile getirilmeyen hiyerarşiye dayanır. Hiyerarşide üstte olanların alttakilere uyguladığı şiddet hemen hemen her zaman görünmez, yani, fark edilmezdir. Fark edildiğinde ise, tümüyle rasyonelleştirilir. Hiyerarşinin altında yer alanların üsttekilere uyguladığı şiddet düşünülemez. Bu şiddet gerçekleştiğinde ise şok, korku ve kurbanların fetişleştirilmesiyle ilişkilendirilir.</p>
<p><strong>Beşinci Önerme:</strong> Hiyerarşide üstte olanların mülkiyeti alttakilerin yaşamlarından daha değerlidir. Hiyerarşinin üstündekilerin, hiyerarşinin altındakileri yok ederek veya hayatlarını ellerinden alarak kontrol ettikleri mülkiyet miktarını arttırmaları – alışılmış dilde, para kazanmaları – kabul edilebilir. Buna üretim denir. Alttakiler üsttekilerin mülkiyetine zarar verirse, üsttekiler alttakileri öldürebilir veya hayatlarını yok edebilir. Buna adalet denir.</p>
<p><strong>Altıncı Önerme:</strong> Uygarlık ıslah edilemez. Bu kültür makul ve sürdürülebilir bir yaşam tarzına doğru gönüllü bir şekilde dönüşüme uğramayacaktır. Eğer onu durduramazsak, uygarlık insanların büyük çoğunluğunu perişan hale getirecek ve (uygarlık, ve de muhtemelen gezegen) çökene kadar gezegenin dengesini bozmaya devam edecektir. Bu bozulmanın etkileri uzun bir süre insanlara ve insan olmayan varlıklara zarar vermeye devam edecektir.</p>
<p><strong>Yedinci Önerme:</strong> Uygarlığın çökmesini ne kadar çok beklersek – veya uygarlığı kendimiz alaşağı etmeden önce ne kadar çok beklersek – çöküş o kadar daha savruk olacaktır. Bu sürede ve daha sonrasında yaşayan insanlar ve insan olmayan varlıklar için her şey çok daha kötü olacaktır.</p>
<p><strong>Sekizinci Önerme:</strong> Doğal dünyanın gereksinimleri ekonomik sistemin gereksinimlerinden çok daha önemlidir.</p>
<p><strong>Sekizinci Önermenin başka bir şekli:</strong> Dayandırıldığı doğal topluluklardan yararlanmayan tüm ekonomik veya sosyal sistemler sürdürülemez, ahlâksız ve aptalcadır. Sürdürülebilirlik, ahlâk ve akıl (ve de adalet) bu tarz ekonomik ve sosyal sistemlerin parçalanmasını, ya da en azından topraklarınıza zarar verilmesine engel olunmasını gerektirir.</p>
<p><strong>Dokuzuncu Önerme:</strong> Açıkçası her ne kadar bir gün günümüzdekinden çok daha az insan olacaksa da, nüfustaki bu azalmanın meydana gelebileceği (ya da bu dönüşüme başvurmayı seçtiğimiz dirençsizlik veya eyleme bağlı olarak elde edilebileceği) pek çok yol vardır. Bu yollardan bazıları aşırı şiddet ve yoksunlukla tanımlanacaktır: nükleer kıyamet, örneğin, hem nüfusu hem de tüketimi düşürecektir, ancak bunu korkunç bir şekilde yapacaktır; aynı şey çöküşü takip edecek aşırılığın devamı için de geçerlidir. Daha az şiddetle tanımlanabilen başka yollar da vardır. Bununla beraber, bu kültürün hem insanlara hem de doğal dünyaya karşı uyguladığı günümüzdeki şiddet seviyeleri dikkate alındığında, nüfus ve tüketimdeki düşüşler ister istemez şiddet içereceklerinden değil de şiddet ve yoksunluk olağan hale geldiğinden, nüfus ve tüketimde şiddet ve yoksunluğu içermeyen düşüşlerden bahsetmek mümkün değildir. Yine de nüfus ve tüketimi düşürmenin bazı yolları, hâlâ şiddetli olsalar da, kaynakların fakirden zengine doğru (çoğu kez zorla) akışının sebep olduğu ve gerekli kıldığı günümüzdeki şiddet seviyelerini azaltmayı kapsayacaktır. Elbette doğal dünyaya karşı uygulanan günümüzdeki şiddette de bir azalmayla işaret edilecektir. Kişisel ve kolektif olarak devam eden ve belki de uzun dönem dönüşüm süresince meydana gelen bu şiddetin hem miktarını azaltabilir hem de karakterini yumuşatabiliriz. Veya belki de yapamayız. Ancak şu kesindir ki: bu konuya aktif bir şekilde yaklaşmazsak – kötü durumumuz ve bu durumla ilgili ne yapacağımız hakkında konuşmazsak – şiddet hiç şüphesiz çok daha şiddetli, yoksunluk çok daha aşırı olacaktır.</p>
<p><strong>Onuncu Önerme:</strong> Bir bütün olarak kültür ve onun çoğu üyesi çıldırmıştır. Kültür bir ölüm dürtüsüyle, hayatı yok etme dürtüsüyle güdülüyor.</p>
<p><strong>On birinci Önerme:</strong> Başından beri, bu kültür – uygarlık – bir işgal kültürü olmuştur.</p>
<p><strong>On ikinci Önerme<strong>:</strong></strong> Dünya üzerinde zengin insan yoktur, fakir insan da yoktur. Sadece insanlar vardır. Zenginler bir değeri olduğu iddiasında bulundukları çok fazla yeşil kâğıt parçalarına sahip olabilirler – ya da farz edilen zenginlikleri çok daha soyut olabilir: banka bilgisayarlarındaki sayılar – ve fakirler bu kâğıt parçalarına sahip olmayabilirler. Bu “zenginler” toprağın sahibi olduklarını iddia ederler ve “fakirler” çoğu kez aynı iddiada bulunma hakkından mahrum edilir. Polisin asıl amacı çokça yeşil kâğıt parçalarına sahip olanların kuruntularını yerine getirmektir. Yeşil kâğıtları olmayanlar genelde hemen hemen yeşil kâğıtlara sahip olanlar gibi hızla ve tümüyle bu kuruntulara sahip olurlar. Bu kuruntular gerçek dünyada beraberinde çok büyük sonuçlar getirirler.</p>
<p><strong>On üçüncü Önerme<strong>: </strong></strong>Gücü elinde tutanlar zor ile yönetirler, ve illüzyonlarla ilişkimizi ne kadar erken kesersek, en azından ne zaman ve nerede direnip direnmeyeceğimiz hakkında makul kararlar almaya başlayabiliriz.</p>
<p><strong>On dördüncü Önerme:</strong> Doğumdan itibaren – ve muhtemelen ana rahminden itibaren; ancak bununla ilgili nasıl delil göstereceğimden emin değilim – bireysel ve kolektif olarak hayattan, doğal dünyadan, yabanıldan, vahşi hayvanlardan, kadınlardan, çocuklardan, bedenlerimizden, duygularımızdan, kendimizden nefret edecek şekilde kültürlendik. Eğer dünyadan nefret etmediysek, onun gözlerimizin önünde yok edilmesine izin veremezdik. Eğer kendimizden nefret etmediysek, evlerimizin – ve bedenlerimizin – zehirlenmesine izin veremezdik.</p>
<p><strong>On beşinci Önerme<strong>:</strong></strong> Sevgi, pasifizm demek değildir.</p>
<p><strong>On altıncı Önerme<strong>:</strong></strong> Aslolan maddi dünyadır. Bu, ruhun var olmadığı anlamına gelmez, ne de maddi dünyanın her yerde olduğu anlamına gelir. Ruh bedenle birbirine karışıktır. Ayrıca gerçek eylemlerin gerçek sonuçları vardır. Bizleri bu karışıklıktan çıkarması için İsa&#8217;ya, Noel Baba&#8217;ya, Büyük Anne&#8217;ye veya Paskalya Tavşanı’na itimat edemeyiz. Bu karmaşıklık tanrının kaşlarını oynatması değil gerçekten bir karmaşıklıktır. Bu karışıklıkla kendi başımıza yüzleşmek zorundayız. Dünyada olduğumuz zaman boyunca – öldükten sonra başka bir yere gidip gitmesek de, ve burada yaşamaya mahkum edilip edilmesek de – Dünya esas gayedir. Önceliklidir. Evimizdir. Her şeydir. Bu dünya gerçek ve öncelikli değilmiş gibi düşünmek veya hareket etmek ahmakçadır. Hayatlarımızı gerçekmiş gibi yaşamamak aptalca ve acınası bir durumdur.</p>
<p><strong>On yedinci<strong> Önerme:</strong></strong> Kararlarımızı, eylemlerin bu iradeden ortaya çıkıp çıkmadığına, tarafsız gözlemcileri veya Amerikan halkını korkutup korkutmayacağına dayandırmak bir hatadır (veya belki de inkârdır).<br />
<strong><br />
On sekizinci Önerme<strong>:</strong></strong> Günümüzdeki benlik duygumuz günümüzdeki enerji ve teknoloji kullanımımızdan daha sürdürülebilir değildir.</p>
<p><strong>On dokuzuncu Önerme:</strong> Kültürün problemi her şeyden önemlisi doğal dünyanın kontrolünün ve suistimal edilmesinin savunulabilir olduğu inancında yatar.</p>
<p><strong>Yirminci Önerme<strong>:</strong></strong> Bu kültür içerisinde ekonomi – topluluğun refahı, ahlâk, etik, adalet, hayatın kendisi değil – sosyal kararları yönlendirir.</p>
<p><strong>Yirminci Önermenin düzenlenmiş hali: </strong> Sosyal kararlar ilkin (ve çoğu kez yalnızca) bu kararların karar alıcıların ve onlara hizmet edenlerin mali servetlerini arttırıp arttırmayacağı temelinde belirlenir.<br />
<strong><br />
<strong>Yirminci Önermenin yeniden düzenlenmiş hali: </strong></strong> Sosyal kararlar ilkin (ve çoğu kez yalnızca) bu kararların karar alıcıların ve onlara hizmet edenlerin gücünü arttırıp attırmayacağı temelinde belirlenir.</p>
<p><strong>Yirminci Önermenin yeniden düzenlenmiş hali:</strong> Sosyal kararlar ilkin (ve çoğu kez yalnızca) hemen hemen tümüyle karar alıcıların ve onlara hizmet edenlerin hiyerarşinin altındakiler pahasına güçlerini ve/veya maddi servetlerini büyütmelerine yetkileri olduğu inancı üzerine kurulur.</p>
<p><strong>Yirminci Önermenin yeniden düzenlenmiş hali:</strong> Eğer esas anlamını kavrarsanız – eğer geride bir anlam kaldıysa – sosyal kararlar ilkin bu kararların vahşi doğayı kontrol etmenin veya yok etmenin sonuçlarına ne derece iyi hizmet ettiği temelinde belirlenir.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://yabanil.net/?feed=rss2&amp;p=961</wfw:commentRss>
		<slash:comments>10</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Yıldız Savaşları&#8217;nı Çevreciler Yazsaydı</title>
		<link>http://yabanil.net/?p=937</link>
		<comments>http://yabanil.net/?p=937#comments</comments>
		<pubDate>Fri, 06 Nov 2009 14:14:35 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Serhat &#39;Elfun&#39; Demirkol</dc:creator>
				<category><![CDATA[Video - Belgesel]]></category>
		<category><![CDATA[Derrick Jensen]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://yabanil.net/?p=937</guid>
		<description><![CDATA[Derrick Jensen , Yıldız Savaşları filminin çevreciler tarafından yazılsaydı nasıl olabileceğini hayal ediyor. (Türkçe altyazılı)

]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: center;">Derrick Jensen , Yıldız Savaşları filminin çevreciler tarafından yazılsaydı nasıl olabileceğini hayal ediyor. (Türkçe altyazılı)</p>
<p style="text-align: center;"><object classid="clsid:d27cdb6e-ae6d-11cf-96b8-444553540000" width="550" height="455" codebase="http://download.macromedia.com/pub/shockwave/cabs/flash/swflash.cab#version=6,0,40,0"><param name="allowFullScreen" value="true" /><param name="allowscriptaccess" value="always" /><param name="src" value="http://dotsub.com/static/players/portalplayer.swf?plugins=dotsub&amp;uuid=42a94c14-1fd2-4d98-bb3b-1c37dab4696f&amp;type=video&amp;lang=tur" /><param name="allowfullscreen" value="true" /><embed type="application/x-shockwave-flash" width="550" height="455" src="http://dotsub.com/static/players/portalplayer.swf?plugins=dotsub&amp;uuid=42a94c14-1fd2-4d98-bb3b-1c37dab4696f&amp;type=video&amp;lang=tur" allowscriptaccess="always" allowfullscreen="true"></embed></object></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://yabanil.net/?feed=rss2&amp;p=937</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Değişen İklim miydi?</title>
		<link>http://yabanil.net/?p=925</link>
		<comments>http://yabanil.net/?p=925#comments</comments>
		<pubDate>Fri, 09 Oct 2009 18:41:10 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Serhat &#39;Elfun&#39; Demirkol</dc:creator>
				<category><![CDATA[Yazı - Makale]]></category>
		<category><![CDATA[Küresel ısınma]]></category>
		<category><![CDATA[İklim değişimi]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://yabanil.net/?p=925</guid>
		<description><![CDATA[Son yıllarda, iklim değişikliği ekolojik hareketin en önemli konularından biri haline geldi. Özellikle herkesin gözü yakında yapılacak olan Kopenhag iklim zirvesine çevrilmiş durumda ve bu zirveye hazırlanılıyor. Zirvede, en iyimser tahminle karbon salımının düşürülmesi üzerine pek çok tedbir alınacak ve kısıtlamalar getirilecektir. Bunlar elbette önemli gelişmeler, ancak alınacak çevreci kararların da çok fazla şey götüreceğinden [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Son yıllarda, iklim değişikliği ekolojik hareketin en önemli konularından biri haline geldi. Özellikle herkesin gözü yakında yapılacak olan Kopenhag iklim zirvesine çevrilmiş durumda ve bu zirveye hazırlanılıyor. Zirvede, en iyimser tahminle karbon salımının düşürülmesi üzerine pek çok tedbir alınacak ve kısıtlamalar getirilecektir. Bunlar elbette önemli gelişmeler, ancak alınacak çevreci kararların da çok fazla şey götüreceğinden oldukça eminim. (Yenilenebilir enerji yatırımları -başta Dünya Bankası’ndan olmak üzere- daha çok yatırım desteği alacak. Hidroelektrik santralleri (HES&#8217;ler) ise bu yatırımlarda başı çekecek.)</p>
<p>Doğal İklim değişimlerinin çok çeşitli nedenleri olabilir: tektonik hareketler, yörünge etkileri, volkanik püskürmeler, okyanus akıntılarındaki değişimler, solar değişimler.  Bu anlamda bu denli çok yönlü değişken varken, temelde doğrusal iki değişkene dayanan iklim modellerinin pek sağlıklı olabileceğini düşünmüyorum. Ancak insan kaynaklı iklim değişimi elbette her zaman için ön plandadır ki bence de odaklanılması gereken önemli konulardan biridir.</p>
<p><span id="more-925"></span>Yalnız, iklim değişikliği mücadelesinde karbon emisyonu takıntılı olarak ele alınıyor. Karbon emisyonunun iklim üzerindeki etkisi – ki sadece iklim üzerinde etkisi yoktur – tehlikeli olsa da burada bir hata yapılmaktadır. Küresel ısınmayı, sadece karbon salımının bir sonucu olarak ifade etmek anlamsızdır. Bu gazlar iklim değişimine neden olsalar da, bunlar sadece birer semptomdur.</p>
<p>Genel olarak iklim üzerindeki insan kaynaklı etkinin 100-200 yıl önce başlamış olduğu ileri sürülür. Sanayi devrimi ile birlikte karbondioksit ve metan gazlarının atmosferdeki oranlarının değişmeye başladığına işaret edilir. Ancak insan kaynaklı etkinin bundan çok daha uzun süre önce başladığı gözden kaçırılır. Ormansızlaştırma, çiftlik hayvanlarının bağırsak gazları (özellikle hububatla beslenenler), tarım faaliyetleri (özellikle çeltik pirinç tarımı), sulak alanların kurutulması, vb. 8-10 bin yıla kadar geriye giden insan kaynaklı etkilerin en önemlilerindendir.<br />
İklim değişimine yol açsalar da sera gazlarının aslında neden değil sadece birer belirti olduklarını tekrarlamak isterim. Küresel ısınma ele alınması gereken önemli bir belirti olabilir, ancak eğer yarın bunun önüne geçebilsek bile, pek çok yaşam formunu yok etmeye devam eden başka semptomlarla uğraşmaya devam ediyor olacağız.</p>
<p><strong>Belirtiler Değil Yaşam Biçimi Önemli</strong></p>
<p>Ne yazık ki, semptomları tek tek ele alarak bir sonuca ulaşamayız. Tüm bunların köküne inmeliyiz. Getirdiğimiz tüm çözümler – ki her çözüm beraberinde başka bir semptomu (sorunu) doğurmuştur – daha iyi hissetmemizi sağlayabilir. Bu yanılsamanın yaratılması sistemin devamı için gereklidir. Gelişmiş ülkelerin karbon emisyonlarını belirli yüzde oranları doğrultusunda düşürmesi-ki bilim insanlarının verdiği oran yüzde seksen-gerekir. Gelişmekte olan ülkelere yatırım yapılması gerekir. Enerji verimliliğinden bahsedilmesi gerekir. Kısa duşlar yapılmalı, ampuller değişmeli. Yeni, alternatif, çevreci enerjiler kullanılmalı. Keşke karşılaştığımız problemleri çözmek bu kadar kolay olsaydı. Keşke her sorun sadece bireysel çabalarla ve ufak müdahaleler ile çözüme kavuşabilseydi.</p>
<p>Her seferinde daha yeşilini, daha çevrecisini, daha verimlisini çıkarıyoruz. İşe yaramadığını yıllardır gördüğümüz halde, gerçeği kabullenmeyi istemiyoruz.<br />
Neden oldukça açık: binlerce yıl önce gerçekleşen yaşam tarzımızdaki köklü değişim. Bunu ise sadece bir grup insan gerçekleştirdi. Bu bir grup insanın yaşam tarzının takipçileri olarak bu noktaya kadar geldik. Öyle ki, tüm gezegene yayılmış ve tehdit eder bir durumdayız.</p>
<p>Gerçekten de, gezegen üzerinde şu anda yaşadığımızdan farklı bir şekilde yaşamamız gerekiyor, çünkü kendi doğal ortamımızla birlikte pek çok canlının da doğal ortamını yok ediyoruz. Yüz binlerce yıllık doğal döngüleri bir çırpıda bozabilecek tanrısal bir güce sahibiz. İşe yaramadığına şahit olduğumuz halde aynı yaşam tarzını sürdürmeye çalışıyoruz. Başka yaşam tarzlarını yeniden keşfetmemiz gerekiyor. Ekonomik büyüme adına farklı kültürleri yok etmeden önce, onların doğal yaşam örneklerinden dersler çıkarmalıyız.</p>
<p>Yaşamın kaynağını, havayı, suyu, toprağı zehirlemeyebiliriz. Parçası olduğumuz yaşam ağına saygı gösterebiliriz. Doğanın sağladığından daha fazlasını ya da daha hızlısını talep etmeyebiliriz. Doğa ile uyum içerisinde yaşayan diğer kültürlerin örneklerini takip edebiliriz.</p>
<p>Karşılaştığımız her sorun karşısında yeni alternatifler üreterek, bunlara çözümler aramaktan ve her seferinde bambaşka yeni sorunlarla karşılaşmaktan vazgeçemiyoruz. Küresel boyutta bir yalan söyleniyor ve kanıyoruz. Hatayı en başında yaptık bunu kabul edelim. Gezegeni yok eden bu kusurlu yaşam tarzımızı kökten değiştirmeye uğraşmak yerine, onunla donatılmış ve onun en büyük savunucuları olan insanlardan zirvelerde çözümler arıyoruz – termik santral yerine hidroelektrik santral yapalım. Peki, neden balıklara sormuyoruz – tüm barajları kaldırın. Neden bitkilere sormuyoruz – toprağı kaplayan tüm asfaltları sökün.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://yabanil.net/?feed=rss2&amp;p=925</wfw:commentRss>
		<slash:comments>4</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Uludağ Ziyareti</title>
		<link>http://yabanil.net/?p=889</link>
		<comments>http://yabanil.net/?p=889#comments</comments>
		<pubDate>Thu, 10 Sep 2009 11:01:12 +0000</pubDate>
		<dc:creator>lynx lynx</dc:creator>
				<category><![CDATA[Yazı - Makale]]></category>
		<category><![CDATA[Kamp]]></category>
		<category><![CDATA[Toplayıcılık]]></category>
		<category><![CDATA[Uludağ]]></category>
		<category><![CDATA[Yararlı bitkiler]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://yabanil.net/?p=889</guid>
		<description><![CDATA[Yaklaşık 2 ay önce Uludağdaydık. Hayat verdiği ovaların bir çocuğu olarak ona karşı her zaman kendimi sorumlu hissetmişimdir. Bu gidişimiz de, minnet duygularımızı sunmak ve dertlerini dinlemek adına tekrarladığımız ziyaretlerden biriydi. Ve her seferinde farklı yönleriyle kendini tanıtan uludağın bu sefer bizlere anlatacak başka hikayeleri vardı.
Yağmurun ardından insanı çocukça heyecanlandıran mantarlara rastladık. Bizleri epey oyaladı. Ordan [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://yabanil.net/wp-content/uploads/2009/09/1.jpg" target="_blank"><img class="alignleft size-medium wp-image-902" title="Uludağ" src="http://yabanil.net/wp-content/uploads/2009/09/1-300x200.jpg" alt="" width="264" height="176" /></a>Yaklaşık 2 ay önce Uludağdaydık. Hayat verdiği ovaların bir çocuğu olarak ona karşı her zaman kendimi sorumlu hissetmişimdir. Bu gidişimiz de, minnet duygularımızı sunmak ve dertlerini dinlemek adına tekrarladığımız ziyaretlerden biriydi. Ve her seferinde farklı yönleriyle kendini tanıtan uludağın bu sefer bizlere anlatacak başka hikayeleri vardı.</p>
<p>Yağmurun ardından <span id="main" style="visibility: visible;"><span id="search" style="visibility: visible;">insanı çocukça heyecanlandıran mantarlara rastladık. Bizleri epey oyaladı. Ordan oraya koştuk. Bir çoğu da haftalar önce domuzların eşelediği topraklarda bitivermişler. Çok çeşitliydiler. </span></span><span id="main" style="visibility: visible;"><span id="search" style="visibility: visible;"><a href="http://en.wikipedia.org/wiki/Boletus_badius" target="_blank">Doru renkli şişkin mantar -<em>Boletus Badius</em></a> olduğunu sandığımız mantarları topladık. -Yine de boletus ailesi birbirine çok benziyor ve mantarları iyi tanımak deneyim gerektiriyor- Topladığımız bazı mantarların koparılınca rengi değişiyordu. Bütün mantarları limonlu suyla iyice yıkadık, rengini suya bıraktı. Sonra yemeğin içine katarak pişirdik. Gayet iyiydi. </span></span></p>
<p><span style="visibility: visible;"><span style="visibility: visible;"><span id="more-889"></span></span></span><span id="main" style="visibility: visible;"><span id="search" style="visibility: visible;">Ertesi gün kekik toplamaya gelen köylüler yediğimiz mantarın iki cinsi olduğunu ve moraran mantarların yenmemesi gerektiğini söyledi. Ne kadar doğru bilmiyorum ama biz zehirlenmedik. Belki de limonlu suda yıkadığımız için. Ayrıca  bu mantar cinsine çok benzeyen, koparılınca rengi değişmeyen ve daha açık renk olan bir cinsi daha var:<a href="http://tr.wikipedia.org/wiki/%C3%87%C3%B6rek_mantar%C4%B1" target="_blank"> Çörek mantarı -<em>Boletus Edulis</em>.</a> </span></span><span id="main" style="visibility: visible;"><span id="search" style="visibility: visible;"><a href="http://yabanil.net/wp-content/uploads/2009/09/2.jpg" target="_blank"><img class="size-medium wp-image-904 alignright" title="Boletus" src="http://yabanil.net/wp-content/uploads/2009/09/2-300x200.jpg" alt="2" width="300" height="200" /></a></span></span><span id="main" style="visibility: visible;"><span id="search" style="visibility: visible;">Ertesi gün bu mantarlardan da bulduk. Her ikisinin de tadı gayet iyiydi. Daha sonra köylüler bana güve kovucu olduğundan dolayı topladıkları <a href="http://en.wikipedia.org/wiki/Helichrysum_arenarium" target="_blank">güveotu -</a></span></span><a href="http://en.wikipedia.org/wiki/Helichrysum_arenarium" target="_blank"><em>Helichrysum arenarium</em></a><span id="main" style="visibility: visible;"><span id="search" style="visibility: visible;"> adı verilen bir bitki gösterdi. Çiçekleri açınca daha da güzel oluyor. Ben de topladım ama bizzat denemedim .Bu bitki koparılıp kıyafetler arasına konuyormuş. Tedavi edici özelliği de varmış. Kamp alanımızdan daha da yukarılara çıktığımızda orman örtüsünün azalmaya başladığı bir yerde de kayaların arasında etli bir bitkiye rastladım. </span></span><span id="main" style="visibility: visible;"><span id="search" style="visibility: visible;">Bitki cazibesiyle aklımda kalmamı sağladı ve aynı bitkiyi bir kitapta gördükten sonra tanıdım.</span></span><span id="main" style="visibility: visible;"><span id="search" style="visibility: visible;"> </span></span><span id="main" style="visibility: visible;"><span id="search" style="visibility: visible;">Bu bitkiye ezilip çıkarılan suyu kulak ağrılarına iyi geldiğini için Kulakotu &#8211; </span></span>Sempervivum armenum<span id="main" style="visibility: visible;"><span id="search" style="visibility: visible;"> deniyormuş. </span></span><span id="main" style="visibility: visible;"><span id="search" style="visibility: visible;"><a href="http://yabanil.net/wp-content/uploads/2009/09/3.jpg" target="_blank"><img class="alignleft size-medium wp-image-907" title="Kulakotu" src="http://yabanil.net/wp-content/uploads/2009/09/3-300x225.jpg" alt="Kulakotu" width="202" height="152" /></a></span></span><span id="main" style="visibility: visible;"><span id="search" style="visibility: visible;">Vadi boyunca da bir çok yerde daha önceden tanıdığım <a href="http://yabanil.net/?p=277" target="_blank">sarı kantaron</a>lara rastladım. Tıbbi açıdan önemli bir bitki. Herzaman Elfun&#8217;un hediye ettiği sarı kantaron ve zeytinyağından elde edilen doğal tentür&#8217;ü yanımda taşırım. Bir çok kez yaraların üzerinde denedim ve iyi sonuç veriyor&#8230;Ve bunun gibi tanıyınca beni heyecanlandıran bir kaç bitki daha oldu. Beni asıl heyecanlandıran bu ziyaret boyunca , kendimi hiç bir yerde hissetmediğim kadar evde hissetmem oldu.<br />
</span></span></p>
<p><span id="main" style="visibility: visible;"><span id="search" style="visibility: visible;">Genelde yaz aylarında uludağa gittiğimiz için bahar aylarında olduğu kadar bitki çeşitliliği yok. Tabi bunda yüksek rakımın da etkisi var. Kuzey yüzünü daha baharda tarayan hayvanlar besin bulmak için güney yüzüne yöneliyorlar. Çobanlardan ayılarla ilgili hikayeler dinliyoruz. Tanık olamasak da Uludağ eteklerinde bir yerlerde var olduklarını bilmek bize bir parça huzur veriyor. </span></span></p>
<p>Huzurumuzu bozan şeyler de vardı elbette. Rastladığımız köylülerle oteller hakkında sohbet ettik. Anlattıklarına göre yanımızdan akan dere, 2.oteller bölgesinde faaliyete geçen oteller tarafından kirletiliyordu. Yazları insan ziyaretleri yoğun olduğundan atıkları kendi depolarında saklıyorlarmış. Ne kadar doğru bilmiyorum ama önceki senelere göre daha az alabalığa rastlayışımdan ve yosunların artmasından derenin kirlendiğini anlayabiliyorum. ilk oteller bölgesinin atıklarını saldığı hacivat deresinin de durumunu biliyorum. Ve şimdi de tertemiz akan bir derenin daha yeni oluştuğu yerden itibaren nasıl katledildiğine tanık oluyorum. Bölgenin hukuki sürecini bir yere kadar takip  <a href="http://yabanil.net/wp-content/uploads/2009/09/5.jpg" target="_blank"><img class="size-medium wp-image-908 alignright" title="Oteller 2. gelişim bölgesi" src="http://yabanil.net/wp-content/uploads/2009/09/5-300x225.jpg" alt="Oteller 2. gelişim bölgesi" width="300" height="225" /></a>etmiş olsam da, doğanın bu yollarla korunamayacağını düşünüyorum. Hiç bir durdurma kararının uygulanmadığı bir yerdeyiz. Milli park sınırları içinde yer alan bir alana yasadışı yollarla dikilen binalar yıkılmıyor, yerine daha basit bir çözüm olarak alanın milli park sınırları dışına çıkarılması isteniyordu. Yürütme durduruldu. Yıkılma kararları alındı. Geri durduruldu&#8230; alındı&#8230;</p>
<p>Tahribatın devam etmesi bir yana  <a href="http://www.ntvmsnbc.com/id/24980537/" target="_blank">Uludağı Davosa dönüştürme talimatı</a>yla da yatırımcılar yüreklendirilerek otel inşaatlarına yenileri ekleniyor.  Ardından <a href="http://www.arkitera.com/y896-uludag-milli-parki-i-ve-ii-gelisim-bolgeleri-peyzaj-planlama-kentsel-tasarim-ve-mimari-proje-yarismasi.html" target="_blank">Kentsel tasarım, peyzaj ve mimari projeleri</a> yarışmaları devreye giriyor. Zaten çoktan gözden çıkarılmış bir alan için en azından insan baskısını en aza indirgeyen bir tasarım anlayışı uygulanabilir mi sorusu bir yana, altyapı ve atık depolama üzerine bile bir çözüm sunulmuyor. İnşaatlar sürüyor. Kararlar alınıyor.</p>
<p>Uludağ görmezden geliniyor.</p>
<p>Bu karamsar tablo bir yana elbette yapılabilecek şeyler vardır. Hukuki mücadeleyi yadsımıyorum ama bu mücadele alanı kanun değişiklikleriyle ve talepleriyle giderek daraltılıyor.  Türkiyenin dört bir yanında benzer süreçler yaşandığı bir dönemde &#8220;ne yapılabileceği&#8221; sorusuna daha ciddi kafa yormak gerekiyor.</p>
<p><span id="main" style="visibility: visible;"><span id="search" style="visibility: visible;"><br />
</span></span><span id="main" style="visibility: visible;"> </span></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://yabanil.net/?feed=rss2&amp;p=889</wfw:commentRss>
		<slash:comments>6</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Hikayelerim, Servetim</title>
		<link>http://yabanil.net/?p=879</link>
		<comments>http://yabanil.net/?p=879#comments</comments>
		<pubDate>Thu, 20 Aug 2009 08:39:20 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Serhat &#39;Elfun&#39; Demirkol</dc:creator>
				<category><![CDATA[Yazı - Makale]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://yabanil.net/?p=879</guid>
		<description><![CDATA[Yaşıtlarıma göre şanslı bir çocukluk geçirdiğimi düşünüyorum. Her ne kadar şehirde doğsam da bir şekilde bir ayağım köyde sayılırdı. Ne yazık ki sadece kendimi hatırlayabildiğim zamanlardan bahsedebilirim. Annem ise altımda bebek bezi çadırda geçirdiğim zamanlardan, küçücük boyumla dallardaki incirlerden toplamak için uğraşlarımdan bahsederdi herhalde.
Kendimi hatırlayabildiğim zamanlarda neredeyse tüm meyveleri dallarından yeme şansım vardı. Küçük de [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Yaşıtlarıma göre şanslı bir çocukluk geçirdiğimi düşünüyorum. Her ne kadar şehirde doğsam da bir şekilde bir ayağım köyde sayılırdı. Ne yazık ki sadece kendimi hatırlayabildiğim zamanlardan bahsedebilirim. Annem ise altımda bebek bezi çadırda geçirdiğim zamanlardan, küçücük boyumla dallardaki incirlerden toplamak için uğraşlarımdan bahsederdi herhalde.</p>
<p>Kendimi hatırlayabildiğim zamanlarda neredeyse tüm meyveleri dallarından yeme şansım vardı. Küçük de olsa güzel bir bahçeydi. Ne zaman “o” bahçeye gitsem, adımımı atar atmaz bahçenin sonuna doğru gider, vadinin karşısındaki dağa bakar ve derin bir huşu duygusuyla dolardım. Aynı duyguyu hala hissederim. Uzak olmasına karşın ne kadar da yakın görünürdü. Bir dağın canlılığını hiç hissettiniz mi?</p>
<p>Zamanla vadiyi keşfetme fırsatım da olmuştu. Dere boyunca yosunlu taşlar üzerinde ilerler, derenin her yerini keşfetmeye çalışırdık. Yengeçler, balıklar, yılanlar, kaplumbağalar, kuşlar, böcekler…</p>
<p>Hayvanları otlatmaya gittiğimiz meradaki koruluk, balık tuttuğumuz göl, ayı izleri görünce çılgınca sevindiğimiz tepe, vs. vs.</p>
<p>Ben az da olsa şanslı bir çocuk sayılırdım. Büyüklerimden hikayeler dinledim. Çoğu özlem doluydu. Derenin bereketini dinlerdim. Belki de keşfe sürükleyen şey, dere boyunca süren yayla yolculuklarıydı. Hikayelerde karşılaştıkları ayıları, kurtları, çakalları, domuzları arıyorduk belki de. Kim bilir.</p>
<p><span id="more-879"></span></p>
<p>….</p>
<p>İki gün önce dayı oldum. Yeğenime anlatacağım hikayelerim tıpkı büyüklerimden dinlediğim hikayeler gibi. Ama daha az ve hemen hemen hepsi yok olmuş yerleri anlatıyor. Dere, baraj ile yok edildi. Koruluk, yüzme havuzlu villalarla. Tepe, otelle… Ve daha yok edilmesi planlanan pek çok mekan.</p>
<p>Ben az da olsa şanslı bir çocuk sayılırdım. Ama en az yeğenim kadar, herkes kadar şanslıyım. Her yıl en az 20,000 türün gezegen üzerinden sonsuza kadar yok olduğu bir dönemde yaşıyoruz. Yok olan her türün yerini nesli tükenmek üzere olan bir bitki için, “Amaaan, yok olsun ne olacak!” diyen insanların aldığı bir dönem.</p>
<p>Dünya üzerinde yaşayan canlıların hemen hemen yarısının yok oluşuna tanıklık edebileceğiz. Milyar yıllık bir süreç sadece yüzyıl içerisinde yok olmuş olacak. Gezegen tarihindeki türlerin büyük çoğunluğunun yok olduğu altıncı “yok oluşu” kendimiz getiriyoruz.</p>
<p>Holosen. İnsanın, dünyanın jeolojisine müdahalesiyle anılan 10,000 yıl öncesinde başlayan sözde-jeolojik dönem. Holosen tükenişi. Bu dönemde insanın gezegendeki etkinlikleri nedeniyle gerçekleşen canlılığın son kitlesel nesil tükenişi. Atmış beş milyon yıl önce, Kratese-Tersiyer jeolojik döneminde, dinozorların ve karadaki omurgalı hayvanların yaklaşık beşte birinin ve neredeyse denizlerde yaşayan tüm hayvanların yarısının yok oluşuna neden olan tükenişten sonra yaklaşık 100,000 yılda yeniden kurulan biyoçeşitlilik tek bir yüz yılda yeniden yok olmak üzere.</p>
<p>Platon, Yunanistan’ı kaplayan ormanlardan bahsetmişti. Kuzey Afrika sahilleri ormanlarla kaplıydı. Bu dönemde Sahra önceden çöl olarak anılmıyordu. Fenikeliler bu ormanlardan elde ettikleri kerestelerle güçlü gemiler yaptılar. Roma tüm bu keresteyi Avrupa’ya ihraç eden bir imparatorluktu. Bugün sadece Lübnan bayrağında yaşayabilen bu sedir ağaçlarıyla Kudüs tapınağı inşa edildi. Tüm bunlar olmadan Sümerler tarım için çoktan Mezopotamya ormanlarını yok etmişlerdi bile.</p>
<p>Daha yüzyıl öncesine kadar Kuzey Amerika çayırlarında 60 milyon bizon dolanıyordu. Artık kutup ayısı diye anılan beyaz ayı New England ve Kanada’nın kıyı kentlerindeki ormanlarda dolanıyordu. Büyük Auk Avrupa’da henüz yok olmamıştı.</p>
<p>Anadolu topraklarında Asya fili, Asya aslanı, Kafkas öküzü, Hazar kaplanı, Anadolu parsı, çita ve Gökçe balığı vardı. M.Ö. 1. yüzyılda Asya fili ve yaban öküzü, 19. yüzyılda çita ve yüzyılın ikinci yarısında aslan. 40 yıl önce kaplan, 30 yıl önce pars ve 25 yıl önce Gökçe balığı. Hepsi, ve daha çokları, bir bir gittiler. Bir daha asla gelmeyecekler.</p>
<p>Kelaynak, ince gagalı kervançulluğu, sürmeli kızkuşu, nil kaplumbağası, Bolkar dağ engereği, Çoruh engereği, Akyarlar semenderi, Toros kurbağası, kolanbalığı, yılanbalığı, dişli sazancık, ve daha pek çok iç su balığı… Daha geçen ay bir dozerin altında yok olmaktan son anda kurtulan Beypazarı geveni. Ve adını atladığım nesli tehlike altındaki diğer canlılar.<strong></strong></p>
<p>Yüzlerce bitkinin nesli tehlike altında. Kardeleni, karçiçeğini, orkideyi acaba yeğenim görebilecek mi?</p>
<p>O’na anlatacağım hikayelerim var. Dinlediklerimden çok daha az olan hikayeler. Bir kısmı tıpkı büyüklerimden dinlediğim gibi yok olan mekanlarda geçmiş hikayeler. Bir çoğunun ise sonu daha yazılmamış hikayeler. Mesela, kaplumbağa Rafet’in hikayesi. Hasankeyf’in, İkizdere’nin, Fırtına Vadisi’nin, Küre Dağlarının, Maçahel’in, Yusufeli’nin, Munzur&#8217;un, Alakır’ın hikayesi…</p>
<p>Yaşamı ve toprağı birbirine bağlayabiliriz. Ya bizim için hikayelerimizin sonunu yazacaklar ya da anlatmaya devam edeceğiz. Bizim hikayelerimiz, toprağın hikayesi, sonsuza kadar dilden dile, bir canlıdan bir diğerine örülebilir. Gerçek zenginlik budur. &#8220;Bizim hikayelerimiz bizim servetimiz.&#8221;</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://yabanil.net/?feed=rss2&amp;p=879</wfw:commentRss>
		<slash:comments>4</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Kelimeler Zindanı</title>
		<link>http://yabanil.net/?p=866</link>
		<comments>http://yabanil.net/?p=866#comments</comments>
		<pubDate>Fri, 07 Aug 2009 08:20:24 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Serhat &#39;Elfun&#39; Demirkol</dc:creator>
				<category><![CDATA[Yazı - Makale]]></category>
		<category><![CDATA[Güven Eken]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://yabanil.net/?p=866</guid>
		<description><![CDATA[Bu macera biz altı yaşlarındayken başlar. Sokak gider, sıra gelir. Top oynamak biter, yazı gelir. A, B,C, alfabenin 29 harfi. Derken heceler, kelimeler. Cümleler. Ne olursa bundan sonra olur. Öğrenilen her cümle ve içindeki her bilgi yavaş yavaş içimize işler. Her biri, doğamızdan bir parça götürür.
Altı yaşından üniversiteden mezun olana kadar hiçbir şey üretemeyiz. Sabah [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Bu macera biz altı yaşlarındayken başlar. Sokak gider, sıra gelir. Top oynamak biter, yazı gelir. A, B,C, alfabenin 29 harfi. Derken heceler, kelimeler. Cümleler. Ne olursa bundan sonra olur. Öğrenilen her cümle ve içindeki her bilgi yavaş yavaş içimize işler. Her biri, doğamızdan bir parça götürür.</p>
<p>Altı yaşından üniversiteden mezun olana kadar hiçbir şey üretemeyiz. Sabah sekiz, akşam beş. Hep aynı hareket. Sonuç: Sıraya yapışmış bir beden. Rekabete yenik düşmüş bir vicdan. Bilgi çöplüğüne dönmüş bir akıl.</p>
<p>Doğanın yarattığı bir varlık bundan daha fazla doğasından arındırılmış ve yok etmeye hazır olabilir mi? Beden ve vicdanın tecrit edilmesiyle kontrolsüz kalan akıl, artık her duyduğuna ve okuduğuna inanabilir. Beden süslenmesi gereken bir eşyadır, vicdan ise eski zamanların meselesidir. Asıl olan, akıl gücüyle kazanılması gereken paradır.</p>
<p><span id="more-866"></span>Bedenini kullanarak ekmeğini kazanan köylüler, uzağımızdaki terli ve tozlu kişilerdir. Akıl zenginlerini doyurmak için tozlandıkları çoğu zaman hatırlanmaz. Sofraya konan salata ve meyvedeki emeği hiç kimse konuşmaz. Onun yerine, ezen cümleler için savaşılır.</p>
<p>Yaşamı kelimelerin arasına hapsetmiş olmanın ağır sonuçlarını hemen her zaman görmezden geliriz. Daha çok konuşarak, televizyonla uyuşarak, fitness salonlarına yazılarak veya enerji haplarına servet yatırarak sorunu çözmeye çalışırız. Ancak bir türlü sonuç alamayız. Beden ve vicdanın tecrit edilmişliği, bizleri bir türlü rahat bırakmaz.</p>
<p>Sema gösterileri, içimizi hoş eder. Çünkü orada yok ettiğimiz doğamızı, vicdanı ve bedeni mutlak uyum içinde görürüz. Greenpeace&#8217;in eylemleri konu ne olursa olsun hep haber olur. Toplum, bedenini ve vicdanını korkmadan harekete geçiren eylemcileri gıptayla izler. Bir an için bile olsa kendini onların yerine koyar. Rahatlar.</p>
<p>Pek çok kadın için anne olmak bir dönüm noktasıdır. Nihayet erkeklerin yorucu dünyasından izin alarak unuttukları beden ve vicdanlarıyla baş başa kalırlar.</p>
<p>Doğanın dilinden göç ettik. İnsanı ezberledik. Kokuları, tatları, bakışları, duruşları, hisleri, kitleleri, diğer canlıları, dağları ve nehirleri okumayı unuttuk. Okuyamadığımız için, tümünü hızla yok ediyoruz.</p>
<p>Kırgın kelimeleri duyuyoruz da, onlardan evvel gelen uzak bakışlara tepki vermiyoruz. Gazetelerde nehirler boşa akıyor diyene inanıyoruz da, Dicle&#8217;nin akışının sesini duymuyoruz. Mesaj göndermedin diye kızıyoruz da, hasret yüklü bir kucaklaşmayı bekleyemiyoruz.</p>
<p>Kitapları bir hazine gibi saklıyoruz, ama yazılmış ve yazılacak tüm kitapların tek suretlik kaynağını, doğayı, el birliğiyle yok ediyoruz.</p>
<p>Kelimeler zindanı, bizim zindanımız.</p>
<p>Yok mu içimizde bu zindandan kendini kurtaracak bir yiğit?</p>
<p>Güven EKEN</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://yabanil.net/?feed=rss2&amp;p=866</wfw:commentRss>
		<slash:comments>1</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Yabana Doğru</title>
		<link>http://yabanil.net/?p=859</link>
		<comments>http://yabanil.net/?p=859#comments</comments>
		<pubDate>Thu, 06 Aug 2009 16:06:59 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Serhat &#39;Elfun&#39; Demirkol</dc:creator>
				<category><![CDATA[Kitap]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://yabanil.net/?p=859</guid>
		<description><![CDATA[
Siren Yayınları
“Birbirimizi yeniden görene değin aradan çok uzun  zaman geçebilir. Ama Alaska’dan tek parça dönebilirsem, benden haber alacağına emin olabilirsin. Sana önerdiğim şeyi tekrarlamak istiyorum; yaşam tarzında köklü bir değişiklik yapmalı, daha önce hiç duymadığın ya da yapmakta kararsız kaldığın türden şeylerin tamamını yapmaya başlamalısın. Çoğu insan onları mutsuz eden koşullarda yaşıyor ve gene [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><img class="alignleft" style="margin: 20px;" src="http://www.sirenyayinlari.com/images/k19.jpg" alt="" width="200" height="300" /><a href="http://www.sirenyayinlari.com/k19.html" target="_blank"></a></p>
<p><a href="http://www.sirenyayinlari.com/k19.html" target="_blank">Siren Yayınları</a></p>
<p><em>“Birbirimizi yeniden görene değin aradan çok uzun  zaman geçebilir. Ama Alaska’dan tek parça</em><em> dönebilirsem, benden haber alacağına emin olabilirsin. Sana önerdiğim şeyi tekrarlamak istiyorum; yaşam tarzında köklü bir değişiklik yapmalı, daha önce hiç duymadığın ya da yapmakta kararsız kaldığın türden şeylerin tamamını yapmaya başlamalısın. Çoğu insan onları mutsuz eden koşullarda yaşıyor ve gene de bunu değiştirmek için hiçbir şey yapmıyorlar. Çünkü güvenli, rahat, rutin bir hayata koşullanmış durumdalar. Tüm bunlar huzur veriyor gibi görünse de insanın içindeki maceracı ruh için kesin olarak belirlenmiş bir gelecekten daha yıkıcı bir şey düşünemiyorum. İnsanın yaşama arzusunun özünde macera tutkusu yer alır. Yaşamın keyfi yeni deneyimlerde yatar, bu yüzden sürekli değişen bir ufuktan daha büyük keyif olamaz, her yeni gün yepyeni bir güneşin altında doğabilir.” </em></p>
<p>Christopher McCandless, 23 yaşında banka hesabındaki 25,000 doları bir hayır kurumuna bağışladı, arabasını çölün ortasında bırakıp sahip olduğu şeylerin çoğundan kurtuldu ve cüzdanındaki tüm parayı yakarak yola koyuldu. Alaska’ya gitti ve doğada tek başına olmanın türlü zorlukları karşısında yılmadan, kendinden başka kimseye tabi olmayacağı alternatif bir yaşam arayışına çıktı.</p>
<p>Paradan, kariyerden, ailevi sorumluluklardan, toplumsal yükümlülüklerden uzakta kendi yaşamını kendi kurmayı seçmişti. Dört ay sonra, çürümeye yüz tutmuş cansız bedeni bir geyik avcısı tarafından bulunacaktı.</p>
<p><strong>Yabana Doğru</strong> toplum tarafından onaylanmış bir hayat idealini yansıtan tüm ölçütleri bir kenara bırakarak doğada yaşamaya giden Chris McCandless’ın gerçek yaşam öyküsü. Sean Penn tarafından Eddie Vedder’ın unutulmaz müzikleri eşliğinde sinemaya da uyarlanan <strong>Yabana</strong> <strong>Doğru</strong>, insanın arayışlarını, toplumun tuzaklarını, bireyin çıkmazlarını ve yaşadığımız hayatları bizlere sorgulatacak, akıllardan kolay kolay silinmeyecek gerçek bir öykü.</p>
<p>“YAŞADIĞIM BU HAYAT BENİM  SEÇİMİM.”</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://yabanil.net/?feed=rss2&amp;p=859</wfw:commentRss>
		<slash:comments>25</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Doğa Benim</title>
		<link>http://yabanil.net/?p=847</link>
		<comments>http://yabanil.net/?p=847#comments</comments>
		<pubDate>Fri, 31 Jul 2009 06:51:26 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Serhat &#39;Elfun&#39; Demirkol</dc:creator>
				<category><![CDATA[Yazı - Makale]]></category>
		<category><![CDATA[Güven Eken]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://yabanil.net/?p=847</guid>
		<description><![CDATA[
Uzunca bir yolculuğun son günlerindeyim.
Bir süredir bir arkadaşımla Anadolu’nun farklı noktalarındayız. Her bir noktadan bir tohum alıp bir ötekine, sonra belki bir öncekini iki sonrakine, üç önce aldığımız heyecanı, daha sonra gelen bir başka adrese taşıyoruz.
Kuş gibi, böcek gibi, keçi gibi. Muhtemeldir. Bu zamanın yörüğü gibi. Tohum taşıyoruz.
Artık kimliklerimiz hükmünü yitirdi. Yaşlı ardıcın kökünde ateş [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: left;"><a href="http://yabanil.net/wp-content/uploads/2009/07/Mogan-Gölü-Sığırcıklar.jpg"><img class="size-full wp-image-851 alignright" style="margin: 10px;" title="Mogan Gölü Sığırcıklar - Fotoğraf : Turgut TARHAN (Atlas Dergisi)" src="http://yabanil.net/wp-content/uploads/2009/07/Mogan-Gölü-Sığırcıklar.jpg" alt="Mogan Gölü Sığırcıklar" width="281" height="410" /></a></p>
<p>Uzunca bir yolculuğun son günlerindeyim.</p>
<p>Bir süredir bir arkadaşımla Anadolu’nun farklı noktalarındayız. Her bir noktadan bir tohum alıp bir ötekine, sonra belki bir öncekini iki sonrakine, üç önce aldığımız heyecanı, daha sonra gelen bir başka adrese taşıyoruz.</p>
<p>Kuş gibi, böcek gibi, keçi gibi. Muhtemeldir. Bu zamanın yörüğü gibi. Tohum taşıyoruz.</p>
<p>Artık kimliklerimiz hükmünü yitirdi. Yaşlı ardıcın kökünde ateş yaktık. Kütüğümüz yandı bitti kül oldu.</p>
<p>Bu günlerde etrafı çevrili arsalara benzemiyoruz. Onun yerine, dere gibiyiz.</p>
<p>Yaban toprağın üzerindeyiz.</p>
<p>Bakın! Karyola sürgünündeki köklerimiz, toprağı görünce nasıl da sürmeye başladı. Dibe, derine, hep daha derine. Bir gün göğe sürmek için. Dibe, derine, daha derine. Sığlaşan dünyanın yüzündeki teferruatı terk ettik. Günü geldiğinde yaprak ve sonra meyve verebilmek için. Dibe, derine iniyoruz. Yoldayız, iki durup üç kalkıyoruz.</p>
<p><span id="more-847"></span>Tanıştığım her cisim, her ağaç, her insan bana nasıl da benziyor. Birbirimizden ne kadar farklıysak, bir o kadar da aynıyız. Küre Dağı gibi, Elfun gibi, Galip amca, Beypazarı geveni, Keltepe, Sakarya nehri, Hanife nine, Brütüs ile Derviş gibi.</p>
<p>Hepimiz aynı gövdenin damarlarıyız. Dünyanın başka noktalarına kök salmış olmamız, suretimizin insan, dağ, dere, ağaç veya kuş olması neyi değiştirir?</p>
<p>Derinlerdeki suyu hepimiz aynı gövdeye yükledik. Taşıyoruz. Katar katar. Sabırla. Yorulmadan. Tatlı meyveler vermek için yerdeki suyu göğe taşıyoruz.</p>
<p>Yeşermek için. Çiçek açmak, tohum vermek ve toprak olmak için. Gök ve yer arasına uzanmışız, akıyoruz. Tam da topraktan geldiğimiz için, dere gibiyiz. Akıyoruz. Toprağa geri dönmek için.</p>
<p>Kafam çok karışmış. Düzen beni içerden ele geçirmiş. Gördüklerime anlam veremiyorum. Derenin en çok bulandığı, yolculuğun en çok düğümlendiği andayım. Derken…</p>
<p>Telefonun öbür ucunda bir ölüm haberi titreşiyor. Uzaktaki iki sevdiğim, yaşamını yitirmiş. Duman, bütün evi kaplamış. Kanatları vardıysa da, üzerlerini örten altın kafes izin vermemiş. Kaçamamış, ölmüşler. Kafesteki sürgüne son verip, toprağa dönmüşler.</p>
<p>Şu an nasıl da berraklaştı her şey. Kök, gövde, dal. Dal, kökleriyle buluşacak. Yaprak dalından uçacak. Meyvenin çekirdeği toprağa karışacak. Bu dünyada ölüm, illa ki olacak. Dereler illa ki akacak. İki alem birbirine kavuşacak. İnsan, yeniden doğacak.</p>
<p>Yolculuğun son günüde Cide’de buluştuğum arkadaşım Emre Can’dan bir haber aldım. Evvelki gün hayata gözlerini yuman Brütüs, bu sabah bir erkek boz ayı olarak uyanmış. Küre Dağları’nda dolaşıyormuş. Artık altın kafesin telleriyle değil, avcının tüfeğiyle, ormanı delen yollarla, derelere baraj kuran müteahhitlerle savaşıyormuş. Hayat, şehirde olduğu kadar, ormanda da zormuş.</p>
<p>Bu hayat meğerse ne senin, ne de benim hayatımmış. Sen ve ben, şu dünya zamanının yalanıymış. Hepimizin ortak kökü toprak ana, ortak gövdemiz hayat, tek mevyemiz çoğalttığımız yeni hayatlarmış. Birbirimize ne kadar tutunursak, hayat tam da o kadarmış.</p>
<p>Seni benden koparmak, hayat ağacını kökünden ayırmakmış. İnsanı ormandan ayırmak, yaşamı silip atmakmış.</p>
<p>Nihayet sır çözüldü. Utanıyorum, sakın bakmayın! Önü barajla kesilen dere, gözyaşı olup gözlerimden dökülüyor. Ah bu nasıl bir acı! Kesilen ağaç tırnak, ben onun eti. Bakın! Hızarcı elimi nasıl da kanatıyor.</p>
<p>Dağdaki özgür Brütüs’ün düşmanı, benim de düşmanım, kafesteki Brütüs’ün de.</p>
<p>Ben dereyim. Ayıyım. Kafesteki kuşum. Ormanım. Birbirine kenetlenmiş köküm, gövdeyim, dalım.</p>
<p>Doğa benim.</p>
<p>Tıpkı şu kurban edilen dere gibiyim. Ayı gibi. Orman gibi. Kök, gövde ve dal gibiyim.</p>
<p>Ne olur, bir kerecik olsun güven bana.</p>
<p>En az senin kadar, senin gibiyim…</p>
<p>Güven EKEN</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://yabanil.net/?feed=rss2&amp;p=847</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
	</channel>
</rss>
