2008

Birlikte Yalnız: Kent ve Sakinleri

John Zerzan

Çeviren: Serhat Elfun Demirkol

Kentlerde yaşayan insan miktarı, endüstrileşme ile birlikte katlanarak artmıştır. Megalopolis (birleşik kentler), kendisini giderek insan yaşamı ve biyosfer arasına koyan, kent “habitatının” en son şeklidir.

Kent, ayrıca sakinleri arasındaki bir engel, bir yabancılar dünyasıdır. Gerçekte, dünya tarihindeki tüm kentler, eşsiz, evvelce alışık olmayan ortamlara hep birlikte yerleşmiş yabancılar ve aykırılar tarafından kurulmuştur. Devamını okuyun

Çetin ile Gaia

Güven Eken

Çetin: 32 yıl önceydi. Şeffaf tenimin üzerinde ilk tıkırtıları duydum. Annemin rahminde dinlenirken benden çok daha hızlı yüzen spermlerin istilasına uğramıştım. Bir tanesi ince şeffaf tenimi deldi. Artık o spermle bir bütün olmuştuk ve beraber yüzüyorduk. Ağır ağır annemin rahmindeki suyun içini doldurmaya başladık. Çoğaldık, çeşitlendik. Her biri başka başka hücrelerden oluşan bir yumağa dönüştüm sonra. Her gün büyüdüğümü ve geliştiğimi hissediyordum.

Gaia: Üç buçuk milyar yıl önceydi. Ölü tenimin üzerinde ilk gıdıklanmaları duydum. Kemiklerimin arasını dolduran suyun içinde ilk hücrelerim büyümeye başladı. Önceleri tek tek gezinen hücreler, daha sonra yumaklar oluşturdular. Çoğaldılar, çeşitlendiler ve başka başka hücrelere dönüştüler. Sonra yüz binlercesi sudan çıkıp kemiklerimin üzerini kapladı. Her birinin şekli şemaili farklıydı. Kimi hücrelerim hareketli, kimisiyse hareketsizdi. Sessizlik içinde geçen bir milyar yılın ardından büyüdüğümü, geliştiğimi ve güzelleştiğimi hissediyordum. Kâinatın içinde devinen taptaze bir canlıydım artık.

Devamını okuyun

Sessizlik

John Zerzan

Green Anarchy Dergisi 25. sayıda yayınlanmıştır.
Çeviren: Serhat Elfun Demirkol

Sessizlik, değişik derecelere kadar bir soyutlanma aracı olmaya alışıktır. Artık, bugünün dünyasını boş ve ayrışık kılmaya çalışan, sessizliğin yokluğudur. Kaynakları gasp edilmiş ve kurutulmuştur. Makine, küresel olarak uygun adım ilerliyor ve sessizlik, gürültünün henüz nüfuz etmediği, önemini kaybeden bir yerdir.

Uygarlık, rahatsız edici sessizlikleri gizlemek için tasarlanmış bir gürültü komplosudur. Sessizliğe saygı gösteren Wittgenstein, sessizlik ile ilişkimizin kaybını anladı. Sessiz olmayan şimdiki zaman, uçucu dikkat anları, eleştirel düşüncenin aşınması, ve derinden hissedilmiş deneyimler için azalmış bir yetenek zamanıdır. Sessizlik, karanlık gibi, edinilmesi zordur; fakat zihin ve ruh onun desteğine gerek duyar.

Devamını okuyun

Tahakkümün Siberağı

Feral Faun

Yazarın notu: Bu makale ideal olarak hoşuma gideceğinden daha spekülatiftir, çünkü modern toplumun tek bir bakış açısının doğasında olan yönelimlerinin, elbette, bu toplumun diğer bakış açılarıyla ilişkide olan yönelimlerinin izini sürmeyi deniyor. Bu makale, sibernetiğin neden potansiyel olarak bile özgürleştirmediğini, ve nihayetinde asi özgür ruhlar tarafından karşı çıkılacağını gösterme girişimi olarak okunmalıdır, bir tahmin yürütme olarak okunmamalıdır.

“Aletin diktatörlüğü en kötü diktatörlük şeklidir.”
Alfredo M. Bonanno

Devamını okuyun

Kültürün Yemeği

Serhat Elfun Demirkol

İki gün önce bahçede güllerin dibindeki otları temizleyip, toprağı çapalamak ile uğraşıyordum – Evet farkındayım, hiç de doğal değil. Ama iş annemin gülleri olunca, kendisine toprağın işlenmesinden bahsetmek pek sağlıklı sayılmaz. Toprak o kadar kalabalıktı ki, çapayı her vuruşumda içerisinden solucanlar, örümcekler, larvalar, karıncalar vs. fışkırıyordu. Toprağın üzerindeki otları yolarken hepsi toprağın içerisinden çıkıp bir tarafa doğru kaçışıyorlardı. Bu arada yemek vakti yakın…

Devamını okuyun

Dünyaya Orman Denir

Dünyaya Orman Denir“Yazmak çoğunlukla zor ama keyifli bir iştir benim için; bu öyküyü yazması kolaydı ama pek keyifli değildi. Bana hiç seçenek bırakmadı. Ülserli bir patronun sekreterine mektup yazdırması gibi yazdırdı kendini bana. Ben orman ve düş üzerine yazmak istiyordum, yani belirli bir ekolojiyi içeriden bir bakışla betimlemek, biraz da Hadfield’in ve Dement’in uyku düşlerinin işlevleri ve düşün yararları üzerine görüşleriyle oynamak istiyordum. Ama patron ekolojik dengenin tahrip edilmesinden ve duygusal dengenin reddedilmesinden bahsetmek istiyordu. Oyun oynamak istemiyordu. Ahlak dersi vermek istiyordu. Ahlak dersi veren öyküleri pek sevmem, çoğunlukla iyilik duygusundan yoksun olurlar. Umarım bu öykü öyle değildir. Madem bir kere ahlak dersi vermek zorunda kaldım, şunu söyleyebilirm bir tek: Don Davidson olmak Raj Lyubov olmaktan daha da acı vericidir.” (Arka kapaktan)

Ursula K. Le Guin

Devamını okuyun

Masanobu Fukuoka’nın Doğal Çiftçiliği ve Permakültür

Larry Korn

İlk olarak permaculture.com adresinde yayınlanmıştır.
Çeviri: Serhat Elfun Demirkol

Masanobu Fukuoka, güney Japonya’da Shikoku adasında yaşayan bir çiftçi/filozoftur. Fukuoka’nın çiftçilik tekniği oldukça az olarak yabani otların yolunmasına gerek duymakla birlikte, hiçbir makineye ve kimyasala gerek duymamaktadır. Toprağı sürmez veya önceden hazırlanmış kompost kullanmaz ve yine de meyve bahçesindeki ve tarlalarındaki toprağın durumu her yıl daha da iyiye gider. Fukuoka’nın yöntemi kirlilik yaratmaz ve fosil yakıtlara gerek duymaz. Diğer yöntemlerden çok daha az emek gerektirir, yine de meyve bahçeleri ve tarlalarındaki ürün verimliliği modern bilimin tüm teknik bilgisini kullanan Japonya’nın en verimli çiftliklerine benzemektedir.

Bu nasıl mümkün olur? Kabul ediyorum, 1973 yılında ilk kez Fukuoka’nın çiftliğine gittiğim zaman şüpheciydim – fakat ispatı ortadaydı. Tarlalardaki buğday ekinleri, sebzeler, otlar ve beyaz yoncayla kaplı toprakta büyüyen sağlıklı meyve ağaçları. İki yılın üzerinde bir süre orada yaşadım ve çalıştım, Fukuoka’nın teknikleri ve felsefesi benim için giderek daha anlaşılır oldu.

Mollison ve Fukuoka aslında aynı yere ulaşmak için tümüyle farklı rotaları kullandılar. Permakültür, ögelerinin işlevsel bağlarını maksimize etmeyi hedef alan bir tasarım sistemidir. Ürün ve hayvan yetiştirmeyi dikkatli bir su yönetimiyle bütünleştirir. Evler ve diğer yapılar maksimum enerji verimliliğiyle tasarlanırlar. Herşey birlikte çalışmaları ve zamanla eksiksiz ve sürdürülebilir bir tarım sistemine evrilmeleri için yapılır.

Buradaki anahtar kelime tasarımdır. Permakültür bilinçli bir şekilde tasarlanmış bir sistemdir. Tasarımcı, bilgisini, yeteneğini ve duyarlılığını bir plan yapmak, daha sonra planını uygulamak için dikkatli bir şekilde kullanır. Fukuoka tamamen farklı bir perspektiften doğal çiftçiliği yarattı.

Doğal çiftçilik fikri Fukuoka’ya henüz yirmibeş yaşındayken geldi. Bir sabah, gün doğumunda Yokohama Koyuna bakan bir kayalığın üzerinde otururken, bir ilham parıltısı oluştu. Doğanın kusursuz olduğunu gördü. Problemler, insanlar doğayı düzenlemeye ve onu insanın yararına kullanmaya kalkıştıklarında meydana gelir. Bu anlayışı başkalarına da açıklamayı denedi, fakat anlaşılamadığında, aile çiftliğine dönme kararı aldı. Anlayışının somut bir örneğini tarıma uygulayarak yaratmaya karar verdi.

Fakat nereden başlamalı? Fukuoka’nın takip edeceği bir modeli yoktu. “Bunu denersek nasıl? Peki ya bunu? Bu, tarımsal teknik geliştirmenin olağan bir yoluydu. Benim yolum farklıydı. Peki bunu yapmazsak nasıl? Ve de bunu? Bu takip ettiğim yoldu. Şimdi ise pirinç yetiştirme yöntemim tohumu ekmek ve samanı yaymak, fakat bu basitliğe ulaşmak otuz yılımdan fazlasını aldı.”

Fukuoka, pirinç yetiştirme yönteminin temel fikrini uzun yıllar kullanılmadan ve sürülmeden bırakılmış eski bir tarladan geçerken elde etti. Orada çimenler ve yabani otlar arasında filizlenen sağlıklı pirinç fideleri gördü. O zamandan sonra pirinç tohumlarını baharda ekmeyi bıraktı ve onun yerine toprağa doğal olarak düşmesi gerektiği zaman olan sonbaharda tohumları serdi. Yabani otlardan kurtulmak için toprağı sürmek yerine, beyaz yonca ve arpa samanı örtüsü ile onları kontrol etmeyi öğrendi. Dengeyi biraz da olsa kendi ekinleri aleyhine kaydırırken, Fukuoka, tarlasındaki bitki ve hayvan topluluklarına mümkün olduğu kadar az müdahale etti.

Bu, Fukuoka deney yapmadı demek değildir. Örneğin, beyaz yoncanın yabani otları etkili bir şekilde geride tutan tek örtü olduğunu fark etmeden önce yirmiden fazla farklı örtü denedi. Beyaz yonca ayrıca nitrojeni düzenler, böylece toprağı kuvvetlendirir. Samanı düzenli bir şekilde tarlaların üzerine yaymayı denedi fakat pirinç tohumlarının filizlenemediklerini gördü. Tarlada samanın saçıldığı bir köşede, fideler çıktı. Bir sonraki yıl samanı tüm tarlaya saçtı. Neredeyse tüm ekini kaybettiği deneylerin olduğu yıllar vardı, fakat küçük alanlarda işler yolunda gitti. Tarlanın o bölümünde neyin farklı olduğunu yakından gözlemledi ve gelecek yıl sonuçlar daha iyiydi. Demek istediğim, neyin en iyisi olduğu konusunda önceden belirlenmiş bir fikre sahip değildi. Pek çok şey denedi ve doğanın gösterdiği yöne doğru ilerledi. Fukuoka insan aklını mümkün olduğu kadar karar alma süreci dışına çıkarmayı deniyordu.

Fukuoka’nın sebze yetiştiriciliği de bu fikri yansıtır. Sebzeleri meyve bahçesindeki turunçgil ağaçları arasındaki boşluklarda yetiştirir. Hangi sebzelerin hangi bölgelerde daha iyi yetişeceğine karar vermek yerine tüm tohumları bir araya karıştırır ve tohumları her yere saçar. Sebzelerin kendi bölgelerini bulmalarına izin verir, buralar çoğu kez en az umduğu alanlardır. Sebzeler tohuma kalkarlar ve yıldan yıla meyve bahçesi içerisinde hareket ederler. Bu şekilde yetişen sebzeler daha güçlüdür ve yavaş yavaş yarı-vahşi atalarının formuna dönerler.

Fukuoka’nın çiftliğinin iyi bir permakültür tasarım modeli olduğundan söz ettim. Köydeki evine en yakın bölgede, Zon 1’de, Fukuoka ve ailesi geleneksel Japon tarzında bir sebze bahçesine sahipler. Mutfak artıkları toprağa katılıyor, sırayla farklı ekinler yetiştiriliyor, ve tavuklar serbestçe dolanıyor. Bu bahçe gerçekten de ev yaşamı alanının bir uzantısıdır.

Zon 2, Fukuoka’nın tahıl tarlalarıdır. Her yıl pirinç ve arpa yetiştirir. Çünkü samanı tarlalara iade eder. Böcekler ve toprağın sağlıklı doğal dengesi böcek ve hastalık istilalarını minimumda tutar. Bill Mollison Ekin Sapı Devrimi’ni okuyana kadar, kendi permakültür tasarımlarında hububat yetiştirmeyi nasıl dahil edeceği konusunda bir fikre sahip olmadığını söyledi. Tüm tarım modelleri toprağı sürmeyi içerir – Mollison’un katılmadığı bir pratik. Şimdi ise Fukuoka’nın ziraat içermeyen tekniğini kendi ilkesine dahil ediyor.

Zon 3, meyve bahçesidir. Ana ağaç, mandalinadır, fakat ayrıca pek çok meyve ağacı ve yerli çalılar yetiştirmektedir. Üst kat, pek çoğu nitrojeni sabitliyen ve böylece toprağı derinlemesine kuvvetlendiren uzun ağaçlar. Orta kat, turunçgiller ve diğer meyve ağaçlarıdır. Zemin, yabani otlar, sebzeler, otlar ve beyaz yonca ile kaplıdır. Tavuklar serbestçe dolanır. Bu çok-katmanlı meyve bahçesi alanı bilinçli bir tasarımdan ziyade doğal bir evrimle oluşmuştur. Yine de temel permakültür tasarım özelliklerininin pek çoğunu içerir. Pek çok farklı bitki türlerine sahiptir, yüzey alanını maksimize eder, güneş ışığı kapanları içerir ve böcek populasyonlarının doğal dengesini korur.

Fukuoka, Zon 4’ten ziyaretçileri her zaman davet eder. Yabani hayvanlar ve kuşlar serbestçe gelir ve giderler. Çevredeki orman mantar, yabani ot ve sebze kaynağıdır. Ayrıca bir ilham kaynağıdır. Fukuoka şöyle der; “Doğanın mükemmellik ve bolluk fikrini elde etmek için, ormanın içerisine doğru bir yürüyüş yapın. Orada, hayvanlar, uzun ağaçlar ve çalılar hep birlikte uyum içerisinde yaşarlar. Tüm bunlar insanın hüneri ve karışması olmadan olur.”

Fukuoka’nın doğal çiftçiliği ve permakültür neredeyse zıt yaklaşımlarına rağmen birbirlerine oldukça yakından benzemeleri dikkate değerdir. Permakültür, doğa içerisinde bolluk ve sürdürülebilirlikle yaşamanın stratejisini planlamak için insan aklına dayanır. Fukuoka, insan zekasını insanı yalnızca doğadan ayırmaya hizmet eden bir suçlu olarak görür. Tek bir zirve, pek çok patika.

Doğal çiftçilik ve permakültür birbirleriyle büyük bir borcu paylaşırlar. Permakültürün dünyanın dört bir tarafındaki pek çok örneği, doğal çiftlik sisteminin gerçekten evrensel olduğunu göstermektedir. Nemli, ılıman Japonya kadar kuru iklimlere de uygulanabilir. Ayrıca, dünyadaki permakültür hareketi Fukuoka için bir ilhamdır. Pek çok yıl neredeyse yalnız çalıştı. Hayatının çoğunda Japonya onun mesajına açık değildi. Kitaplarını kendi yayınlamak zorunda kaldı çünkü hiçbir yayıncı ana görüşten oldukça uzak olan birini ciddiye almıyordu. Deneyleri başarısızlıkla sonuçlandığında, diğer köylüler onunla alay ettiler. 1980’lerin ortalarında Olympia, Vaşington’daki Permakültür Konferansına geldi ve Bill Mollison ile buluştu. Konferansta neredeyse bin kişi vardı. Buluştuğu benzer düşünceli insanların sayısı ve içtenliğiyle etkilendi ve cesaretlendi. Gezegeni kurtarmaya yardım etmek için çalışan, parlak, enerjik insanlar ağını yarattığı için Bill Mollison’a teşekkür etti. “Şu anda,” dedi, “hayatımda ilk defa gelecek için umutluyum.”

Permakültür Fukuoka’dan pek çok şey edindi. Yabani bitkiler gibi sebzeler yetiştirme, ziraat içermeyen aralıksız tahıl yetiştirme gibi tarımsal tekniklerin yanında, pratik stratejiler planlamak için ayrıca önemli bir yeni yaklaşım öğrendi. En önemlisi, doğal çiftçilik felsefesi permakültüre daha önceki ilkelerde eksik olan gerçekten ruhsal bir temel verdi.

Fukuoka doğal çiftçiliğin kişinin ruhsal sağlığından kaynaklığına inanır. Toprağın iyileşmesini ve insan ruhunun arınmasını tek bir süreç sayar, ve bu sürecin yer alabileceği bir yaşam tarzı ve çiftçilik tarzı önerir. “Doğal çiftçilik yalnızca ürün yetiştirmek değildir. İnsanın işlenmesi ve mükemmelleşmesi içindir.”felsefesi benim için giderek daha anlaşılır oldu.

Mollison ve Fukuoka aslında aynı yere ulaşmak için tümüyle farklı rotaları kullandılar. Permakültür, ögelerinin işlevsel bağlarını maksimize etmeyi hedef alan bir tasarım sistemidir. Ürün ve hayvan yetiştirmeyi dikkatli bir su yönetimiyle bütünleştirir. Evler ve diğer yapılar maksimum enerji verimliliğiyle tasarlanırlar. Herşey birlikte çalışmaları ve zamanla eksiksiz ve sürdürülebilir bir tarım sistemine evrilmeleri için yapılır.

Buradaki anahtar kelime tasarımdır. Permakültür bilinçli bir şekilde tasarlanmış bir sistemdir. Tasarımcı, bilgisini, yeteneğini ve duyarlılığını bir plan yapmak, daha sonra planını uygulamak için dikkatli bir şekilde kullanır. Fukuoka tamamen farklı bir perspektiften doğal çiftçiliği yarattı.

Doğal çiftçilik fikri Fukuoka’ya henüz yirmibeş yaşındayken geldi. Bir sabah, gün doğumunda Yokohama Koyuna bakan bir kayalığın üzerinde otururken, bir ilham parıltısı oluştu. Doğanın kusursuz olduğunu gördü. Problemler, insanlar doğayı düzenlemeye ve onu insanın yararına kullanmaya kalkıştıklarında meydana gelir. Bu anlayışı başkalarına da açıklamayı denedi, fakat anlaşılamadığında, aile çiftliğine dönme kararı aldı. Anlayışının somut bir örneğini tarıma uygulayarak yaratmaya karar verdi.

Fakat nereden başlamalı? Fukuoka’nın takip edeceği bir modeli yoktu. “Bunu denersek nasıl? Peki ya bunu? Bu, tarımsal teknik geliştirmenin olağan bir yoluydu. Benim yolum farklıydı. Peki bunu yapmazsak nasıl? Ve de bunu? Bu takip ettiğim yoldu. Şimdi ise pirinç yetiştirme yöntemim tohumu ekmek ve samanı yaymak, fakat bu basitliğe ulaşmak otuz yılımdan fazlasını aldı.”

Fukuoka, pirinç yetiştirme yönteminin temel fikrini uzun yıllar kullanılmadan ve sürülmeden bırakılmış eski bir tarladan geçerken elde etti. Orada çimenler ve yabani otlar arasında filizlenen sağlıklı pirinç fideleri gördü. O zamandan sonra pirinç tohumlarını baharda ekmeyi bıraktı ve onun yerine toprağa doğal olarak düşmesi gerektiği zaman olan sonbaharda tohumları serdi. Yabani otlardan kurtulmak için toprağı sürmek yerine, beyaz yonca ve arpa samanı örtüsü ile onları kontrol etmeyi öğrendi. Dengeyi biraz da olsa kendi ekinleri aleyhine kaydırırken, Fukuoka, tarlasındaki bitki ve hayvan topluluklarına mümkün olduğu kadar az müdahale etti.

Bu, Fukuoka deney yapmadı demek değildir. Örneğin, beyaz yoncanın yabani otları etkili bir şekilde geride tutan tek örtü olduğunu fark etmeden önce yirmiden fazla farklı örtü denedi. Beyaz yonca ayrıca nitrojeni düzenler, böylece toprağı kuvvetlendirir. Samanı düzenli bir şekilde tarlaların üzerine yaymayı denedi fakat pirinç tohumlarının filizlenemediklerini gördü. Tarlada samanın saçıldığı bir köşede, fideler çıktı. Bir sonraki yıl samanı tüm tarlaya saçtı. Neredeyse tüm ekini kaybettiği deneylerin olduğu yıllar vardı, fakat küçük alanlarda işler yolunda gitti. Tarlanın o bölümünde neyin farklı olduğunu yakından gözlemledi ve gelecek yıl sonuçlar daha iyiydi. Demek istediğim, neyin en iyisi olduğu konusunda önceden belirlenmiş bir fikre sahip değildi. Pek çok şey denedi ve doğanın gösterdiği yöne doğru ilerledi. Fukuoka insan aklını mümkün olduğu kadar karar alma süreci dışına çıkarmayı deniyordu.

Fukuoka’nın sebze yetiştiriciliği de bu fikri yansıtır. Sebzeleri meyve bahçesindeki turunçgil ağaçları arasındaki boşluklarda yetiştirir. Hangi sebzelerin hangi bölgelerde daha iyi yetişeceğine karar vermek yerine tüm tohumları bir araya karıştırır ve tohumları her yere saçar. Sebzelerin kendi bölgelerini bulmalarına izin verir, buralar çoğu kez en az umduğu alanlardır. Sebzeler tohuma kalkarlar ve yıldan yıla meyve bahçesi içerisinde hareket ederler. Bu şekilde yetişen sebzeler daha güçlüdür ve yavaş yavaş yarı-vahşi atalarının formuna dönerler.

Fukuoka’nın çiftliğinin iyi bir permakültür tasarım modeli olduğundan söz ettim. Köydeki evine en yakın bölgede, Zon 1’de, Fukuoka ve ailesi geleneksel Japon tarzında bir sebze bahçesine sahipler. Mutfak artıkları toprağa katılıyor, sırayla farklı ekinler yetiştiriliyor, ve tavuklar serbestçe dolanıyor. Bu bahçe gerçekten de ev yaşamı alanının bir uzantısıdır.

Zon 2, Fukuoka’nın tahıl tarlalarıdır. Her yıl pirinç ve arpa yetiştirir. Çünkü samanı tarlalara iade eder. Böcekler ve toprağın sağlıklı doğal dengesi böcek ve hastalık istilalarını minimumda tutar. Bill Mollison Ekin Sapı Devrimi’ni okuyana kadar, kendi permakültür tasarımlarında hububat yetiştirmeyi nasıl dahil edeceği konusunda bir fikre sahip olmadığını söyledi. Tüm tarım modelleri toprağı sürmeyi içerir – Mollison’un katılmadığı bir pratik. Şimdi ise Fukuoka’nın ziraat içermeyen tekniğini kendi ilkesine dahil ediyor.

Zon 3, meyve bahçesidir. Ana ağaç, mandalinadır, fakat ayrıca pek çok meyve ağacı ve yerli çalılar yetiştirmektedir. Üst kat, pek çoğu nitrojeni sabitliyen ve böylece toprağı derinlemesine kuvvetlendiren uzun ağaçlar. Orta kat, turunçgiller ve diğer meyve ağaçlarıdır. Zemin, yabani otlar, sebzeler, otlar ve beyaz yonca ile kaplıdır. Tavuklar serbestçe dolanır. Bu çok-katmanlı meyve bahçesi alanı bilinçli bir tasarımdan ziyade doğal bir evrimle oluşmuştur. Yine de temel permakültür tasarım özelliklerininin pek çoğunu içerir. Pek çok farklı bitki türlerine sahiptir, yüzey alanını maksimize eder, güneş ışığı kapanları içerir ve böcek populasyonlarının doğal dengesini korur.

Fukuoka, Zon 4’ten ziyaretçileri her zaman davet eder. Yabani hayvanlar ve kuşlar serbestçe gelir ve giderler. Çevredeki orman mantar, yabani ot ve sebze kaynağıdır. Ayrıca bir ilham kaynağıdır. Fukuoka şöyle der; “Doğanın mükemmellik ve bolluk fikrini elde etmek için, ormanın içerisine doğru bir yürüyüş yapın. Orada, hayvanlar, uzun ağaçlar ve çalılar hep birlikte uyum içerisinde yaşarlar. Tüm bunlar insanın hüneri ve karışması olmadan olur.”

Fukuoka’nın doğal çiftçiliği ve permakültür neredeyse zıt yaklaşımlarına rağmen birbirlerine oldukça yakından benzemeleri dikkate değerdir. Permakültür, doğa içerisinde bolluk ve sürdürülebilirlikle yaşamanın stratejisini planlamak için insan aklına dayanır. Fukuoka, insan zekasını insanı yalnızca doğadan ayırmaya hizmet eden bir suçlu olarak görür. Tek bir zirve, pek çok patika.

Doğal çiftçilik ve permakültür birbirleriyle büyük bir borcu paylaşırlar. Permakültürün dünyanın dört bir tarafındaki pek çok örneği, doğal çiftlik sisteminin gerçekten evrensel olduğunu göstermektedir. Nemli, ılıman Japonya kadar kuru iklimlere de uygulanabilir. Ayrıca, dünyadaki permakültür hareketi Fukuoka için bir ilhamdır. Pek çok yıl neredeyse yalnız çalıştı. Hayatının çoğunda Japonya onun mesajına açık değildi. Kitaplarını kendi yayınlamak zorunda kaldı çünkü hiçbir yayıncı ana görüşten oldukça uzak olan birini ciddiye almıyordu. Deneyleri başarısızlıkla sonuçlandığında, diğer köylüler onunla alay ettiler. 1980’lerin ortalarında Olympia, Vaşington’daki Permakültür Konferansına geldi ve Bill Mollison ile buluştu. Konferansta neredeyse bin kişi vardı. Buluştuğu benzer düşünceli insanların sayısı ve içtenliğiyle etkilendi ve cesaretlendi. Gezegeni kurtarmaya yardım etmek için çalışan, parlak, enerjik insanlar ağını yarattığı için Bill Mollison’a teşekkür etti. “Şu anda,” dedi, “hayatımda ilk defa gelecek için umutluyum.”

Permakültür Fukuoka’dan pek çok şey edindi. Yabani bitkiler gibi sebzeler yetiştirme, ziraat içermeyen aralıksız tahıl yetiştirme gibi tarımsal tekniklerin yanında, pratik stratejiler planlamak için ayrıca önemli bir yeni yaklaşım öğrendi. En önemlisi, doğal çiftçilik felsefesi permakültüre daha önceki ilkelerde eksik olan gerçekten ruhsal bir temel verdi.

Fukuoka doğal çiftçiliğin kişinin ruhsal sağlığından kaynaklığına inanır. Toprağın iyileşmesini ve insan ruhunun arınmasını tek bir süreç sayar, ve bu sürecin yer alabileceği bir yaşam tarzı ve çiftçilik tarzı önerir. “Doğal çiftçilik yalnızca ürün yetiştirmek değildir. İnsanın işlenmesi ve mükemmelleşmesi içindir.”

Savaşların Kökeni Üzerine

John Zerzan

Çeviren: Mustafa Çölkesen – dikine

Savaşlar medeniyetin bir ürünüdür. Uygarlık yayılıp, derinleşirken savaşların çokluğu, rasyonelleştirilmiş, kronik varlığı da o ölçüde arttı. Savaşların ortadan kalkmamasının özel nedenleri arasında kitlesel endüstriyel yaşamın korkusundan kaçma arzusu da bulunmaktadır. Kitlesel toplum elbette yansımasını kitlesel askerlikte bulmaktadır ve bu, erken medeniyetlerden beri bu şekilde gerçekleşti. Savaşlar, hiper-gelişen teknoloji çağında bölünmeler ve düzensizliklerden beslenmektedir.

(Bir çok kişi, önemsiz, sembolik “protesto” eylemlerini onaylarken) ona karşı çıkacak bir sebep veya gerekçe gösterebilecek durumda değiliz. Savaşlar, Homeros’un Odeysseus’unda kendi sözcükleriyle “insana özgü bir iş” haline nasıl geldi ? Örgütlü savaşların, genellikle, erken endüstri ve karmaşık toplumsal kurumlar vasıtasıyla geliştiğini biliyoruz. Ancak köken sorunu Homeros’un erken Demir Çağı’nın bile öncesine işaret etmektedir. Konuyla ilgili arkeolojik/antropolojik eserler ise şaşırtıcı ölçüde az sayıdadır.

Devamını okuyun