2007

Medeniyetin Demir Pençesi: Eksen Çağı

John Zerzan

Bu makale, Green Anarchy dergisinde yayınlanmıştır.

Medeniyet, hükmetmek ve büyük ölçüde bu hükmetmenin genişletilmesi süreci demektir. Bu dinamik, çoklu düzeyde mevcut olup, temel öneme sahip birkaç önemli geçiş noktası üretmiştir.

Medeniyeti kuran Neolitik Devrim (evcilleştirme), insanların düşünüş biçiminde bir değişikliği gerektirdi. Jacques Cauvin, toplumsal kontrolün bu düzeyini “sembol devriminin bir türü” (1) olarak adlandırdı. Ancak egemenliğe yönelik bu zaferin eksik olduğu, kurumlarının daha fazla desteklenmesi ve yeniden yapılandırması gerektiği görüldü.

Mısır, Çin ve Mezopotamya’daki ilk büyük medeniyetler ve imparatorluklar kabile kültürü bilinciyle çevrelenmiş durumdaydı. Evcilleştirme kesinlikle üstün gelmişti -o olmaksızın medeniyet varolamaz-, ancak yeni egemen bakış açıları hala yakın bir şekilde doğal ve kozmolojik döngülerle alakalı idi. Onların tüm sembolik ifadeleri, İ.Ö bininci yılda Demir Çağı’nın talepleri ile henüz tamamen uyumlu değildi.

Devamını okuyun

Uru, Uyuyanlar Vadisi’nde

Daniel Quinn

Çeviren: Serhat Elfun Demirkol

Bir gün, yolculuğu sırasında Uru, kimsenin görmediği, kimsenin konuşmadığı, kimsenin duymadığı, kimsenin bir şey yapmadığı ve kimsenin düşünmediği bir yere geldi. Burası komşuları tarafından Uyuyanlar Vadisi olarak bilinirdi. Dünyanın geri kalanında Uyandırıcı olarak bilinen Uru, Uyuyanlar Vadisi’nde farklı bir isme sahiptir ve bu hikaye bu ismi nasıl aldığı üzerinedir.

Uru, kendisine, “Uru, Uru! Lütfen bana yardım et! Gözlerim uykuda, bu yüzden göremiyorum.” diye seslenen bir adam ile karşılaştı. Uru adamın gözlerini uyandırdı ve yolculuğuna devam etmeye koyuldu, fakat adam “Gözlerimi uyandırdığın için, Uru, sana teşekkür ederim, ancak ayrılmadan önce görevini tamamlamak ve nereye bakmam gerektiğini söylemek zorundasın.” diyerek Uru’yu durdurdu.

Devamını okuyun

Devlete Karşı Toplum

Pierre Clastres

İlkel toplumlar devletsiz toplumlardır: Bir olguya işaret eden ve kendi başına düşünüldüğünde doğru olan bu yargı, aslında siyasal antropolojinin kesin bir bilim olarak oluşmasını güçleştiren bir görüşü, bir değer yargısını gizliyor. Gerçekte burada söylenmek istenen, ilkel toplumların belli bir şeyden -devletten- yoksun oldukları ve bunun diğer bütün toplumlar -örneğin bizim toplumumuz- gibi, onlar için de vazgeçilmez olduğudur.

Devamını okuyun

Günlük Yaşamın Yeniden Üretimi

Fredy Perlman

Çevirenler: Necmi Aydemir, Sezgin Ata

Kabile üyelerinin gündelik pratik etkinlikleri o kabileyi yeniden üretir veya ebedileştirir. Bu yeniden-üretim yalnızca fiziksel değil aynı zamanda toplumsaldır da. Kabile üyeleri, gündelik etkinlikleri ile, yalnızca bir grup insani varlığı yeniden üretmezler; bir kabileyi, yani içinde bu insani varlıklar grubunun kendine özgü etkinliklerini kendi tarzında gerçekleştirdiği özel bir toplumsal formu yeniden-üretirler. Kabile üyelerinin kendilerine özgü etkinlikleri; onları gerçekleştiren insanların, bir arının bal üretmesinin arının “doğası”ndan kaynaklanıyor oluşu gibi, “doğal” karakteristiklerinin sonucu değildirler. Kabile üyesi tarafından günlük yaşamın kurallarının oluşturulması ve bunun ebedileştirilmesi, maddi ve tarihsel koşullara kendine özgü toplumsal bir karşılıktır.

Devamını okuyun

B’nin Hikayesi

b-nin-oykusuİsmail’in yazarı Daniel Quinn‘den, bir başka sosyal-antropoloji başyapıtı: B’nin Öyküsü,

(Arka kapaktan)”…Uzanıp işaret parmağıyla böceklerin izlerini gösterdi. “Şirin’in izi,” dedi, “Böcek ve fare gibi ben de bir zamanlar buradaydım. Ve bu izleri incelemek için biri gelirse, üçü de farklı zamanlarda, hepsi Tanrı’nın eliyle buradaydılar ve hala Tanrı’nın elindeler, ancak artık burada değiller, diyecek.. Her iz Tanrı’nın elinde başlar ve biter ve her iz bir ömür sürer. Karşılaştıklarında avcı ve av kendi izlerinde durur, nasılsa Tanrı’nın elinin ötesinde iz yoktur. Tüm izler sonsuzca örülmüş ağ gibi birlikte durur. Ve seninki ya da benimki, böcek veya farenin izinden üstün değildir. Hepsi bir arada durur. “Yolculuğumuzu başkalarının eşliğinde yaparız. Geyik, tavşan, bizon ve bıldırcın önümüzden gider ve aslan, kartal, kurt, akbaba ve sırtlan arkamızdan gelir. Hepimizin izleri Tanrı’nın elinde bir aradadır ve hiçbiri istisna değildir. Ayağının altından geçen bir solucan da senin kadar Tanrı’nın elindeki yolculuğunu gerçekleştirmektedir. “İzlerinin Tanrı’nın elindeki ağın bir ilmeği olduğunu unutma. Tarladaki fare, dağdaki kartal, kabuğundaki yengeç, kayadaki kertekele ile bağlısın. Binlerce kilometre ötede toprağa düşen bir yaprak, senin hayatına dokunur. Yapraktaki ayak izin, binlerce nesil boyunca hissedilir.”

Üretmek ya da Üretmemek

Kevin Tucker 

Üretimin Yeniden Üretimi – Sınıf, Modernite ve Kimlik / Green Anarchy #18
Çeviren: Serhat Elfun Demirkol

Sınıf toplumsal bir ilişkidir. Temeline kadar inildiğinde, ekonomiyle alakalıdır. Üretici, dağıtıcı veya üretim araçları ve ürünün sahibi olmakla alakalıdır. Bir kişinin hangi kategoriye ait olduğunun önemi yok, sınıf kimlikle alakalıdır. Kimle özdeşleşirsin? Veya daha doğrusu, neyle özdeşleşirsin? Her birimiz herhangi bir sosyo-ekonomik kategori içersine konulabiliriz. Fakat mesele bu değil. İşiniz kimliğiniz mi? Ekonomik mevkiiniz mi?

Geri bir adım atalım. İktisat nedir? Benim sözlüğüm onu şu şekilde tanımlıyor : “üretim, dağıtım ve malların ve hizmetlerin tüketim bilimi.” Aşağı yukarı yeterli. Ekonomiler vardır. Yaşamın gerekliliklerine eşit olmayan bir erişimin olduğu, insanların bir diğerine (ve daha önemlisi, kurumlara) bağlı olduğu herhangi toplumda, ekonomi vardır. Devrimcilerin ve reformistlerin amacı hemen hemen her zaman ekonominin yeniden düzenlenmesidir. Zenginlik yeniden dağıtılmalıdır. Kapitalist, komünist, sosyalist, sendikalist, her ne varsa, hepsi ekonomiyle alakalıdır. Neden? Çünkü üretim doğallaştırılmıştır, bilim her zaman ekonomiye değer kazandırabilir ve çalışma yalnızca zorunlu bir kötülüktür.

Devamını okuyun

Eskimonun Çığlıkları

Dilâver Demirağ

Onları genelde İglolar içinde yaşayan, Ren geyiklerinin ya da kutup köpeklerinin çektiği binen, ellerinde mızrakları ile fok ya da balina avlayan, fok yada balina yağını yakıt olarak kullanan, balina kemiklerini iğneden çadıra kadar akla gelebilecek her alanda kullanan, kürklü giysileri olan, balık kokan, çekik gözlü insanlar olarak biliriz.

Hatta kimi fıkralarda uyanık pazarlamacıların onlara buzdolabı satmaya uğraşmaları ile de mizahi bir biçimde anılan bir halk.

Beyazların dilinde Eskimo yani “çiğ et yiyen” anlamında kullanılan bu sözcüğün gerçeklikle ilgisi mevcut değil. Çünkü bu da yerli halklar ile ilgili beyazların uydurduğu, ve kendi sömürgeciliklerini haklı çıkarmak için uydurulmuş bir küçümseme edası.

Devamını okuyun

Sanayi Toplumu ve Geleceği

Unabomber Manifesto

Giriş.

1. Sanayi Devrimi ve sonuçları insan soyu için bir felaket oldu. Bu sonuçlar, “gelişmiş” ülkelerde yaşayan bizlerin yaşamdan beklentilerimizi oldukça arttırırken toplumun denge­sini bozdu, yaşamı anlamsızlaştırdı, insanları aşağılamalara maruz bıraktı, yaygın psikolojik acılara (Üçüncü Dünya’da fiziksel acılara da) yol açtı ve doğal dünyayı şiddetli zararlara uğrattı. Teknolojik ilerleyişin devamı durumu daha da kötüleştirecek; insanları daha büyük aşağılamalara maruz bırakıp, doğal yaşamda daha fazla zarara sebep olacak; büyük olasılıkla daha fazla sosyal bozulmaya ve psikolojik acılara yol açacak; belki de “gelişmiş” ülkelerde bile fiziksel acıların artmasına neden olacak.

2. Endüstriyel-teknolojik sistem devam edebilir veya yıkılabilir. Eğer devam ederse, so­nunda psikolojik ve fiziksel acılar daha düşük seviyelere inebilir; ancak uzun ve acı dolu bir alışma döneminden sonra ve insanlarla diğer pek çok yaşayan organizmayı işlenmiş birer ürün ve çark dişlilerine indirgemek pahasına. Üstelik, sistem devam ederse, so­nuçları kaçınılmaz olacak. Sistemi, insanların saygınlığını ve bağımsızlığını elinden al­mayacak bir şekilde yenilemenin veya değiştirmenin bir yolu yok.

3. Eğer sistem çökerse, sonuçları yine çok acı verici olacak. Ancak, sistem büyüdükçe çökmesinin sonuçları da daha dehşetli olacağından eğer çökecekse en kısa zamanda çökmesinde fayda var.

Devamını okuyun

Fütürist Saldırı

Feral Faun

-Teknoloji ve Uygarlık Karşıtı Çılgınlar- Manifestosu

Fütürist Saldırı, halen bir çok benin ironik ve samimi örgütsüz şizofrenik dalgalanmalarıdır. Fütürist’ler gibi, bizler de geçmişe karşı saldırıya geçiyoruz fakat onların saldırılarının sınırlarının farkında olarak, ama kısıtlı saldırılarının ironik maskaralığında ve ayrıca kendimizi hayal edilemeyen yeni yaşam galaksilerinin yaratıcıları haline gelmek için uğraşmak yerine geçmişin hayal edilemeyen altın çağına dönme hasretini çeken nostaljik primitivist teknoloji ve uygarlık karşıtı çılgınların sisli gözlerinden ayırt etmek için, adlarını onları şereflendirmek için çalmıyoruz. Onlar da geçmişten gelen ölü birer ağırlıktırlar ve her zaman öyleydiler. Fütüristler geçmişi retlerinde başarısız olmuşlardır çünkü onlar bugünü ve geleceği kucaklamaktadırlar. Fakat gerçek olmayan bugünde bizler geçmişin saf bir şekilde en yüksek noktasını –tüm olmuş olanların toplamını- deneyimliyoruz. Teknoloji de sadece geçmiştir ve gayretleri bize musallat olur ve köleleştirir. Uygarlık mı? Ağzının suyu akan pürtüklü suratı olan dermansız bunaklık, bizi tiksindirir. Teknolojinin fütürist yüceltisi tüm yaşamın üzerinde geçmişin saltanatının yüceltilmesidir. Ve gelecek sadece bugünün ve geçmişin genişletilmesi olarak var olduğundan beri, yok edilmek zorundadır. Fütürist Saldırı fütürizme her biçimiyle saldırır. Bizler zamana ve onun tüm projelerine ve ürünlerine saldırırız. Bizler zamansızlığın yaratımına başladık; kökenleri sevindirici bir şekilde unutulmuş olan abide olmayan ama toz içinde oynanabilen oyuncakların harabesinin yaratımına başladık; kendi kendini yaratan yaşamla birlikte bereketli ormanların ortasında ufalanan bir taş, paslanan bir metal ve her birimizin yaşamlarının her anı bilinçli bir şekilde ve tutkuyla hiç bir geçmiş, bugün veya gelecek düşüncesiyle –ki bu doğru olarak hakikidir—yaratılamayan geçmişin/bugünün/geleceğin kalanı olan bir dünyanın yaratımına başladık.

Devamını okuyun

Call Of Life

Günümüzdecall of life canlı türleri yüksek bir ivmeyle yok oluyor. Günde 150 bitki veya hayvan türünün neslinin ortadan kalktığı söyleniyor. Ve bunların tümü insanoğlunun doğayı geri dönüşü olmayacak bir şekilde tüketip-kirletmesinden kaynaklanıyor.

Yaşam Çağrısı: Türlerin Yok Oluşuyla Yüzleşme” – Biyolojik çeşitliliğin içinde bulunduğu krize odaklanmış. Türlerin yok oluş ivmelerine, doğurduğu sonuçlara , karşlaşacağımız problemlere yer verilmiş. Biyologlar, fizyologlar, antropologların yorumlarıyla duruma anlaşılabilir netlik kazandırmaya çalışmışlar.

Devamını okuyun